Merhaba Nasname!...
Sevgili Hocam, Merhaba, Ben Nasname’yi bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izlemeye başladım. Doğrusu ilk formatını da beğeniyordum; özellikle yazıların yanına seçilen resimleri-fotoğrafları, öne çıkarılan başlıkları. Tabi içeriğini de.
Nasname’yi, seviyeli, sıcak ve her şeyden önce samimi buluyorum. Ne bileyim, bana “buyurgan”, “yol gösteren” “dikte eden” sitelerden farklı daha paylaşımcı ve “özgür” geldi.
Kimi siteler gibi “kasıntı”, yani “qurre” değil…
Size ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum
Elinize sağlık.
Bir yazım, çok beğendiğim Nasname’de yayınlanınca çok ama çok mutlu oldum. Ne yalan söyleyeyim; hemen aileme, arkadaşlarıma haber verip “hava attım”
Bana bu sevinci yaşattığınız için ayrıca teşekkür ediyorum
Fırsat buldukça yazmaya devam edeceğim Uygun bulur da yayınlarsanız sevincimi çoğaltacaksınız.
Saygılarımla.
………………………………………………………………………………………………
Süngülü Anıt Park
Şükran YILDIZ
Mart ayında Diyarbakır’a gitmiştim.
Newroz coşkusunun kenti sardığı, ağaçların henüz çiçeklenmeye başladığı günlerdi.
En çok dikkatimi çeken şey, savaş uçaklarının “eğitim uçuşları” adı altında şehrin üzerinden kulakları tırmalayan gürültüyle uçmaları olmuştu.
Ne yalan söyleyeyim gelirken “aman ha dikkat et” diye arkamdan seslenen yakınlarımın yüreğime yerleştirdikleri ürkeklik depreşmişti.
Anlaşılan TV’lere yansıyan şiddet görüntüleri yakınlarımın da bilincinde farklı bir kent imajı yaratmıştı.
Bana şehri gezdiren arkadaşım, hemen her gün yapılan bu “eğitim uçuşları”nın, aslında “aklınızı başınıza alın ha!” türünden bir tehdit olduğunu söyledi.
Bu bir yorumdu tabi ama yabana atılacak gibi de değildi.
Garipsedim.
Bir devlet neden kendi vatandaşını “tehdit “etsin ki? Diye düşüne düşüne soluklanmak üzere “Anıt Park”a geldik.
Şehrin tam ortasında ki bu küçük ve güzel parkta soluklanırken arkadaşım parkın etrafındaki binaları göstermeye başladı;
Parkın etrafı tümüyle MİT binası, Askeriye, vilayet-valilik gibi binalarla çevriliydi.
Anıt ise bir kaide üzerinde yükselen kocaman bir süngü idi…
Neden süngü? Diye sorduğumda da;
Arkadaşım “bu süngü, Diyarbakır’lıya bir hatırlatma gibi yükselir.1925’te, Şeyh Sait isyanında bu süngüler çok can almış olmalı …”diye cevapladı.
Daha sonra Dağkapı Meydanı’nda dolaşırken Şeyh Sait ve arkadaşlarının idam edildiği ve mezarlarının bulunduğu “tahmin edilen” yerleri hüzünle dolaştım.
Şeyh Sait ve arkadaşlarını idam eden devletin, bir mezar taşını bile onlardan esirgemesinin altında korku vardı herhalde.
Bir mezar taşı anıta dönüşmesin, unutulsun istemiştir.
Şayet Kürtler bir şeyler hatırlayacaksa o da Anıt Park’taki “süngü “olmalıydı
Kürdün gördüğü, hissettiği devlet “korku”ydu.
Sanırım, “sizce devlet nedir?” diye bir soru sorulsa hemen herkes “asker-polis,özel tim, karakol, hapishane” gibi sözcükleri sıralar.
Kimsenin aklına “sağlık, eğitim, parlamento, PTT, Yol-su-tapu işleri vb.” kelimeler gelmez.
Devlet korkuyor ve korkuyla yönetiyor.
Bu korku bu gün Türkiye’nin her alanda önünü tıkayan Kürt sorununun sağlıklı bir şekilde konuşulmasını bile engelliyor.
Radikal gazetesi 5 milyon gencin işsiz olduğunu yazıyor.
Zorunlu göçlerle “köyleşen” kentler patlama noktasında,
Türkiye tüm komşularıyla “düşmanca” tutum içinde.
Demokratikleşemiyor.
Bu çağda bile “darbe” tehditleriyle yatıp, kalkıyor.
Sivil bir anayasa yapamıyor.
Listeyi uzatmak mümkün ama gerek yok. Sadece” neden?” diye sormak yeterli.
Cevabın; ya direk ya dolaylı Kürt meselesi olduğunu, devletin korkusu olduğunu göreceğiz.
8 Mayıs 08



Yorumlar (1 gönderildi):
Güzel ve edebi aynı zamanda akışkan bir diliniz var. Konuyu farklı bir noktada yakalamış olmanız ve insanın olup biteni sorgulaması anlamında güzel bir hatırlatma yazısı... Aramıza hoş geldin. Bu sıcak aile ortamımıza renk katacağınızı ümid ediyoruz.
Yorum yaz