Orta Doğu Barışı
Gerici Arap rejimleri Müslüman Arapları İsrail ile korkuturken, miadını çoktan doldurmuş çağdışı Kemalizm de Müslüman çoğunluğu PKK ve haliyle Kürd-bölücülüğüyle korkutmaktadır. Müslüman çoğunluk da kendi temsilcileri tarafından bu rejimlere bazı menfaatler karşılığında satılmakta, iradesi fesada uğratılmakta ve esaret süreleri uzatılmaktadır.
Belki de konunun başlığı makul ekseriyetin çözüm arayışı, Ortadoğu’da demokrasi olmalıydı. Çünkü bu konu rejimlerin meşruiyetiyle, halkın yönetime katılımının sağlanmasıyla ( ama Başkan Bush’un münafık tarzıyla, Hamas’ı ve İran rejimini meşru görmeyen anlayışıyla değil, adilane ve makul bir anlayışla ) çözüme kavuşabilir.
Ortadoğu’daki sorunları / çıkmazı tahlil ettiğimizde; sorunun tarafları olan kesimlerde, çözüm babında ekseriyet tarafından paylaşılan bir fikrin oluşmadığı ve parçalanmışlığın hâkim olduğunu görmekteyiz.
Bu konuda Araplar, Türkler ve Kürdler aynı kaderi paylaşmaktadır. Tek istisnnaın İran olduğu ve bu ülkede yaşayan insanların ekseriyet itibariyle rejime ve onun siyasetlerine destek verdiği bilinmektedir. Bunun içindir ki Irak, Suriye ve Lübnan’da / Şii muhitte etkili bir siyaset izleyebilmektedir.
Araplar ise bölük pörçük, halklarına yabancı, despot, ekseriyetle yabancı etkisine açık rejimler tarafından yönlendirilmektedirler. Dubai ve bazı emirlikler çağ atlarken, para ve zenginlik, refah içerisinde yüzerken, Gazze ve başka yerlerdeki kardeşleri zindan hayatı yaşamaktadırlar.
Zannetmeyin ki zengin Arap ülkelerindeki her Arap vatandaşı da refah içerisinde yaşıyor. Oralarda da korkunç bir gelir dağılımı adaletsizliği, bölünmüşlük ve sınıflaşma vardır. Bu durum Mekke, Beyrut, Şam ve Bağdat, Qahire için de geçerlidir.
Türkiye’deki durumda Araplardan farkı değildir. Müslüman ekseriyet dışlandığı gibi, ülkenin beşte birine tekabül eden Kürdler de dışlanmaktadırlar. Yani birisinin İslami ve Kürdi kimliğiyle siyaset yapması, haklarını kullanması, okuması, memuriyet yapması, kolektif haklar bir yana bu haklara teorik olarak sahip olması bile güvenceye bağlanmış değildir.
Mesela; Türkiye’de makul bir kesimin AB’de Hıristiyanlığı esas aldıkları gibi, İslam’ı referans alarak ülkenin sorunlarına çözüm getireceğini ve bu nedenle İslamî Çözüm Partisini kurmak istediğini veya Kürd Meselesine çözüm babından Kürdlerin ekseriyetinden de icazet alarak Kürdistan Barış Partisini kurduğunu göremezsiniz; çünkü mevzuat buna müsait değildir. Ama ayni mevzuat PKK ve benzeri örgütlerin kurulmasına, etkin olmalarına, hatta örgütün veya örgüt liderinin talimatıyla siyasi parti kurulmasına, bu çerçevede seçilenlerin Meclis’te temsil salahiyeti kazanmasına engel olamamaktadır. ( muhbirlik yapmıyoruz, sorunları anlaşılır kılmaya çalışıyoruz )
Aynı mevzuat sıradan bir Müslüman Türk’ün kızını okutmasına, oğlunu askeri okulda eğitmesine de izin vermiyor. Hele Kürdlerin ana dilleriyle eğitim yapmaları, kurumlar oluşturmaları, milli aidiyetlerini barış içerisinde, hukuk çerçevesinde yaşamalarına hiç de müsaade etmiyor. Kürd’ü yok sayıyor.
Ortadoğu’da ekseriyetin ittifak ettiği, deneyimli ve donanımlı siyasetçilerin önderlik ettiği bir çözüm arayışı da bulunmamaktadır. İKÖ, AAP BİRLİĞİ ve benzeri kurumlar ne Araplara ne de Müslümanlara çözüm babından bir şey sunamamaktadırlar. Koça İslam Dünyası ve İKÖ sıcağı sıcağına Halepçe katliamını bırakın kınamayı, bilmek ve doğrulamak bile istememiştir. Yani İslam ümmetinin kadim bir unsuru olan Kürdler ve Kürdistan İKÖ da temsili bir taraf bırakın Kürdî ve Kürdistanî renkten yoksundur. Ama Kıbrıslı yüzbin Türk için gözlemci statüsünde de olsa bir yer vardır.
Elbette Filistin, Kıbrıs, Keşmir önemlidir. 30 milyon Kürd ve dev bir coğrafya olan Kürdistan da en az onlar kadar önemlidir. Bu konudaki sağırlık bu kurumların ve kurumları destekleyen, siyasetlerini belirleyen ülkelerin sahiciliklerine, adil olma iddiaların da kocaman bir yalan yaftasını yapıştırmaktadır.
Sözde Sünniler Şiilerin, Şiiler Sünnilerin, Türkler Kürdlerin, Araplar birbirlerinin hakkına, hukukuna riayet etmezken; işgalcilerin işgal hakkına, öldürme hakkına ve bu işgalcileri hasımlarına karşı kullanma, onunla korkutma hususunda pek mahir gözükmektedirler.
Seksenden bu yanan bu bölgede yaşananları dikkate aldığımızda; Ortadoğu halklarına bu bölgedeki, sözde devletlerin ve yöneticilerinin yaşattığı zilleti anlamamız yeterli olacaktır.
SSCB Afganistan’ı işgal etti. O zamanlar Komünizm Şeytanı-deccalı temsil ettiğinden ve ABD böyle buyurduğundan tüm İslam âlemi ve Hıristiyan dünyası Ruslara karşı seferber oldu. Bin Ladin ve benzerleri Müslüman kardeşlerine yardıma gelmiş mücahitlerdi. Tıpkı çeçen Mücahitler gibi.
Aynı Araplar, İsrail uşağı Şah’ı devirmiş ve ondan daha Müslüman ve Arap yanlısı olan İmam Humeyni ve rejimini tehlike olarak, halkları için kötü örnek olarak gördüklerinden mahkûm ettiler ve Saddam’a ABD tarafından verilmiş olan; İran’ı Mecusilikten kurtarma ve şerefli Arap işgali ile tanıştırma / Kadisiye savaşını desteklediler. ( Suriye, Libya Hariç )
Keza, Saddam’ın Halepçe, Enfal ve benzeri operasyonlarını da Türkiye ile beraber görmezden geldiler. Çünkü ABD ve AB de aynı şekilde görmüyordu. Onların görmediğini, Arapların ve Türklerin ( hâşâ, yalaka rejimlerin ) görmesi imkânsızdı.
Ama bir gün Saddam’ın zalimliğini, kimyasal silahlarını, kıtaları vurabilecek kıyamet toplarını keşfettiler. Bir vurdular ama öldürmediler. Çünkü yeni rejimi devralacak kimse bırakılmamıştı, Irak tamda kuraklığı yaşıyordu. Sonrasında on yıllık bir fetret devri başladı. Saddam daha önce Lübnan’daki Hıristiyanları desteklerken ( çünkü karşı cephe Sünni ve Şii olarak düşman kardeşi Suriye ve İran taraftarıydı ) aniden ülkede İslamileşmeye, Filistinli Müslümanları keşfetmeye, katliam uğrattıkları Kürdlerin atası olan Selahaddin’in rolünü çalmaya başladı.
Savaşa, Savaşların anası ismini verdi. Oysa Fil’e karşı kedi bile değildi. Çünkü % 20 Kürd, %60 Şii kesim ona karşı idi. Kendini, Irak halkının onurunu, Arapların ve Müslümanların onurunu beş para etti. Zaten onun eliyle Şii Arapların ve Kürdlerin onuruyla oynanmıştı.
Ortadoğu hala aynı Ortadoğu ve yeni Saddamlar; Lüban’da, Suriye’de, Türkiye’de rollerini oynamaya devam etmektedirler. Saddam ekolünü iyi anladığımızda meseleyi de kavramış oluruz. Bu model Diriliş anlamına gelen Arap milliyetçiliğini Baa’s-ı esas alır. Halka rağmenci. Sosyalizm, devletçilik, laiklik ama kendilerine has yorum ve uygulama ile tebarüz ettiler. Sonuçta Sosyalizm, devlet ev laiklik hikâye olup biraz Nasır, biraz Saddam ve biraz Esad anlamına gelen, kolektif yönetim anlayışından, siyasi ve akli verilerden uzak bir siyasi sistem kurdular.
Kemalizm biraz bunlardan ayrılır. Çünkü Kemalizm’de İslami ve Kürdi olana izin olmasa da kendi inkâr siyasetlerini batıyla uyumlu ( önce İngilizler, sonrasında ABD ) ile uyumlu-icazetli bir şekilde yürüttüler. NATO ve benzeri kurumlarda batıya jandarmalığı beleşe yaptılar ve bunun karşılığında himaye ve destek gördüler.
Meseleyi meşruiyet açısından tartışmaya açtığımızda; Türkiye’deki AKP ve benzeri hükümetlerin meşruiyeti olsa da, Kemalist rejime bağlılık noktasında ve bu açıdan rejimin meşruiyeti, askeri vesayet nedeniyle Müslüman çoğunluk ve Kürdler açısından meşru değildir.
Keza, Suudi Arabistan ( Suudi Amerika desek daha doğru olur ), Suriye rejimi, Mısır sistemi de meşruiyet krizini yaşamaktadırlar. Bu rejimlerin PKK, Hizbullah, Hamas kadar bile meşruiyetleri yoktur. Hatta işgal altındaki Irak hükümeti bile bunlardan daha meşrudur. Asıl sorun da buradan kaynaklanmaktadır.
Yani Ortadoğu’da akılsızlığın, diktatörlüğün sembolü olan Basçılık, inkârın ve işgalcilerin ideolojisi anlamına gelen Kemalizm tasfiye olmadan ve halkaların en başta da Kürdistan halkının, Filistin halkının dramı sona ermeden huzur ve ilerleme beklememiz beyhudedir.
Gerici Arap rejimleri Müslüman Arapları İsrail ile korkuturken, miadını çoktan doldurmuş çağdışı Kemalizm de Müslüman çoğunluğu PKK ve haliyle Kürd-bölücülüğüyle korkutmaktadır. Müslüman çoğunluk da kendi temsilcileri tarafından bu rejimlere bazı menfaatler karşılığında satılmakta, iradesi fesada uğratılmakta, ve esaret süreleri uzatılmaktadır.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz