Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Politik Sahtekârlığın Belgesi Olur Mu? Politik Sahtekârlığın Belgesi Olur Mu? ================================================================================ Nasname - : on 18 Jul, 2010 10:40:00 Birilerinin yalan söylediği, tutarsız olduğu, söylemi ile pratiği arasında çelişki olduğu bilinmesine rağmen, elde somut veriler/deliller olmayınca bu doğru hukuken bir anlam ifade etmiyor. Hatta böyle bir isnattan dolayı, yalancı, tutarsız üçkâğıtçı kişi isnat sahibinin aleyhinde manevi tazminat davası açabiliyor ve genellikle de davayı kazanıyor. Yani yalancıya yalancı, sahtekâra sahtekâr dendiği için, başka bir deyişle sadece doğruyu söylediği için insanlar manevi tazminat ödemek zorunda kalabiliyor... Rüşvetin en yaygın olduğu ülkelerden biri olan Türkiye’de bir dönem “rüşvetin belgesi olur mu?” tartışmasına tanık olmuştu kamuoyu. Turgut Özal’ın “benim memurum işini bilir” diyerek dolaylı bir yoldan rüşvetin olağanlığını dile getirmişti; teşvik etmişti. Rüşvetin varlığı ve olağan karşılanması bu kadar açıkken yine de “belge” gerekiyordu bunu doğrulamak için. Gelişen teknoloji ve bilgiye ulaşma olanakları politikada sahtekârlığın belgelenmesini kolaylaştırmış durumda. Bu nedenle de sahtekârları, yalancıları, tutarsızları ve duygu sömürücülerini teşhir ederken, birilerinin; “iftira ediyorsunuz, haksızlık yapıyorsunuz” deme şansları yoktur. Çünkü “işte belgesi” diyebileceğimiz eleştirileri yapıyoruz. En sağlam ve inkâr edilemez belge kendi yayın organlarında çıkan yazılarıdır. Bu söylemlere/yazılanlara dayanarak yapılan eleştiriler birilerine yapılmış bir haksızlık değildir; sadece gerçeği dile getirmektir. Politik sahtekârlık, kısaca, "insanları etkilerken/örgütlerken ileri sürülen düşüncelerin tam tersini yapmak" olarak tanımlanabilir. Kemalist Sol ve onun Kürd versiyonu başta olmak üzere açık-gizli devletçilerin hemen hemen hepsi birçok platformda, özellikle de emekçilerin haklı talepleri gündeme geldiğinde “anti emperyalist”likten dem vururlar. Güneydeki oluşumu her fırsatta “işbirlikçi”, “kukla”, “devletçik” ve “ABD, AB yedeği” olarak itham ederler. Türkiye’de en ufak bir sivilleşme, demokratikleşme söz konusu olduğunda, “ABD, AB projesidir, dış dayatmadır” deyip tepki gösterirler. Bu tutumlarıyla hem halkı kandırıyorlar, hem Kemalist sistemin devamını sağlıyorlar, hem de politik sahtekârlıkta en somut ve en çarpıcı gösterge oluyorlar. Bu politik sahtekârlar; T.C.’nin Emperyalist devletler tarafından kurulduğunu ve hep “kukla” olduğu gerçeğini yok sayıyorlar. Amerika’dan yüz bulduklarında “en sağlam müttefiki biziz” diye övünüyorlar. Askeri araç-gerecin tümünü emperyalistlerden almakla yetinmeyip, tüm “ulusalcı, Türk-İslamcı” kadrolarını oralarda eğitiyorlar. Kiminin baş düşman, kiminin de “kâfir” dediği Amerikan eğitim sisteminden yararlanmak için çocuklarını orda okutuyorlar (D. Perinçek ve T. Erdoğan’ın da çocukları Amerika’da eğitim gördü). Kitleleri (özellikle de Kürdleri) ABD ve AB’ye karşı kışkırtırken, kendileri her türlü ilişkiyi geliştirerek “dostluklarını” devam ettiriyorlar. Bunun çarpıcı örneği İsrail ile yaşanan sorundu. Halkı, özellikle de Kürdleri İsrail/Yahudi düşmanlığı noktasında kışkırtanlar; Bakanlarıyla, elçileriyle kapalı kapılar ardında İsrail ile "limoni" olan ilişkileri düzeltmek için yerlerde süründüler. Yürütülen İsrail karşıtı muazzam kampanyanın nereye varacağı kestirilemezken, Fethullah Gülen’in müdahalasiyle sus-pus oldular. Çünkü aslolan “kutsal devletin” çıkarıydı ve bu devlet çıkarları söz konusu olduğunda antiemperyalistlikte, solculukta, dincilikte her zaman olduğu gibi bir teferruata dönüşüyordu... Bu ikiyüzlü, sahtekâr politikalara alışık olan yerel Kemalistlerin bir sözcüsü olan Hatip Dicle, yazılanların tümünü doğrularcasına bir açıklama yaptı. Dicle; Kürd Sorunu'nun demokratik yollardan çözülmesi için ABD Türkiye Büyükelçisi'ne mektup gönderdi. Mektubunda Dicle, "ABD ve AB'nin sorunun çözümünde misyon yüklenmesini" talep ediyor. Yani Dicle, birçok platformda söz konusu güçlerle yakın diye, bazı değişimlerden yana tutum belirleyenlerin arkasında bu güçler var diye insanları/kurumları ihanetle, kukla olmakla suçlarken; kendisi bu güçlerden yardım dilenebiliyor. Hem de direkt sorunun içine girmelerini isteyecek kadar. Tıpkı T.C.’nin, başta Kemalist kanat olmak üzere her kanadının yaptığı gibi. Bunun bir tek adı vardır: politik sahtekârlık… Doğruyu, sahtekârlığı dillendirenlere tepki gösterenler, bu tepkinin yarısını sahtekârların kendisine gösterseydi, politik sahtekârlık bu kadar revaçta olmazdı… Nasname/Haber Yorum