Anasayfa | Türkçe | Bir Konuk ve İki Site

Bir Konuk ve İki Site

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Mizgîn Kuzey Kürdünün Amentusu Olsun!.. (Nasname)

www.argun.org'a saldırı olmuş. Kınıyoruz!.. www.mizgin.net'den sayın Abdulbaki Yitik yazısını yollamış. Yayınlıyoruz!.. Ve tüm Kurdî, Kurdistanî ve insanî sitelere sesleniyoruz. Farklıklarımız güzelliklerimizdir. Gelin önce biz; başkalarına gösterdiğimiz tahammülü birbirimize gösterelim. Bir birimizi sayalım. Ama kıran kırana da, edep ve makul ölçü içinde birbirimizi eleştirelim. Selam ve devamla. Nasname

  Kürt Sorunu Karşısında Resmi İdeoloji'nin İflası / Abdulbaki YETİK (*)
   

 Değerlere karşıtlık üzerine şekillenen resmi ideoloji ve bunun kurumu mevcut kurulu düzen, Kürt Sorununa yönelik baskıcı ve yasakçı tutumunu her geçen gün daha da keskinleştirmektedir.

İnsan hakları sicili oldukça kabarık olan sistem, kendi siyasetlerini mazlum insanların akan kanıyla beslemektedir. Kağıt üzerinde insan hakları noktasında yapılan hiçbir düzenleme yaşananlara şahit olan gözlerimizi boyayamaz. Gerçekleri görmemizi engelleyemez. İsterlerse kanun metinlerini altın yaldızlı harflerle yazdırsınlar. İnsanlar katlediliyorsa, işkenceci mantık işliyorsa, iğrenç ve pis işlerin karanlık uygulayıcıları elleri-kollarını sallayarak insanlar arasında dolaşıp kurban arıyorlarsa böylesi bir ülkede anayasa inandırıcılığını, hukuk güvenirliliğini kaybetmiş demektir.

Newroz 2008… Coşku ve kutlamalar kanlı saldırıların gölgesinde kaldı. Diyebiliriz ki Kürtlerin bayramı yasa, coşkusu hüzne döndü ve Newroz kana bulandı.  Kürtlerin bayramını mateme çevirmek için valisiyle, emniyet müdürüyle, polisiyle, askeriyle devletin amirleri ve memurları canla başla çalıştılar. Tebrik ediyorum, başardınız. Herkes kendi adabına ve niteliğine uygun davranır ve yaşar.

Televizyonlarda olayların nerede cereyan ettiğini duymayanlar vahşet görüntülerini görseler, herhalde üst üste yığılmış 8-10 kadının polis tarafından büyük bir kin ve öfkeyle kıyasıya coplandığı, dayak ve hakarete maruz kaldığı yerin Van değil de Gazze, El-Halil diye tahmin ederlerdi. Üniformalarından tanınmasalar kadınları ve gençleri öldüresiye döven polislerin İsrail Emniyeti'ne bağlı görevliler olduğunu zannedecektik. Ama ne burası Filistin, ne de eleri coplu belleri silahlılar İsrail polisi! Burası Kürdistan. Burası Van. Burası Hakkâri. Burası Siirt. Burası Yüksekova… Kardeş halk yalanıyla uyutulmaya/kandırılmaya çalışılan Kürtlere büyük bir öfkeyle saldıran emniyet memurları, herhalde devlete olan minnet borçlarını ödemek için (maden ocaklarında ellerindeki kazmayla kayayı parçalayan işçi misali), ellerindeki ilkel aletle insanlara saldırıyorlar. Doğru ya! Hak etmek lazım. Ama insan sıfatıyla yaşayabilmek için önce insanlık ve vicdan lazım…

Her Newroz'da olduğu gibi 2008 Newroz'unda da bilanço ağır. Güneybatı Kürdistan'ın Qamışlo kentinde faşist Beşar (F)Esat rejimi tarafından 3 Kürt genci katledildi. Yüksekova'da 20 yaşındaki İkbal Yaşar ile Van'da 35 yaşındaki Zeki Erinç polis saldırısında hayatını kaybetti. Polis kurşunlarıyla en az 20 kişi de yaralandı. Bunun dışında yüzlerce yaralı, yüzlerce gözaltı… Yüksekova'da öldürülen İkbal Yaşar'ın bir yakınının yürek yakan haykırışı kulaklarımızda çınlıyor: "Bana onu geri getirebilir misiniz?" Ateş düştüğü yeri yaktı. Önce katledilen mazlumların yakınlarının ve zulme karşı mazlumdan yana olma inancına ve ahlakına sahip olan tüm vicdan sahibi insanların yüreğine ateş düştü. İnsanın kanını donduran, vicdanını sızlatan, yüreğini parçalayan ve "bunu yapanlar insan olmazlar" dedirten bu çağdışı, ilkel, kaba, akılmaz vahşet görüntüleri yenilgiyi kabullenemeyen bir öfkenin dışa vurumudur.

Bu ülkede seçilmişler atanmışlara pek söz geçiremiyorlar. Yada bölgede görevlendirdikleri valilere ve emniyet müdürlerine özel ve geniş yetkiler veriyorlar. Adı olmamasına rağmen varlığı ve uygulamalarıyla 90'lı yılları anımsatan bir OHAL süreci Kürdistan'da halen devam etmektedir. Bunun ispatı da devletin icraatları ve uygulamalarıdır. Bu coğrafyada hâla faili meçhuller yaşanıyor, mazlum insanların kanı dökülüyor, insanlar işkenceye ve onur kırıcı muamelelere maruz kalıyorlar.

Olayların boyutlarına ve sonuçlarına girmek istemiyorum. Televizyon ekranlarında aklımı yitirmemek için kapattığım görüntüler gibi, bunları fazlaca yazmak da bana ağır geliyor. Yüreğim ve insanlığım kaldırmıyor. Yazıma resmi ideoloji ve Kürt sorunu temelinde devam etmek istiyorum.

Bu olaylarla beraber şu gerçeği bir kez daha çok net gördük. Devlet Kürt Sorunu'nu "militan demokrasinin" kılıcını kuşanarak militarist yöntemlerle çözmeye çalışıyor. Devletin bildiğimiz yöntemi nedir? İnkâr ve imha.

Artık (-sistem ve düzen kafalılar hariç-) herkes, resmi ideolojinin Kürt Sorunu karşısındaki çözümsüzlüğünü ve tıkanmışlığını kabul ediyor. Sistemin seksenbeş yıllık idealleri çökmüştür. Milyonlarca Kürdün büyük bedeller ödemesi neticesinde Türk devleti de dünya da Ortadoğu'da 50 milyon Kürdün yaşadığını görmek zorunda kalmıştır. Artık Kürtleri inkâr etmek, saçma sapan "Güneş Dil Teorileriyle" kart-kurt zırvalıklarıyla ispatlanamayacak kadar gülünç bir iddiaya dönüştü. Bu nedenle resmi ideoloji Kürt sorunu karşısında en muhkem kalesini yitirerek iflas etti.

Faili meçhuller, köy boşaltmaları, kontra faaliyetlerle, şiddet, terörist ve militarist yöntemlerle 50 milyonluk bir halkın topyekün imha edilemeyeceğinin belirginleşmesiyle, imha yoluyla bir halkın yok edilemeyeceğini herkesin anlamış olması gerek. İmha politikası başarıya ulaşamayan Türk devletinin resmi ideolojisinin ayağı kırılmıştır.

Neredeyse bir asıra yaklaşan uygulamalar kısmen meyvelerini verse de biliyoruz ki bütün dayatmalara rağmen Kürt halkı inancına, kültürüne, diline, tarihi köklerine bugün sıkı sıkıya bağlıdırlar. Sosyolojik olarak değerlendirilirse, ortalama yaş sınırını 65 alırsak, bir neslin tarihe karıştığını ve yerine bugün gelen genç neslin sömürgeci ve egemen halkın kültürüyle tamamen asimile olması gerekir(di). Ancak Kürtler haklarında ve mücadelelerinde ısrarcı davranarak pes etmemişlerdir. Resmi ideolojinin ideali burada yenilgiye uğramıştır.

Devletin "vatandaşım" diye tabir etiği Kürtlere yönelik çifte standartçı tutumu, "sözde vatandaş"ların Şemdinli'de, Kızıltepe'de uğradığı haksızlıklarla deşifre olmuştur. Ne Şemdinli ne de Kızıltepe birer ilk değildirler. Benzer durumlar çokça yaşandı. Birer ibretlik hukuk skandalına dönüşen bu davalarda düzen kendisini birkaç memuru üzerinden aklamaya çalışmış ve bugünkü dünya konjöktürünü 90'lı yıllarla karıştırarak hukuksuzluğunu afişe etmiştir.

Devletin yasaları her zaman için Kürtleri yargılayan bir nitelik ve işleve sahip olmuştur. Kürtler, mağduru oldukları siyasi davalarda, mahkemelerde suçlu muamelesine tabi tutulmaktadırlar. İddianamesinde devletin dokunulmazlarına ve kirli mahremiyetlerine(-ki artık bu kirli çamaşırları herkes gördü) değindiği için meslekten ihraç edilen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat SARIKAYA gibi istisnalar dışında, savcılar insanlara düşüncelerine, inançlarına, etnik aidiyetine göre muamele yaparak varolan çifte standartı adeta perçinlemektedirler

Devletin insanlara karşı her türlü özgürlüğü varken, insanların hak ve özgürlükleri yasal düzenlemelerle sürekli kısıtlanmaktadır, engellenmektedir. Yani bu devlette temel amaç ve genel anlayış bireysel ve toplumsal hakların alanını genişletmek ve teminat altına almak değil, kendi ideolojisini ve düzenini topluma karşı korumak ve teminat altına alarak kendini devam ettirebilmektir. Sistem, kendi yanlış siyasetlerine ve uygulamalarına - doğal olarak - tepki veren ve muhalefet eden bireye, gruba ve toplumsal organizasyona karşı yasalarıyla, savcılarıyla, askeri ve polisiyle bir "güvenlik duvarı" örmeye çalışmaktadır.

Bu düzenin savcıları mahkeme salonlarında -adeta bir laboratuar ortamında deney yapar gibi-  insanların düşünce ve inançlarını yargılarken, kolluk kuvvetleri de dışarıda savcılara - birer kriminal ekip gibi - delil ve kanıt toplama gayretiyle hareket etmektedirler. Yasal mercilere sormak lazımdır: "bugün iktidar erki ve karar verme yetkisi sizde iken insanların düşüncelerini sorgulayabiliyorsunuz. Peki siz toplum içinde bir insan olsanız ve birileri kalkıp 'neden bunu yazdın, neden şunu söyledin?' derse tepkiniz ne olur? Bu size ne kadar doğru gelir." Bu düşünceye ve insanın davranışlarına ipotek koymak değil midir? Tabi ki biliyoruz, en basitinden kendini aklama yöntemi/söylemi: "biz yasaların uygulayıcılarıyız ve bize ne denirse onu yaparız." Yargılayacaksanız bir cephane silahla ve birçok dökümanla güpegündüz saldırı yaparken suçüstü yakalanan derin devlet elemanı 'iyi çocukları', 12 yaşında oyun çağındaki savunmasız bir çocuğu ve babasını evlerinin önünde kurşuna dizen 'özel' katilleri, Kürdistan'da faili meçhul cinayetlere karışmış eli kanlı tetikçileri, düşüncelerini ifade etmek isteyen insanları linç etmeye çalışan gözlerini kan bürümüş ırkçı canileri, üniversitelerde okuyan Kürt gençlerine satırlarla saldıran insan müsveddesi faşistleri yargılayın ve işledikleri insanlık suçlarından dolayı mahkûm edin. Yargılayacaksanız Newroz Kutlamaları'nın kana bulanmasına sebebiyet veren, kastı ve ihmali olan valileri, emniyet müdürlerini ve polisleri yargılayın. Ama nedense hepsinin nazı Kürtlere geçmektedir! Sözün özü bu ülkede hukuk düzeni bir enkaza dönüşmüştür. Bu vaziyet, sacayakları kırılmış müflis resmi ideolojinin enkazıdır.

Kürt sorununa yönelik en gelişmiş söylem "Kürt sorunu vardır" dır. Sanki yeni bir şey keşfedilmiş gibi söylenen bu klasik söz, düz ve ezbere bir mantıkla söylenmiş bir söylemdir. Bu söylem özden ve içten gelen bir hassasiyet ve özeleştirinin sonucunda değil de, durumu kurtarma adına sarf edilmiştir. Bugün eski genelkurmay başkanları ve emekli paşalar bile çıkıp da; "insanların dillerini yasaklamakla hata ettik" diyerek Kürt Sorununu kabul ediyorlar. 21. yy'da yaşıyoruz. Dünya kamuoyunun önünde gülünç duruma düşmemek için, süreç gerektirdiği için söylenmiştir tüm bunlar.  

Yada kamuoyuna yansıyan beş yıla yayılan uzun vadeli 12 milyar dolarlık "çözüm paketleriyle", Kürt sorununu "ekmek edebiyatı" ve "baraj yapım projeleriyle" basite indirgeyen; boyutlarının ciddiyetinden ve özünden koparan siyasi manevralarla bu halkın taleplerinin karşılanacağı gibisinden ham ve hayali beklentiler içine girilebilmektir. Nasıl ki Kürtlerin kendi anadilleri dışında Türkçe konuşması asimilasyon politikasının bir sonucu ise, ekonomik sorunlar da işsizlik de v.b. sorunlar Kürt Sorununun sebepleri değil sonuçlarıdır. Sanki Kürt sorunu ekonomik sebeplerden ve işsizlik gibi sosyal vakıalardan dolayı baş göstermiş gibi bir muamele Kürtlerin onlarca yıllık mücadelelerine hakaret etmektir. Bugüne kadar 50 milyonluk bu halk sanki maddi sebeplerden dolayı bedel ödemiş. Tekrar ediyoruz. Kürt sorunu ne ekmek ne de işsizlik sorunudur. Bu taktik düzenin kullandığı bayat bir siyasettir. Önemli olan sorunu "adıyla tanımak" değil, her yönüyle "doğru tanımlamaktır." Kürtlerin derdi ve beklentisi özgürlüktür. Hiçbir etnik ayrımcılığa uğramadan en temel insani haklarından faydalanmaktır. Kendi toprakları üzerinde yer altı-yerüstü zenginlikleri sömürülmeden özgürce yaşamaktır. Üstad Bediüzzaman Said-i Kurdi'nin dediği gibi: "Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam." Bu halk inancını yaşamak istiyor, anadilini konuşmak, anadiliyle eğitim yapmak, anadiliyle yayın yapmak, tarihini araştırıp öğrenmek, kültürünü yaşamak ve kendi bugünü ve geleceği için kararlarını kendisi vermek istiyor.

Aslını sorarsanız böylesine düzen içi siyasi odaklardan bu sorunu hak ve özgürlükler temelinde ele alıp, adilane bir şekilde çözüme kavuşturmalarını beklemek fazlaca abartılı bir beklenti olur. Rusya'daki bir Kürt işçinin Kürt sorunu hakkında nasıl bir çözüm önerdikleri sorusuna bu devletin başbakanının cevabı: "Düşünmezseniz Kürt Sorunu yoktur" yaklaşımı, düzenin ve egemenlerin Kürt sorununa yönelik "inkâr" politikasını özetlemektedir. Bediüzzaman'ın dediği gibi: "Olayları maddiyatla açıklayanların akılları gözlerindedir. Hâlbuki bunlar maneviyatta kördürler."

Sistemin şu an ruh hali pek iyi değil. Psikolojik sorunlar ve güven bunalımı yaşıyor. Bir taraftan kendi içinde yaşadığı "iktidar mücadelesi" diğer yandan tarafı olduğu ve altına imza attığı "uyum kriterlerinden kaynaklı beklentileri karşılayamaması ve en önemlisi de bu ülkenin kanayan yarası olan, çözüm bekleyen en acil meselesi olan Kürt Sorunu karşısında herhangi bir çözüm projesinin olmaması sebebiyle resmi ideolojinin elinde halkı oylayacak "siyasi malzemenin" kalmamasından dolayı bunalımlar yaşıyor. Düzenin, iktidar elitinin ağzıyla dile getirdiği siyasetler, mevcut uygulama ve tecrübelerden kaynaklı güven vermiyor. İktidarın sahipleri her ağızlarını açtıklarında "benim vatandaşım şöyledir, böyledir" diyor. Hafızalarını yoklayın. Bir zamanlar Süleyman Demirel de her mitinginde: "Benim vatandaşım işini bilir" diye insanların duygularını okşayıcı nutuklar atıyordu.

Son sözle bağlamak gerekirse, şimdi resmi ideoloji nasıl çıkmazlar yaşıyor? Kendini yeniden üretemiyor, kendini yenileyemiyor. Kısırdöngüler yaşıyor. Siyasi, sosyal ve ekonomik krizler geçiriyor. Söylem ve siyasetlerini ısıtıp ısıtıp insanların önüne getiriyor. Resmi ideoloji bir şeyi çok iyi yapıyor: "kendini dayatmak." İnsanın yaşamına anlam katan insanın savunduğu değerlerdir. İnsanca yaşamak isteyen onurlu insanlar, resmi ideolojinin hatırına inançlarından, düşüncelerinden ve kimliklerinden vazgeçmeyeceklerdir. Topluma deli gömleği giydirmeye yeltenen ve insanları tektipleştirmeye çalışan düzenin bütün dayatmalarına ve zorlamalarına boyun eğmeyeceklerdir. Kimse sizin inandığınız gibi inanmaya, düşündüğünüz gibi düşünmeye, yaşadığınız gibi yaşamaya mecbur değildir.

(*) www.mizgin.net yazarı

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin