Baran Tursun Davası-Bayram Bozyel
Tarih 25 Kasım 2007, saat 03.00 dolayı... İzmir Bayraklı Semti, Manas Bulvarı. Baran Tursun, iki arkadaşı ile birlikte bindikleri arabayla eve dönüş yolunda.
BARAN TURSUN DAVASI VE ADALET ARAYIŞINDA SEMBOLLEŞEN BİR BABA
Baran Tursun davası, daha şimdiden kamuoyunun vicdanında yer edinmiş durumda.
Olayın ucunu kaçıranlar için kısa bir özet yapmakta yarar var.
Tarih 25 Kasım 2007, saat 03.00 dolayı...
İzmir Bayraklı Semti, Manas Bulvarı.
Baran Tursun, iki arkadaşı ile birlikte bindikleri arabayla eve dönüş yolunda.
Telsizden duyulan 'şüpheli araç' anonsu üzerine harekete geçen polis ekibi, bulundukları noktaya yaklaşan (ve polis iddiasına göre dur ikazına uymayan) plakası bildirilmiş aracı mermi yağmuruna tutuyor.
Aracı süren Baran Tursun, polis ekibinde görevli Emre Atar'ın silahından çıkan mermi ile kafasından vuruluyor. Ve tabi araç bariyerlere çarparak duruyor.
Baran Tursun 19 yaşında, gencecik; ömrünün baharında. Ailesinin biricik erkek çocuğu. Bütün dünya çocukları gibi onun da umutları var, hayata ilişkin beklentileri…
Ama bütün bunlar umurunda değil polis memurunun.
O, gücünü kendisine öldürme yetkisi veren Polis Vazife ve Salahiyet Yasası'ndan alıyor, bir de devletin geleneksel koruma zırhından.
Bu koşullarda ve böylesi zihniyetle yetiştirilmiş bir polis için insanların, araçtaki gencecik hayatların bir önemi yoktur. Ne de hukuk ve adaletin…
Devletin ve dolayısıyla devletin güvenlik görevlisinin gözünde insan-vatandaş bir hiçtir. Sinek gibi avlamak onun için işten bile değil.
Çünkü o böyle yetiştirilmiş.
Aldığı eğitim onu öyle şekillendirmiş.
Benzer olaylar yaşandığında, korunup kollanmış.
Devletin güçlü kolları ve kanatları tarafından himaye edilmiş.
Hatta kimi kez ödüllendirilmiş, terfi edilmiş, şereflendirilmiş.
Ele güne karşı göstermelik yargılanmak zorunda kaldığında bile bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkartılmış. Deliler karartılmış, dosyalar unutulmaya terkedilmiş; adalet, hukuksuzluk girdaplarında aşındırılmıştır.
Bütün bunlara rağmen işler zora girdiğinde yükseklerden bir elin işin içine girmesiyle olayın seyri değiştirilmiştir.
Bu, Kızıltepe'de böyle olmuştur, Şemdinli'de böyle. Manisa'daki işkence olayında ya da gazeteci Metin Göktepe davasında böyle yaşanmıştır.
* * *
Olayın hikâyesine devam edelim.
Polis, vurduğu Baran Tursun'un hemen orada öldüğünü düşünerek onu hastaneye kaldırır. Senaryo hazırdır; Tursun, geçirdiği trafik kazsında hayatını kaybetmiştir.
Tursun'u ilk kontrol eden doktor gerçeğin farkına varır ve polisin 'trafik kazası' senaryosunu teşhir eder; Baran Tursun kafasından yediği kurşunla vurulmuştur.
Ancak bu kez olayı üstlenen bulunmaz, hiçbir polis ekibi olayı üstlenmeye yanaşmaz.
Emniyet Teşkilatı başta hiç oralı olmaz, ama ortada polisin basın telsizlerine yansıyan anons trafiği söz konusu olunca, çaresiz gerçeği kabul eder.
Bu arada bütün çabalara rağmen Baran Tursun kurtarılamayarak hayata gözlerini kapatmıştır.
Normal koşullarda, bu olay sıradan bir Türkiye hikâyesi olarak yargının rutin tozlu dosyaları içinde unutulur giderdi, hep olduğu gibi.
Ama…
Ama eğer Mehmet gibi bir babası olmasaydı.
O durumda Baran Tursun davasının akıbetinin öncekilerden farksız olmayacağından zerre kadar kuşku yoktu.
Belki zavallı polis memurunun tek yanılgısı, vurduğu gencin Mehmet Tursun adında inatçı bir babasının olduğunu tahmin etmemiş olmasıydı.
Gerçi polis memuru Emre Atar tutuklanır, ama bu kez o klasik alavere dalavere mekanizması devreye girer. Hazırlanan düzmece raporlarda seken bir kurşun parçası ile Tursun'un yaşamını yitirdiği belirtilir. Amaç, polisin hedef seçerek ateş açmadığını ispatlamaktır. Mahkemede verdiği ifadesinde de, yere düşerken elindeki silahın patlayıverdiğini söyler polis memuru. (Zaten hep böyle olmuyor mu?) Ve ilk duruşmada serbest bırakılır. (Zaten farklı olması şaşırtıcı olurdu).
* * *
Türkiye'de on yıllar boyu, işler anti demokratik yöntemlerle, hukuk dışı, devletin kutsallığını esas alan, insanı hiçe sayan bir anlayışla yürütüldü. Hukuksuzluğa göz yumuldu, kirli işlerin, cinayetlerin, karanlık tezgâhların üzeri örtüldü. Ve bütün bunlar yapılırken ülkenin kendisi, hukuk ve siyaset kirletildi; toplumsal ahlaka, hukuka ve adalete olan inanç köreltildi.
Ama ne zamana kadar?
Bu zorbalık, bu hukuksuzluk, bu çetecilik ne zamana kadar?
Şimdi baba Mehmet Tursun'nun yaptığı tam da budur.
Zorbalığın ve hukuksuzluğun karşısına adalet timsali gibi dikilmiş soruyor, nereye kadar?
Mehmet Tursun adalet arıyor; evlatlarını yitirmiş, haksızlığa uğramış, canları yanmış, yürekleri dağlanmış herkes adına adalet arıyor.
Mehmet Tursun adalet havarisi gibi kapı kapı dolaşıyor, sokakları aşındırıyor, bağırıyor, sesini ulaştırabileceği herkese haykırıyor, adalet arayışında herkese destek çağrısında bulunuyor.
Peki, baba Tursun'nun bu tutumu alışılmış bir durum mudur?
Elbette ki hayır.
Vatandaş dediğin acısını kendisine saklamalı, yüreğine taş basmalı!
Evladı polis tarafından öldürülmüşse, kendisi de (Kızıltepe'deki baba-oğul Kaymazlar olayında olduğu gibi) öldürülmediği için oturup şükretmeli. 'Devletimiz büyüktür' deyip ezbere devam etmeli.
Ama bu baba bir oyunbozan. Mehmet Tursun sıra dışı.
Onun cesaretli ve aynı zamanda oldukça insani duruşu birilerinin sinir uçlarına dokunuyor elbet, düzenlerini bozuyor, keyiflerini kaçırıyor.
* * *
Şimdi elde var; 301.
Adalet arayanları, hak ve hukuk peşinde koşanları korkutmak için 301 bir sindirme aracı olarak kullanılıyor.
Adalet aradığı için Mehmet Tursun, eşi ve kızı hakkında 301'den dava açılıyor.
Burası Türkiye olunca yadırganacak bir şey yok.
Ama Mehmet Tursun'un da pes ettiği yok.
Baba Tursun soruyor: yüreğinde insan sevgisi olan, haktan, adaletten, hukukun üstünlüğünden, şeffaflıktan, temiz toplumdan, özgürlüklerden ve demokrasiden yana olan herkese çağrıda bulunuyor.
'Sevgili dostlarım,
Oğlumun katilini tutulu süreyi göz önüne alıp serbest bırakan hâkimlerin marifetini size şikâyet etmek istiyorum.
Katil hedef gözeterek ateş ettiğini söylüyor ve hayati önem taşıyan bu ifadeyi ertesi gün mahkeme zabıtlarına baktığımızda bulamıyoruz.
Nasıl olmuşsa olmuş, katilin ifadesi alınıyor ama alınan ifadenin tutanaklara geçirilmesi hâkim tarafından UNUTULUYOR.
Bu son cümlemi tekrar edeyim ki işin vahametini anlayasınız.
Hakim oğlumun katilinin ifadesini alıyor ama alınan ifadenin geçirilmesini unutuyor.
Mahkeme tutanağında, katilin ifadesi yok ama altında imzası var.
Bu hukuksuzluklardan sonra ben: 'sen ne biçim hâkimsin, sen ne biçim adaletsin, sen ne biçim mahkemesin?' dediğimde ben ve ailem hakkında 301 den onlarca dava açılıyor.
Adam oğlumu öldürmüş, keşif esnasında ifade veriyor ama verilen ifade tutanaklara geçmiyor.
Bu durumda ben bu hâkime: 'Sen ne biçim hâkimsin, sanığın bu ifadelerini neden tutanaklara geçirmedin?' dediğimde bunu hakaret sayıyorlar.
Lütfen söyleyiniz, bu hakaret mi?
Oğlum öldürülmüş, böyle bir SORU SORMA hakkına sahip olmayacak mıyım?
'Devletin resmi kurumu sahte belge düzenler mi, böyle emniyet mi olur?' dedim.
301 den dava açtılar. ( Emniyetin sahte belgesi dosyada)
'Sen hâkimsin, polislerin çelişkili ifadelerini düzeltme' dedim, 'böyle hâkimlik mi olur?' dedim. 301 den dava açtılar. ( Hâkimin düzelttiği belge, ibret olarak dosyada duruyor)
'Yaa katilin ifadesini unutmuşsunuz, siz ne biçim mahkemesiniz' dedim. 301 den dava açtılar. (Katilin imzası olan ama ifadesi olmayan tutanak dosyada)
'Nefesim ensenizde, sizin peşinizi bırakmam' dedim. 301 den dava açtılar. (Dava açan savcıya: Senin oğlunu öldürseler sen peşlerini bırakır mısın? dedim, cevap vermedi).
'Maskaralıkları Susurlukta, Şemdinli'de gördüm' dedim. 301 den, yani orduya hakaretten dava açtılar.
Velhasıl-ı kelam benim, eşim ve kızım hakkında açılan 301 lik davaların haddi hesabı yoktur. Meğer şu meşhur 301 ne yaman bir şeymiş.'
Evet, Mehmet Tursun adalet arayışının bedelini 301 den yargılanarak ödüyor. Bu, adalet aramanın kefaretidir, olsun.
Artık katiller için, hak ve hukuka aldırmazlar için meydan boş değil.
Şurası kesin, Baran Tursun davası hukuk ve adalet arayışında bir kilometre taşına dönüşmüş durumda.
Baran Tursun davasından sonra artık hiçbir şey eskisi olmayacak.
Artık polis vatandaşa silahını doğrultmadan önce iki kez düşünecek, devletin ilgili kuruluşları sahte raporlar hazırlamadan önce başlarına geleceklerin hesabını yapacak, mahkemeler dosyalara bakarken Baran Tursun davasını hatırlayacak, özetle hukuksuzluğu kendisine yönetim ve işleyiş tarzı olarak seçenler karşılarından Mehmet Tursun gibi cesaretli insanlar bulacaklarını düşünmek zorunda kalacaklar.
Bir toplumda haktan, adaletten, özgürlüklerden, onurlu ve insanca yaşamaktan yana bilinç ve duyarlılığın oluşması denilen öyle bir şeydir işte.
Dileyelim baba Tursunlar çoğalsın.
Çoğalsın ki baba Tursun'nun yaşadığı acıyı başka babalar yaşamasın.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz