Anasayfa | Türkçe | Kültür & Sanat | Fırat'ın ötesinde yaşananlardan batıdakiler habersiz

Fırat'ın ötesinde yaşananlardan batıdakiler habersiz

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image

Ama beni en çok etkileyen ve şaşırtan, aslında bütün yaşanan acılara, baskılara, faili meçhullere, kayıplara rağmen Kürt halkının hiçbir zaman umudunu kaybetmeme inadı ve iyimserliği beni çok etkiledi gerçekten. Mesela Mahmur’dan gelen gerillaların coşkuyla karşılanması bile medya tarafından çok kötü yorumlandı, başka yerlere çekilmek istendi. Çünkü orada asıl ortaya çıkan, her gün tepelerinde helikopterlerin dolaştığı, uzun yıllar OHAL gibi bir militarist baskı altında tutulan bir halkın barışa olan özlemiydi; bu bile çok görüldü.

.

........................................xxx.......................................

.

.

.

FOTOĞRAFÇI MÜJGAN ARPAT: FIRAT’IN ÖTESİNDE YAŞANANLARDAN BATIDAKİLER HABERSİZ    
 
Daha önce Gavur Mahallesi sergisiyle Ermeni sorununu hatırlatan belgesel fotoğrafçısı Müjgan Arpat, bu kez karşımıza Kürt halkının bölgede yıllardır maruz kaldığı baskıları, çektiği acıları, yalnızlığı ve umudu yansıtan “Karşılaşmalar: Fırat’ın Öte Yanı” sergisi ile çıkıyor. Tütün Deposu’nda 21 Şubat’a kadar izlenebilecek bu sergi aynı zamanda senelerdir medya ve basın tarafından üzeri örtülen kirli savaşın gerçek yüzünü de açığa çıkarıyor. Arpat, bu sergiyle bir amacının da bugüne kadar eksikliği hissedilen empati duygusunu uyandırmak olduğunu söylüyor. 1980’den bu yana insan hakları ihlallerini izleyen Arpat, Türkiye’nin değişmesi için acilen geçmişiyle yüzleşmesi gerektiği görüşünde.
 
»Bu Sergi  projesi ne zaman filizlendi?
1980 yılından bu yana insan hak ihlallerini, muhalefeti, devlet baskısı altında olan ya da her türlü şiddete maruz kalmış insanları çekiyorum. Hem ödenen bedelleri hem de buna karşı verilen mücadeleyi. Bu projeyi şu gün yapacağım o yüzden şu fotoğrafları çekmek lazım diye yola çıkmadım, zaten yıllardır çektiğim fotoğraflardı. O yüzden bu, yıllardır verilen bir emeğin sonucunda oluşan spontane bir karar.

»Geçen sene Ermeni sorununa ilişkin ‘Gavur Mahallesi’ adlı bir sergi açmıştınız. Siz, daha çok bu ülkede ötekileştirilmiş ve inkâr edilen kimlikleri seçiyorsunuz. Sizi bu tercihe götüren nedir?
Evet, bu sergide savaş koşullarında bedel ödeyen, mağduriyet yaşayan insanları yansıtıyorum. Gavur Mahallesi sergisinde de 1915 soykırımından önce Diyarbakır’da yüzlerce Ermeni ailesinin yaşadığı Gavur Mahallesi ismindeki mahalleyi yansıtmıştım. İnsanlar orada katledildikten sonra o mahalleden göç ediyorlar. Bu projeye başladığımda mahallede bir avuç insan kalmıştı; günümüzde ise Ermeni ailelerinden geriye sadece 3 insan kaldı. Gavur Mahallesi’ni ele alış nedenim aslında şu: 1915 öncesi bu ülkede 1200 küsur Ermeni yerleşimi vardı, hepsi tarihin külleri altına gömüldü. Diyarbakır’daki Gavur Mahallesi’ne ne oldu diye sorarsanız eğer, 1980 sonrası yaşadığımız iç savaş koşullarında  köyleri yakılan yıkılan ve büyük şehirlere göç edemeyecek kadar mağdur ve fakir  Kürt aileleri oraya yerleşti. O yüzden Gavur Mahallesi sergisinde aslında iç içe geçmiş iki mağduriyeti yansıtmıştım.
Bugünkü sergi ve geçmişteki serginin ortak noktası ise  Fırat’ın öte yanında yüzleşmek. Çünkü 1915’ten başlayarak Dersim, Maraş, Sivas, Hrant Dink olsun, yaratılan kirli savaş döneminde yaşanan faili meçhullerle, gözaltında kaybedilenlerle olsun biz toplum olarak bu geçmişle bir türlü yüzleşemiyoruz. Sanıklar bir türlü yakalanıp yargılanmıyor, insanlar acılarıyla yaşamaya mahkûm ediliyor o zaman da Fırat’ın beri yanında yaşananları da Batıda yaşayanlar bilmiyor. Beni en çok rahatsız eden bu durumun  bilinmemesinden çok, toplumsal muhalefette de böyle bir talep olmaması aslında. Mayın mağdurları, tecavüze uğramış kadınlar, katledilmiş insanlar var ortada ama sorumluları sorduğumuz zaman ortada sanki sorumlu yokmuş gibi, bu olaylar hiç yaşanmamış gibi bir davranış biçimi var Türkiye’nin Batısında yaşayan insanlarda. Mesela günümüzde Balyoz gibi, Kafes eylem planı gibi darbe planlarını tartışıyoruz ama aslında tüm bu planlar senelerdir bölge insanları üzerine uygulanıyor. Sadece taş attıkları gerekçesiyle halen binden fazla çocuk cezaevlerinde, binlerce seçilmiş Kürt politikacısı 12 Eylül cuntasını aratmayacak muamelelere tabi tutularak tutuklandı, bunları ise kimse tartışmıyor. Eğer gerçekten Kürt açılımında samimiyse, Başbakan Erdoğan’ın ilk önce Kürt bölgesinde senelerce yaşatılan bu vahşetten dolayı özür dilemesi gerekiyor, Musa Anter’in mezarına gidip bir çiçek bırakması ya da 12 yaşında yaşından fazla kurşuna hedef olan Uğur Kaymaz’ın mahkemelerini takip etmesi gerekiyor. Düşünsenize, bu memlekette sırf Kürt sorunu konusunda bir araştırma yaptığı için sosyolog Pınar Selek “Mısır Çarşısı’nı bombaladı” diye bir komploya maruz kaldı ve halen yargılanıyor. İşte tam da bu nedenle bu iki sergiyi yaptım. İnsanların bir türlü yüzleşmediği geçmişleriyle yüzleşebilmeleri için.

»Bu sergide aynı zamanda Fırat’ın ötesinde yaşanan şiddet ve inkâr politikalarını su yüzüne çıkartmak için yıllarca mücadele eden insan hakları savunucularına da yer vermiştiniz.
Evet, çünkü Vedat Aydın, Musa Anter, Ayşe Nur Zarakolu, Eren Kesin gibi pek çok insan hakları savunucuları bu konuda çok ağır koşullar altında mücadele edip büyük bedeller ödedi. Eğer onları bu sergide yansıtmasaydım bu sergi bir tarafıyla yarım kalırdı diye düşünüyorum. Bu yüzden serginin katalogunun gelirini özellikle faili meçhul cinayetlere kurban giden ve kaybedilenler için İnsan Hakları Vakfı tarafından yapılması kararlaştırılan DNA Banka Projesi’ne destek olmak amacıyla bağışladım.

»Siz uzun bir süre Almanya’da Uluslararası İnsan Hakları Birliği Genel Başkanlığı yardımcılığı görevinde de bulundunuz. Böyle bir çalışmaya başlamanızda bu da etken oldu diyebilir miyiz?
Tabii. Zaten o dönemde, özellikle 1980 sonrası, Türkiye’ye çok gidip geldim. İstisnasız her davaya girdim. Bir uluslararası delegasyon çerçevesinde geldim ve günlük raporlar yazdım. Tam o dönemde belgesel politik fotoğraflar çekmeye başladım.

»Yıllarca bölgede yaptığınız bu tanıklıkta sizi en çok ne etkiledi?
Yaşanan tüm mağduriyetler tabii, ama özellikle Uğur Kaymaz’ın anneannesiyle karşılaşıp konuştuğumda çok etkilenmiştim. Mayın mağdurlarına da devlet yardım etmiyor, onlarla da konuşurken etkilenmiştim. Bütün bu mağduriyetleri dinledikten sonra fotoğraf çekerken kendimi çok gaddar hissettim. Çünkü sadece fotoğraf çekiyordum ve ayrılıyordum, ama yardım edemiyordum, o insanları yine o mağduriyetleriyle baş başa bırakıyordum; bu da beni çok üzmüştür. Ama beni en çok etkileyen ve şaşırtan, aslında bütün yaşanan acılara, baskılara, faili meçhullere, kayıplara rağmen Kürt halkının hiçbir zaman umudunu kaybetmeme inadı ve iyimserliği beni çok etkiledi gerçekten. Mesela Mahmur’dan gelen gerillaların coşkuyla karşılanması bile medya tarafından çok kötü yorumlandı, başka yerlere çekilmek istendi. Çünkü orada asıl ortaya çıkan, her gün tepelerinde helikopterlerin dolaştığı, uzun yıllar  OHAL gibi bir militarist baskı altında tutulan bir halkın barışa olan özlemiydi; bu bile çok görüldü. Türkiye’nin Batısında yaşayan insanlar halen Kürt halkının yıllarca çektiği acılarla empati kurabilmiş değil, sadece medyanın verdiği sansasyonel ve kışkırtıcı yayınları dinlemeyi tercih ediyorlar, gerçeklerle yüzleşmeyi değil. Zaten o dönemde gerçekleri yansıtmak amacıyla bölgeye giden gazetecilerin çalışmasına izin verilmiyordu, sansür vardı, çekilen fotoğraf filmleri askerler tarafından el koyuluyordu, gözaltına alınıyorduk. Çok zor bir süreç yaşadık. Umarım ki seneler boyunca bilgi kirliliği içinde boğulmuş insanlar bu sergiye gelip gerçeğe başka bir pencereden bakmayı denerler. 
-Birgün-

.

.

.

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu: