Bediuzzaman'la Roportaj
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur.
(Eşref Edip'in 1952'de Bediüzzaman Said Nursi ile yaptigi roportaji bilginize sunmak istedim. Umarim faydali olur. Cevdet Akbay, 18 Nisan 2008)
Belki yirmi yedi, yirmi sekiz sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübarek simasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o kalblerde yaşadığı için, mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi.
Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Akif’ler, Naim’ler, Ferit’ler, İzmirli’lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe... En mu’dil meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur’ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün o lem’alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan nebean ediyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sahibi. Kalbi bir Sahabî kadar imanla dolu. Ruhunda Ömer’in şehameti var. Yirminci asırda Devr-i Saadeti nefsinde yaşatan bir mü’min. Bütün hedefi iman ve Kur’ân.
İslâmın gayetü’l-gayesi olan “Tevhid” ve “Allah’a” iman esası, onun ve Risale-i Nur’un en büyük umdesidir. Devr-i Saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret-i Peygamber, Kâbe’deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirke ve putperestliğe o derece düşmandır.
Mücahede ile gönüllerde iman ve Kur’ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harp meydanlarında, mücahitlerin önünde, kılınç elinde, dim dik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman.
Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedaî. Fitnenin, bozgunculuğun en müthiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit birşeydir.
Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tagaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kâğıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.
Yapısı ufak tefektir; fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri birer şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhânedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır, fakat mâneviyat âleminin sultanıdır.
Seksen küsur senenin âlâmı yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir.
Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya şuûnu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra, ferdâsı öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle men eder. Memleketin her tarafında altı bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri, memleketin en faziletli evlâtlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şakirtleri pek çoktur; yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsâyişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak’ası yoktur. Her Nur talebesi, hükûmetin, nizam ve intizamın tabiî birer muhafızıdır, âsâyişin mânevî bekçisidir.
İstanbul seyahatinden muztarip olup olmadığını sordum:
“Bana ıztırap veren, ” dedi, “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!”
“Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?”
“Evet, büs bütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar, Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.
Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslam cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur. ”
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu. Bir fırtına gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle ruhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde coşmuş bir hatip gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim.
“Mahkemede sıkıldınız mı?” diye sordum.
“Dinî tedrisata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin, terbiye-i İslâmiye dairesinde iffet ve şereflerini muhafaza etmelerine taraftar olmanın, bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var mı? ‘Kalbe gelen hakikat’ gibi tâbirleri de şahsî nüfuz temini maksadına delil göstermelerinin mânâsını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım.”
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsaade alıp ayrıldığım zaman vakit hayli geçmişti.
1952 Eşref Edip



Yorumlar (14 gönderildi):
Allah rahmet eylesin seydamiza. rehbere mezin, mamostaye aziz ruhun sad olsun.
1-Üçünçü paragrafta değinilen, Efendinin -nakillerle pek meşgul olmayıp ilmini doğrudan
Kuran-ı kerimden alması meselesini esasen garipsedim. Bunlar elbette ki Nur talebelerinden ilk kez duyulan iddialar değil fakat, burada gayet açık yazılmış. Şimdi hocaları hakkında ki bu itikad nur talebelerinin tamamına mı şamildir yoksa yalnız Eşref Edip bey mi bu illete maluldür merak ettim.
Eğer öyle ise yani talebeleri Said efendinin ilmini doğrudan Kuran-ı kerimden aldığına inanıyorlarsa ikinci bir sorum da şu olacak; eğer iddia edildiği gibi Said efendinin ilminin ve ilim yapma metodunun nakle itibar olunmadan aklından neşet ettiğine inanıyorlarsa, kendisine islam alimi mi demek iktiza eder yoksa kendisi bir mühendis yahut bir filozof mudur?
Eğer galib itikad korktuğum gibiyse bence kendisi bir ideolog yada sosyolog olmadı en fazla düz bir dava adamıdır. İmam-ı Azamlarla, Gazalilerle, Mevlana Halidlerle benzer posta oturamaz.Bergson, Engel, Gökalp belki…
2-Metinde efendinin kendisine duyulmadık zulümleri yapanlara dahi beddua etmediği söylenmiş. Peki duyulmadık zulümler karşısında kötü açılmayan bir ağız Sultan Hamidden için “yaşasın zalimler için cehennem” diye söylerse bu ağız hakkında ne denir? Talebeleri İstanbulda Et meydanında geçen bu hadiseyi bilir.
3-İslamiyette fakir olmak mı iyidir? Bunu sordum zira efendinin beş parasız olması bir meziyetmiş gibi anlatılmış. Sünni itikadınca değildir hatta hayırlıdır.Nur talebeleri öyle olmadığına mı inanıyorlar yada bir Allah adamına mal mülk sahibi olmak gibi necis şeyleri yakıştıramıyorlar mı? Peki ıspartada şevrole ile gezen benim dedemmiydi? Dahası Sultan Reşadden alınan altın liralar ve Mustafa Kemalin verdiği onbin kaimelik tahsisata ne oldu ki “mâmelek” namına hiçbir şeyi yok idi.Talebeleri bunu bilmez, gerçi eskiler bilir de cevap vermez.
4-“Yalnız iman üzerine mesaisini teksif etmiş” bulunuyormuş Said efendi. Yani bu şu mu demek; ilmihal kültürü, ameliyat meseleleri, dinimizin siyaset, hukuk, içtimai nizam ve ferd yaşamı gibi meseleler de buyurdukları çok sıradan ve önemsiz yada zaten bunlar memleketimizde biliniyordu da insanımızın tek sorunu tanrıtanımazlık mı idi? Yoksa Said efendi bunları bilimiyormu idi?
Sezdiğim bir başka mesele de, talebelerinin en kuvvetli gurubu olarak bilinenleri her halde bu yüzden bütün dünyada okul açmak, dinleri diyaloğa geçirip İslamı kurtarmak gibi büyük işlerin peşindeler. Demek bu aksiyon ruhu hocalarından gelme.
Tanıdığım biri var o meclisten yetişme, kendisi çarşı masrafı, faturalar gibi işleri çocuklara ve yengeye bırakıyor, mübarek daha mühim; küresel ısınma, uluslar arası terör gibi meselelerle meşgül oluyor. Acaba böyle bir cemaat kültürü mü var aralarında ?
5-“Skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası” ifadesinden kasıt kimlerdir? Skolastik bataklığı olur da akıl bataklığı olmaz mı? Eğer olursa İslam alimleri sümme haşa skolastik bataklıkta iken, marks engels durkheim gibi adamlar bizim bildiğimiz bayağı akli gerekçelerle konuşurlar ve efendinin kendisi de aklı ve duyuyu referans alır, iş böyleyken bunlar nasıl akıl bataklığından kurtulur ? Yok hayır akıl bataklığı olmaz ve akıl her doğruyu bulursa düşünüp de kafir olanlara ne demelidir?
6-Efendinin siyaset yapmadığı hatta eline gazete almadığı söylenmiş. meğersem İttihd-ü terakki üyesi olmak sonra ise cumhuriyetin ilk meclisinde bulunmak, din adamı kimliğiyle cumhuriyetin faziletlerinden dem vurmak siyaset yapmak olmuyormuş. Yoksa oluyor mu?
Sıraladıklarım elbette ki sual değil bazısı soru bazısı iddiadır. Cevap vermeye gerek yoktur.
Sayın mezher iddialarını cevaplamak isterim. Renkli bir ortamın güzelliği olarak;
1) Eşref Edip bir gazetecidir. Şimdiki gibi o zamanda gazeteciler İslam’a Müslümanlara çok çektiriyorlardı. Eşref Edip de bir gazeteci olarak kırk sene sonra gördüğü zatın ruh haletini bir gazeteci olarak ele almış. Üstat bir insandır. Hem de 19 defa zehirlenmiş bir insan. Hapisler ona mekân olmuş. İlmi doğrudan kurandan alma bir anlama çeşididir. Vehimli kafalarımızın sandığı gibi vahiy falan ima edilmiyor. Bir ayeti okursun aklına ve ilhamlarına geleni paylaşırsın. Eşref Edip bir risale-i nur talebesi olarak değil bir gazeteci olarak görüşmüş.
2) Kendisinin bir kişi İslam’a girerse onlara hakkım helaldir demesi vakidir. Onun dışında hakkımı helal ediyorum demiştir. Bu ise RABBİN kuluna verdiği bir haktır. İtiraz noktası nedir.
3) Mütevazı yaşamak olarak bu durumu dile getirilir. Bir kişi önderse kendisi azimet içinde yaşar etrafına fetva dairesinde muamele eder. Mesela bir kişi zahit olabilir. Kendisi yemeyebilir. Ama çocuklarına bu zahitliği dayatamaz. Kanımca tüm mesele budur.
4) Risale-i nur talebelerinin bilerek veya bilmeyerek bediüzmana yaptıkları en büyük zülümdür. Risale-i nur ilmihalden bağımsız değil, siyerden de bağımsız değil. bediüzaman gibi medresede ulumalık yapmış birinin hiç ilmihal ilmini okumadığını söylemek kadar yanlış bir iddia olamaz. Bediüzamanın zekâsına işaret olarak üç ay içinde 80 kitabı sürekli ezberden tekrarladığını söyleyenler, acaba bu 80 kitabın bilgi birikiminin hiç birinin risaleye aktarılmadığını mı düşünüyorlar.
Ama şu hakikati teslim etmek lazım. Her tarafta bediüzamanın deyimiyle şer güçler İslam’ın ve imanın kalesine hücum ederken... İman kalesinin sağlamlığını düşünmesi önemlidir. Ben daha 15-20 sene önce dahi ateistlerin tezleri karşısında aciz düştüğümüzü hatırlatırım. Risale talebelerinin bu gayretlerinin boşa olduğunu ima etmek insafsızlıktır. İmanın önemi buradan gelmektedir. Bazı risale talebelerinin artık sürekli kendini tekrarlar hale gelmesi risalenin değil onların suçudur. Çünkü en zengin yakın tarih vesikalarını da risalede bulabilirsin. En canlı milliyetçilik ve cumhuriyetçilik tartışmalarını da..
5) Skolâstik çağ dediğinin kitap yazmadan, yeni bir şey ortaya bir şey koymadan şerhin şerhinin şerhini okumakla meşgul olmaktır. Turan Dursun’ların kulleteyn adlı kitaplarının temel ironisi buydu.
6) Peygamberin çarşısında alışveriş yapan, esnaflık yapan kadınların varlığını hatırlatarak getirdiğin eleştirinin hallini muhammed hamidullahın İslam peygamberi eserine havale ediyorum. Bediüzamanın siyaset yapmadığını ima ona haksızlıktır. Ama siyasetle uğraşmayı bırakmasını halka teorisine bağlar. En içteki halka nefsindir. Sonra akrabaların, sonra köyün şehrin ve dünyayla alakalıdır. En içteki halkaları bırakıp en dıştaki halkayla ilgilenmenin 50 senelik ömrünün bir tecrübesi olarak havailiğini gördüğünü söylemektedir.
Üstat bir devre, bir zalime karşı en çetin mücadelesini vermiştir. Üstat tek partinin tüm Ankara oyunlarına rağmen ayakta kalmıştır. Üstat tüm İslami ilimlerin ve İslam yazısının kaldırılmasıyla ümmi durumuna düşen bizlere geçmiş ile gelecek arasında bir köprü olmuştur. Risalenin orijinal diliyle kalmasında bu kaygının eseridir. Bu çileleri görmezden gelerek onun gibi bir dava adamını kendi seviyemize çekmenin bir anlamı da yoktur.
Demek itiraz edilebilecek çok nokta varmış.
Gecmisten Gelecege… Efendiler ve Usaklar
Bu yaziyi aslinda “Bediuzzaman ile Roportaj” baslikli yaziya yorum yazan bir okurun bazi saldirilarina karsi yorum olarak yazmayi dusundum. Yazi detayli olunca “yorum” yerine “makale” olarak sunmanin daha uygun olacagi kanaati uyandi. Biraz farkli bir uslup kullandim, istemeyerek dahi olsa yer yer sert ifadeler kullanmak durumunda kaldim.
Mehzer lakapli arkadasin iddialarini verdikten sonra akabinden cevabimi veriyorum.
Mezher 1-Üçünçü paragrafta değinilen, Efendinin -nakillerle pek meşgul olmayıp ilmini doğrudan Kuran-ı kerimden alması meselesini esasen garipsedim. Bunlar elbette ki Nur talebelerinden ilk kez duyulan iddialar değil fakat, burada gayet açık yazılmış. Şimdi hocaları hakkında ki bu itikad nur talebelerinin tamamına mı şamildir yoksa yalnız Eşref Edip bey mi bu illete maluldür merak ettim. Eğer öyle ise yani talebeleri Said efendinin ilmini doğrudan Kuran-ı kerimden aldığına inanıyorlarsa ikinci bir sorum da şu olacak; eğer iddia edildiği gibi Said efendinin ilminin ve ilim yapma metodunun nakle itibar olunmadan aklından neşet ettiğine inanıyorlarsa, kendisine islam alimi mi demek iktiza eder yoksa kendisi bir mühendis yahut bir filozof mudur? Eğer galib itikad korktuğum gibiyse bence kendisi bir ideolog yada sosyolog olmadı en fazla düz bir dava adamıdır. İmam-ı Azamlarla, Gazalilerle, Mevlana Halidlerle benzer posta oturamaz.Bergson, Engel, Gökalp belki…
Cevdet Akbay 1) Bediuzzaman’in ilmini dogrudan Kur’an’dan almasinda garipsenecek ne var, tam anlayamadim. Butun Islam alimleri gibi o da dersini elbette ki direk Kur’an’dan alacak, ki almis. Bunda garipsenecek ne var? Bunun icin Mehzer’in onayina mi basvurmasi gerekiyor? Bediuzzaman’i hakkiyla taniyan bir insan boyle sacma bir iddiada bulunamaz. “Sacma” diyorum cunku Mehzer’in gayesi soru sormak degil (bunu kendisi itiraf ediyor zaten) bazi gercek disi iddialarda bulunarak akillari bulandirmak, aklinca Bediuzzaman’i kucuk dusurmeye calisiyor. 1307 kelime ve 8362 karakterden olusan roportajda Bediuzzaman hakkinda bir defa dahi olsun “Efendi” tabiri gecmezken, bu arkadasimiz 512 kelime ve 3198 karakterli yazisinda tam dokuz (9) defa “Efendi” tabiri kullaniyor. Once, “Saygidan dolayi ‘Efendi’ demistir” diye husn-u zanda bulunmak istedim ama arkadasin kullandigi gayri ciddi ve lakayd ifadeler, Bediuzzaman’i asagilamak babindan filozoflar sinifina sokusturmaya calismasindan, kendisinin ciddiyetsiz ve saldirgan biri oldugunu gosteriyor.
Arkadasimiz hizini alamayip Bediuzzaman’a iftira atmayi da ihmal etmiyor. Ustad Bediuzzaman hicbir zaman “nakle itibar edilmez” demiyor, ama akli da inkar etmiyor. Mehzer’i yanlis anlamadiysam, kendisi akli fazla ehemmiyetli gormedigi icin akla ehemmiyet vermeyi de Islam alimlerine yakistirmiyor. Akli, muhendis ve filozoflarin patentli mali olarak goruyor! Akli inkar etmek kadar ahmakane bir dava yoktur herhalde. Ustad’in “skolastik batakligi icinde saplanmis kisi”den kasdi, bu sekilde akli reddeden, sacmaliklari hakikat zannedenlerdir. Oysa Bediuzzaman hurafeler yerine hakikati on planda tutuyor, akli, bilimi inkar etmiyor. Bu da, haliyle skolastik zihniyetlileri tedirgin ediyor.
Mehzer hakaretten hayli zevk aliyor olmali ki Bediuzzaman’i, “düz bir dava adamı” olarak sunuyor. Korkunc bir dinsizlik propagandasina karsi neredeyse tek basina mucadele veren, bu ugurda bir omur tuketen, inancindan ve davasindan bir milim taviz vermeyen Bediuzzaman’i “duz bir dava adami” olarak goren birinin, tesbihte hata olmaz, oldukca “yuvarlak” olmasi gerekir (ifadeler hos gorulsun, edepsizlige karsi “effendi”lik yapamiyorum). Bugun Turkiye’de yasayan her muslumanin Bediuzzaman’a buyuk bir borcu olduguna inanirim.
“İmam-ı Azamlarla, Gazalilerle, Mevlana Halidlerle benzer posta oturamaz” demeyi de ihmal etmiyor arkadasimiz. Postun sahibi sen misin kardesim? Musaade et de “Postun Sahibi” karar versin ona! “Bediuzzaman’dan bu kadar nefret eden kim olabilir?” diye dusunuyorum, aklima din karsiti Kemalistler (ve bunlarin Kurd versiyonlari), ahmak ulusalcilar ve onlarin agina takilan bazi saf muslumanlardan (Bediuzzaman’a yeminli dusman olan 28 Subatci malum bir partinin uyduruk profesorunun pesinden kosan malum bir kitle) baskasi aklima gelmiyor. Mehzer arkadasimizin Sultan Abdulhamit Han ile ilgili iddiasi, sozkonusu ulusalci, Turkiye’nin hristiyanlastirilmakta oldugunu iddia eden, 28 Subatin kiralik cemaatinin cikardigi CD’yi hatirlatti. Bir sonraki soruda buna cevap bulacagiz.
M. 2-Metinde efendinin kendisine duyulmadık zulümleri yapanlara dahi beddua etmediği söylenmiş. Peki duyulmadık zulümler karşısında kötü açılmayan bir ağız Sultan Hamidden için “yaşasın zalimler için cehennem” diye söylerse bu ağız hakkında ne denir? Talebeleri İstanbulda Et meydanında geçen bu hadiseyi bilir.
C.A. 2) Nefret insani korlestiriyor, nefsine ve kinine kolelestiriyor. Oyle korlestiriyor ki tarihi gerceklerin tersyuz edilisini bile goremiyor. Ayisigi, Sarikiz gibi darbe faaliyetlerinin yapildigi siralarda, darbecilerle dirsek temasli ulusalci zevat tarafindan Turkiye’de dagitilan CD’de de buna benzer iddialar vardi. Onlara gore, Bediuzzaman, Abdulhamit hakkinda “Zalimler icin yasasin cehennem” diye bagiracak kadar cinnet gecirmisti! Oysa Bediuzzaman bu sozu Abdulhamid Han’a karsi degil, simdiki Ergenekoncularin dedeleri olan Ittihad ve Terakki (IT) Cetesi’ne karsi kullanmisti.
Meseleyi biraz daha acmak icin 31 Mart Olayi’ni hatirlamakta, hatta biraz daha geriye, Sultan Abdulhamid Han’in iktidara geldigi doneme gitmekte fayda var. Simdi ABD’de bulunan ve sozculugunu Neokon cetesinin yaptigi uluslararasi derin devlet, dunyayi somurgelestirerek somurmek icin simdi ABD devletini kullandigi gibi o zaman da zamanin super gucu olan Ingiliz Devleti’ni kullaniyordu. Osmanli Devleti, “Hasta adam” olmasina ragmen bu somurgelestirme plani karsisinda buyuk bir engel olarak goruldugu icin sistematik olarak ortadan kaldirilmasi gerekiyordu, bunun icin uzun bir zamana ihtiyac oldugu icin once kukla bir padisahla devletin uysallastirilmasi gerekiyordu. Osmanli’da saltanat oldugu icin aile disindan birisinin padisah olma imkani yoktu, bunun yerine aileden “uyumlu” biri kukla olarak atanacak, devleti perde arkasindan kendileri yoneteceklerdi.
Uluslararasi derin devlet bu planini Ingiliz Devleti uzerinden uygulamaya soktu. Ingilizlerin sagladigi maddi ve manevi destekle Hüseyin Avni, Mithat, Mütercim Rüşti, Mahmut Celaleddin, ve Nuri Paşalar’in yanina “mufsit imam” lakapli Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’yi de katarak 1876’da Sultan Abdülaziz’i tahttan indirerek katlettiler. Yerine Sehzade Murad’ı “kukla” olarak tahta geçirdiler. Donen dolaplari, ozellikle amcası Abdülaziz Han’ın bir cinayete kurban gittiğini öğrenen Murad, üzüntüden aklı dengesini kaybettigi icin sadece 93 gün tahtta kalabildi.
Planda olmayan bu gelisme, “uluslararasi derin devletin” gudumundeki emperyalist İngiliz Devleti’nin işbirlikçilerini hayal kirikligina ugratti. Abdulhamid Han’in iktidara gelmesi (31 Agustos 1876) ve icraatleri bu hayal kirikligini zamanla kabusa cevirdi. Abdulhamid Han’i zayiflatip iktidarsizlastirmak ve nihayetinde tahttan indirmek icin Osmanli Devleti’ni, gerek askeri ve gerekse moral bakımından zayıf olduğu bir donemde savasa suruklediler (93 Harbi veya 1877-1878 Osmanli-Rus Savasi). Abdulhamid Han bu planla da tasfiye edilemeyince bu sefer baska bir entrikaya basvurdular: 31 Mart Vakasi!
31 Mart Vakasi’na gecmeden once tarihi gelismeleri bugunku gelismelerle asagi yukari denklestirmek/kiyaslamak istiyorum. Sultan Abdulaziz yerine Murad’in tahta gecirme girisimi ile Sabih Kanadoglu’nun fikri olan 367 entrikasi veya simdiki kapatma davasi ile AK Parti’nin iktidardan indirilip yerine Deniz Baykal’i iktidara getirme planlari arasinda benzerlikler goruyorum. Bir iki farkla. Birincisi, Sultan Abdulaziz ile Sultan Murad akrabaydi, Deniz Baykal’in Tayyip Erdogan ile akrabaligi yok. Ikincisi, Murad’in iradesi disinda olan “delilik rahatsizligi”na karsin Deniz Baykal’da tarifi guc bir “makam ihtirasi” hastaligi var. Ucuncusu, Murad iktidara getirildi, Deniz Baykal hicbir zaman iktidar olamayacak. Dorduncusu, Sultan Murad kullanildigini bilmiyordu, Deniz Baykal ise kullanildigini bile bile kendini kullandirmaya devam ediyor. Halka sirt cevirip, hatta halkin butun degerlerine hakaret yagdirirken Aydin Dogan gibi “tamahkar-ac gozlu” bir adamin doldurusuna gelmesi bu “makam hirsi”ndan kaynaklaniyor.
Mithat ve diger pasalarin rolunu Aydin Dogan ve medyasi (Neokon cetesiyle irtibatlarina baska yazilarimda deginmistim), Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’nin rolunu de Sabih Kanadoglu ve Abdurrahman Yalcinkaya gibi “mufsit hukukcu” kuklalar oynuyor. 93 Harbi, “Sinir otesi operasyon” ve “terorle mucadele” ile benzesiyor; 31 Mart Vakasi ise Sarikiz ve Ayisigi darbe planlarinin bas aktoru cuntaci (daha uygun bir ifadeyle, “Apoletli haydut”) Sener Eruygur’un yonettigi, askerlerin sivil elbiselerle katildigi, cuntacilarin gudumundeki sozde sivil toplum orgutlerinin destekledigi, bol bol “Turkiye laiktir, laik kalacak” diye slogan atilan “Cumhuriyet mitingleri”ne benzetiyorum.
31 Mart Olayi’nda “Osmanli dindardir, dindar kalacak” mealindeki “Din elden gidiyor” sloganlari attirilmisti! Bir farkla, 31 Mart entrikasi basariya ulasti ama amaci darbe zemini hazirlamak olan “Cumhuriyet mitingleri” ve ondan sonraki entrikalar basariya ulasamadi, hicbir zaman da ulasamayacak. Dolayisiyla Aydin “Mithat” Dogan ile medyasi ve Deniz “Murad” Baykal ve tayfasi muratlarina hicbir zaman eremeyecekler. Mehzer’in “Efendisi” oldugunu tahmin ettigim profesor “bas” ve “ayak”larin bu oyundaki rolu ise basit ve zelil figuranliktan baska birsey degildir.
31 Mart olayinin arkasindaki “uluslararasi gucun” Ingiltere oldugu bircok tarihci tarafindan kabul ediliyor ama Ingiltere’nin arkasindaki gucun “Uluslararasi derin devlet” oldugunu cok az sayida insan biliyor. Bu az sayidaki insanlardan biri, “Uluslararasi derin devlet”in Turkiye’deki taseronu olan “Ulusal derin devlet”in seviyesiz saldirilarina maruz kalan Bediuzzaman’in olmasi sasirtici degildir! Bu konuda ulusalci kesimin dindar “saf”indan (“saf” kelimesini iki manada da kullanabiliriz) olan Mehzer gibi arkadaslarimizin Bediuzzaman’dan neden rahatsiz olduklari daha iyi anlasiliyor. Bunlarin, agababalari, daha dogrusu patronlari olan “Ulusal derin devlet” adina Bediuzzaman’a saldirmalarinin sebebi, kirli maskelerinin indirilip karanlik cehrelerinin aciga cikmasini istememelerindendir. Cunku “karanlik mihraklar” gizli kaldiklari muddetce tehlikelidirler, ortaya ciktiklarinda siradanlasip tehlikesizlesirler, hatta tamamen silinip yok olurlar.
Bediuzzaman’in “Derin devlet” hakkindaki ifadelerini tahlil eden Sadik Yalsizucanlar, “Türkiye’de devletin ‘derin’liğine ilişkin tartışmalara mütevazi bir katkı niyetiyle yazılan bu satırlara yüzyılın büyük bilgesi Bediüzzaman’dan birkaç alıntıyla başlamak yerinde olacak. Üstad, bazı mektuplarında, ‘kökü ecnebide, kendisi burada (Türkiye’de) olan gizli bir örgütten söz eder ve ‘zındıka komitesi’ diye adlandırır” diye yazdiktan sonra Risale-i Nur’un cesitli yerlerinden pasajlar aktarir (Emirdağ Lâhikası, s. 47 ve 168; Şualar, On Üçüncü Şuâ, s. 275; Şualar, On Üçüncü Şuâ, s. 302; Şualar, On Dördüncü Şuâ, s. 343).
Yalsizucanlar’in, “Bediüzzaman’ın ‘iman ve İslamiyet düşmanı’, ‘dehşetli’, ‘gizli’ diye vurgulayarak nitelediği bu ‘örgüt’ün ne olduğuna ilişkin bir ayrıntıya Risale-i Nur’da rastlamıyoruz. Bu cümleleri okuyanların zihninde neler somutlaşıyor bilmiyorum. Bediüzzaman’ın söz ettiği bu örgütlenmenin Osmanlı’nın inkirazından itibaren var olduğu, bu müphem örgütsel yapının, kırklı yılların ikinci yarısına kadar İngiltere ağırlıklı, bu tarihlerden itibaren de ABD eksenli olduğuna ilişkin çeşitli yorum ve duyumlar mevcut” ifadelerini aktardiktan sonra bu onemli yaziyi okumanizi acizane tavsiye ederim (http://www.besincimevsimdergisi.com/baglanti.asp?baglanti=2&dosyano=23). Yalsizucanlar’in kullandigi “kikli yillarin ikinci yarisi,” Neokon’larin ABD’de guc kazanmaya basladigi zamana tekabul etmesi tesadufi degildir.
Tekrar tarihe donelim… Butun dis destege ve entrikalara ragmen Abdulhamid Han’dan kurtulamayan IT Cetesi, son bir hamle olarak ic karisiklik cikartarak iktidari ele gecirmeyi denediler. Simdiki torunlarinin yaptigi gibi gazeteci, siyasetci oldurduler, faili mechul cinayetler islediler. Bunlar hedefe goturmeyince, ogrenci, asker ve bazi ahaliyi sokaklara dokerek, yukarida da degindigim gibi, “Din elden gidiyor” sloganlari attirdilar. Slogan atan saf insanlarin cogu, dinle alakasi olmayan IT Cetesi’nin oyununa geldigini bilmiyordu; tipki “Turkiye laiktir, laik kalacak” slogani atan bircok insanin, ulusal derin devlet tarafindan kullanildiklarini bilmedikleri gibi. “Cumhuriyet mitingleri”nde cok sayida sivil elbise giydirilmis askerin rol aldigini, bazi universite rektorleri tarafindan ogrencilerin zorla mitinglere katilmaya zorlandiklarini (pis alnina temiz zulfikari kaziyan kuklanin, derinlerle irtibatli rektorun kontrolundeki universitede olay cikartmasi da son gunlerdeki kirli olayin bir parcasidir, sirasi gelmisken parantez icinde belirtmek istedim), mitinglere katilan “sivil toplum orgutleri”nin “genelkurmay orgutleri” olduklarini herkes cok iyi bildigi icin hatirlatmaya gerek yok.
Rumi takvime gore 31 Mart 1329 (miladi takvime gore 13 Nisan 1909) tarihinde sistematik ve kontrollu olarak alevlendirilen olaylar icin Selanik’te bekletilen Mahmut Sevket Pasa komutasindaki Hareket Ordusu devreye sokuldu. Ufak tefek, cogu gostermelik catismalar sonunda 24 Nisan 1909’da asayis saglandi! 12 Eylul’un “Apoletli Bas haydut” Kenan Evren ve diger apoletli haydut arkadaslarinin sag-sol catismasini bir gecede durdurmalari gibi birsey! Oysa 12 Eylul’de oldugu gibi uzun bir sureden beri yetki onlardaydi. Darbe sartlarinin saglanmasi icin kan akittilar, akan kani kasitli olarak durdurmadilar. Hareket Ordusu, daha dogrusu onu kontrol eden IT Cetesi sikiyonetim ilan ederek yonetime filen el koydu, idam sehbalari kurarak muhaliflerin gozunu korkutmak icin bazi insanlar idam edildi (bunun benzeri entrikalar daha sonra Seyh Said Olayi, Izmir Suikasti, Menemen Olayi vesilesiyle ve daha sonralari da, 27 Mayis ve sonrasinda da denendi, farkli sekilleriyle hala da deneniyor aslinda).
Ingiltere’deki “uluslararasi derin devlet”in gudumundeki “ulusal derin devlet”in piyonu IT Cetesi, Istanbul’u isgal etmesinden birkac gun sonra, yani Sultan Abdulhamid Han’i 27 Nisan 1909’da tahttan indirdikten sonra ipleri tam olarak eline gecirdi. Butun 31 Mart Olayi denen entrikanin asil hedefi de buydu zaten; gerisi bir senaryodan ibaretti. Abdulhamit tasfiye edildikten sonra kiralik tetikci olarak kullanilan IT Cetesi’nin onde gelenleri de zamanla kirli mendil gibi cope atildilar. Enver, Talat ve Cemal’lerin zelil sonlari hepimizin malumu oldugu icin oraya girmiyorum.
28 Subat surecinde (daha dogrusu butun darbe ve muhtiralarda) rol alan cuntacilarin bir sure sonra bir cop bidonunun kenarina veya lagim kuyusunun icine konmalari, onlarin asil planlayici veya aktor degil, kiralik birer tetikci olduklarini gosteriyor. 27 Mayis’ci “Apoletli haydutlar” bunca zahmete ragmen gerceklestirdikleri iktidari seve seve Ismet Inonu’ye verdiklerini mi saniyorsunuz? Alakasi yok… Ismet Inonu, “ulusal derin devlet” adina yonetimi darbecilerden aldi. Darbecilerin itiraz haklari da yoktu. Tipki 28 Subatci sozde “muktedir” cuntacilarinin bir muddet sonra yelkenleri indirip sirra kadem basmalari gibi.
Gazetelere manset attiran, Oktay Eksi’yi bile firildak gibi parmaginda sallayarak IT gibi demokrat gazetecilerin ustune salan Cevik Bir nerede simdi? Gorevi, Refah-Yol Hukumeti’ni yikmaya kadardi. D8 Projesi ile “Uluslararasi derin devleti” “Havuz sistemi” ile “ulusal derin devleti” rahatsiz eden Refah-Yol yikilinca Bir’in gorevi de bitmis oldu. Ulke de sut liman oldu. Cunku Erbakan’in yerine gelen Mesut Yilmaz’in ilk isi D8 ve havuz sistemini askiya almak, ic borclanma faizlerini yukari cekmek oldu. Bu ilk icraatler birer jestti, hizmete mukabil odedigi ucretti. Pijamali Aydin “Mithat” Dogan’i ziyaret ederek ona tesekurlerini iletmisti, hatirlarsaniz.
Burada, Aydin Dogan’in “ulusal derin devlet”te “numarali bir uye” oldugu akla gelebilir. Tam bilmiyorum ama, Dogan’in siradan bir tetikci olarak kullanildigina inaniyorum. Onun bastaki numarali insanlar arasinda oldugunu sanmiyorum. Olsa olsa “100 numara” olarak kullaniliyordur, belki. Dinc Bilgin’i kullandiktan sonra sokaga birakan derin devlet, yeri ve zamani gelince Aydin Dogan’i da munasip bir pakete sarip munasip bir yere birakirlar.
Konu biraz dagildi, 31 Mart Olayi’nin Bediuzzaman’la ilgili bolumunden bahsedip olayi kapatmak istiyorum. Olayi Bediuzzaman’in “Tarihce-i Hayat”indan aktariyorum: “Nihayet menhus Otuz Bir Mart Hadisesi meydana gelir. Şeriat isteyen ve o hadisede ismi karışan on beş kadar hoca îdam edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir halde muhakeme olunur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar: ‘Sen de şeriat istemişsin?..’ Bediüzzaman cevap verir: ‘Şeriatın bir hakîkatine, bin rûhum olsa feda etmeye hazırım. Zîra, şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazîlettir. Fakat, ihtilalcilerin isteyişi gibi değil!’
Bediüzzaman’ın Dîvan-ı Harbdeki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa tab edilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden îdamını beklerken, beraet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda, Bayezid’den ta Sultanahmed’e kadar, arkasında kalabalık bir halk kütlesi mevcut olduğu halde, "Zalimler için yaşasın Cehennem! Zalimler için yaşasın Cehennem!" nidalarıyla ilerlemiştir.”
Goruldugu gibi Bediuzzaman “Zalimler icin yasasin Cehennem!” ifadesini Abdulhamid Han’a karsi degil, onu tahttan indiren zalimler icin kullaniyor. Mehzer arkadasimiz cuntacilarin asparagas yayinlarini takip ettigi kadar Bediuzzaman’i tanimaya calissaydi boyle bir cehalete alet olmazdi.
M. 3-İslamiyette fakir olmak mı iyidir? Bunu sordum zira efendinin beş parasız olması bir meziyetmiş gibi anlatılmış. Sünni itikadınca değildir hatta hayırlıdır. Nur talebeleri öyle olmadığına mı inanıyorlar yada bir Allah adamına mal mülk sahibi olmak gibi necis şeyleri yakıştıramıyorlar mı? Peki ıspartada şevrole ile gezen benim dedemmiydi? Dahası Sultan Reşadden alınan altın liralar ve Mustafa Kemalin verdiği onbin kaimelik tahsisata ne oldu ki “mâmelek” namına hiçbir şeyi yok idi.Talebeleri bunu bilmez, gerçi eskiler bilir de cevap vermez.
C.A. 3) Fakir yasamasina ragmen, Bediuzzaman’i halkin gozunden dusurmek icin “Evine tepsiler dolusu baklava gidiyor” diye propagandalar yaptirilirdi. Bunu yaptiranlar, fakir halkin ustunden milyarder olan lider tabakasiydi. Bizim bir oturusta yedigimizle Bediuzzaman bir ay gecinirdi. Iktisat kuralina riayet ederdi, musrif degildi. Az yer, az uyur, az konusur, cok calisir, cok mucadele ederdi. Bazi ulema-i su (kotu alimler) gibi iskembesini doldurmak iskembeden atmaz, kendini kullandirmazdi. Hem bir tarikat onderi(!) hem bir parti lideri hem de isadami olan “Efendi”sini kendisine rehber edinen Mehzer arkadasimiz, Peygamberimiz ve ondan sonra Halifeligini yapan Ebu Bekir, Omer, Osman ve Ali’nin (hepsinden Allah razi olsun) malini mulkunu sayabilir mi? Mal mulk sahibi olmak necis bir is oldugu icin mi fakir yasayip fakir vefat ettiler?
Aslinda Bediuzzaman’in zenginlige karsi olmadigini Mehzer’in “Efendi”si de biliyor ama garaz ve kinden dolayi oyle davraniyorlar. Mehzer’in dedesinin esekle mi servroleyle mi gezdigini bilmiyorum ama, o sevrole Bediuzzaman’a degil talebelerine aitti. Buyuk bir dava icin calisan Ustadlarina bu kadar hizmeti etsinler. Mehzer’in “Efendi”si gibi muridlerinden para toplasaydi, Bediuzzaman milyarder olarak anilacakti bugun. Sultan Resat’tan ve Ankara Hukumeti’nden aldigi destek Zehra Universitesi icin bir sozdu. Yoksa paralar torbaya konup Bediuzzaman’in sirtina verilmis degildir. Mehzer’in bu konulari bilmesi gerekir ama Bediuzzaman’a satasmak icin bu tur akil disi ithamlara tenezzul etmekten cekinmiyor maalesef.
M. 4-“Yalnız iman üzerine mesaisini teksif etmiş” bulunuyormuş Said efendi. Yani bu şu mu demek; ilmihal kültürü, ameliyat meseleleri, dinimizin siyaset, hukuk, içtimai nizam ve ferd yaşamı gibi meseleler de buyurdukları çok sıradan ve önemsiz yada zaten bunlar memleketimizde biliniyordu da insanımızın tek sorunu tanrıtanımazlık mı idi? Yoksa Said efendi bunları bilimiyormu idi? Sezdiğim bir başka mesele de, talebelerinin en kuvvetli gurubu olarak bilinenleri her halde bu yüzden bütün dünyada okul açmak, dinleri diyaloğa geçirip İslamı kurtarmak gibi büyük işlerin peşindeler. Demek bu aksiyon ruhu hocalarından gelme. Tanıdığım biri var o meclisten yetişme, kendisi çarşı masrafı, faturalar gibi işleri çocuklara ve yengeye bırakıyor, mübarek daha mühim; küresel ısınma, uluslar arası terör gibi meselelerle meşgül oluyor. Acaba böyle bir cemaat kültürü mü var aralarında?
C.A. 4) Risalelerden bihaber, bihaberden ote onlara ve muelifine dusman bir kafaya, Bediuzzaman’in omru bu tur meselelerle ugrasmakla gecti desek inandiramazsiniz. Cunku herseyi inkar ve inat uzere insa edilmis. Insan acar kitaplara bir bakar, okur, daha sonra boyle sacma iddialari dillendiri. Mehzer bu kadar basit bir seyi bile yapmiyor. Sadece saldiriyor. Kendisine verilen gorev bu olsa gerek.
M. 5-“Skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası” ifadesinden kasıt kimlerdir? Skolastik bataklığı olur da akıl bataklığı olmaz mı? Eğer olursa İslam alimleri sümme haşa skolastik bataklıkta iken, marks engels durkheim gibi adamlar bizim bildiğimiz bayağı akli gerekçelerle konuşurlar ve efendinin kendisi de aklı ve duyuyu referans alır, iş böyleyken bunlar nasıl akıl bataklığından kurtulur ? Yok hayır akıl bataklığı olmaz ve akıl her doğruyu bulursa düşünüp de kafir olanlara ne demelidir?
C.A. 5) Akli inkar eden, bilime sirt ceviren, “Aya cikmak kufurdur, cunku Ay Allah’in nurudur” diye hurafeleyen bir kisi zahiren mederse hocasi veya bir Turki cumhuriyetten profesor dahi olsa “Skolastik batakligi icinde saplanmis” bir kisidir. Detaya girmek istemiyorum lakin kuru laf kalabaligina verecek doyurucu bir cevabim, maalesef ki, yoktur.
M. 6-Efendinin siyaset yapmadığı hatta eline gazete almadığı söylenmiş. meğersem İttihd-ü terakki üyesi olmak sonra ise cumhuriyetin ilk meclisinde bulunmak, din adamı kimliğiyle cumhuriyetin faziletlerinden dem vurmak siyaset yapmak olmuyormuş. Yoksa oluyor mu?
C.A. 6) Bediuzzaman hicbir zaman IT’e uye olmamistir. Cumhuriyet’in hicbir Meclis’inde milletvekili olarak bulunmamistir; sadece Mustafa Kemal’in daveti ve bazi dostlarinin israriyla ziyaret icin Ankara’ya gitmis, orada birkac ay kaldiktan sonra siyasi gelismeleri gormus, bir dinsizlik firtinasini sezdigi icin mucadele icin Van’a gitmistir. “Cumhuriyet”in manasini bile bilmeyen cahillere “Cumhuriyetin faziletlerinden dem vurmanin Islamca bir sakincasi yoktur” dememin bir faydasi olacagini bilsem, Mehzer arkadasimiza birkac cumleyle aciklamada bulunurdum ama bir fayda cikacagini sanmiyorum. “Ahmaga karsi en iyi cevap susmaktir” sozunu hatirlatip sukut ediyorum!
Cekine cekine yaziyorum.
Neden mi cekiniyorum?
Cunku, Cevdet bey, yazilanlara cevap verirken (ya da vermek yerine), muhatabini "28 Subatci malum bir partinin uyduruk profesorunun pesinden kosan malum bir kitle"nin mensubu olmak, "ulusalci, Turkiye’nin hristiyanlastirilmakta oldugunu iddia eden, 28 Subatin kiralik cemaati" tedaileri tasimak, "Ayisigi, Sarikiz gibi darbe faaliyetlerinin yapildigi siralarda, darbecilerle dirsek temasli ulusalci zevat tarafindan Turkiye’de dagitilan CD’de"ki iddialarin benzerlerini dile getirmek, nefret yuzunden korlesmislik gibi kolay cevap verilemeyecek seylerle itham ediyor.
Halbuki, yazan sadece birkac soru birkac da yorum yazmisti. Bu kadar agir tepki vermenin sebebini anlamadim.
Simdi de, Cevdet beyin celalinden sakinarak, kendi diyeceklerimi demek istiyorum.
Ben, yakin zamana kadar ne Risaleler ne de yazari ile bir sorunu olan birisi degildi. Ayri dunyalarin insanlari oldugumuz soylenebilir yani.
Ta ki, bir ahbabimin bahsetmesi uzerine Radikal Gazetesinde 13 Nisan 2008'de yayinlanan bir habere dikkatimi cekisine kadar. [ http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=8221 ]
Handan Koc isimli birisinin kaleme aldigi bir haber/yazi idi.
Tesettur Risalesi isimli bir makalesinde, 'Birinci Hikmet'te soyle bir paragraf var:
"Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gâyet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!.."
Bir erkegin (siradan bir ayakkabi boyacisinin), bir baska erkegin (toplumda ust seviyede yeri olan birisinin) KARISINA (sirf kadinin bacagi acik oldugu icin) cinsel tacizde bulunmasini hangi hakla mesrulastirdigini ogrenmek istiyorum.
Eger celallenip beni de turlu cesitli negatif etiketlerle donatmagi tercih etmeyecekse, Cevdet beyin bu konudaki fikirlerini ogrenmek istiyorum.
Soru sudur:
Bir erkek, herhangi bir sebeple, tahrik oldu diye bir kadina tasallut edebilir mi; onu taciz edebilir mi; tecavuz edebilir mi?
Bu oldugu takdirde, siz de bunu "tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar" olarak degerlendirir misiniz?
Ne darbe yapmak icin tankim, ne faili mechul cinayet islemek icin cetem ve teror orgutum, ne de sindirmek icin medyam var… Kimseye iftira attigim, salya sumuk saldirdigim da yok. Onun icin bu “korkma, cekine cekine yazma” rollerini bir kenara birakalim isterseniz.
Mehzer’in yazdiklari icin, “Halbuki, yazan sadece birkac soru birkac da yorum yazmisti. Bu kadar agir tepki vermenin sebebini anlamadim” diyorsunuz. Birkac ornek vererek Mehzen’in yazdiklarinin gercekten masum birkac soru ve yorum olup olmadigina bakalim…
Bediuzzaman’in muhendis ve filozof olmadigini bildigi halde “Kendisi bir muhendis veya filozof mudur?” diye sormak soru mudur? Aklinca dalgasini geciyor. Dalga gecmek ne zamandan beri yorum oluyor?
“Peki duyulmadık zulümler karşısında kötü açılmayan bir ağız Sultan Hamidden için ‘yaşasın zalimler için cehennem’ diye söylerse bu ağız hakkında ne denir?” lafina ne demeli? Bunda bir soru goremiyorum. Cahilane sarfedilmis bir iftira goruyorum. “Bediuzzaman (kendisi kucumsemek icin “Efendi” tabirini kullaniyor) Abdulhamid Han’a ‘yasasin zalimler icin cehennem” dedi mi?” diye sorsa, o zaman adam gibi izahat yapilir. Sacma sapan bir iddiayi dogruymus gibi sunmakla kalmiyor, “bu agiz hakkinda ne denir?” diyerek Abdulhamid Han’a sempatisi olanlari Bediuzzaman’a karsi kiskirtiyor, provokatorluk yapiyor. Provokatorluk yapmayi bile tam beceremiyor. Yalan ve dolanla provokatorluk yapilmaz ki kardesim… Milletin eli armut toplamiyor, o yalanlari alip yuzune yapistirirlar, yapistirmakla kalmazlar bir guzel sivazlarlar ki bir daha ayni sacmaliga yeltenmesin.
“Peki ıspartada şevrole ile gezen benim dedemmiydi?” lafi soru mudur, yorum mu? Yoksa aklinca Bediuzzaman’la dalgasini gecme tesebbusu mu? Chevrolet marka araba Bediuzzaman’in degil, talebelerinindi. 80’lik ihtiyara yardimci olmak, yolculugunu daha rahat yapmasini saglamak ne zamandan beri alay konusu olmus? Bu gibi meseleleri bahane ederek Bediuzzaman’a satasmak, kusura bakilmasin, soru sormak veya yorum yapmak degil, dupe duz edepsizliktir. Soru sormanin ve yorum yapmanin bir edebi var, olmali…
Mehzer, saygisizligi bir adim daha ileri goturup Bediuzzaman’in devletten para caldigini soyluyor. Dar-ul Hikmet’ten aldigi maastan cok acil ihtiyaclari icin az bir miktar harcayip geride kalanla kitaplarini bastirip parasiz dagitan, omrunde bir kere dahi olsun hediye almayan, kendisine getirilen yemegin ucretini veren, ucret almayanin yemegini bile yemeyen namuslu, durust bir insani hirsizlikla suclamak seviyesizlik degil midir? Bu ve buna benzer seviyesizlikler karsisinda ne yapmami bekliyorsunuz?
Bediuzzaman, israrli takibi sonucu, hatta bu amac ugruna timarhane ve hapishaneye girme pahasina, hem Sultan Resat’i hem de Buyuk Millet Meclisi’ni, Dogu ve Guneydogu’nun cesitli yerlerinde universi kurulmasi icin ikna etti ve gerekli maddi yardim icin soz aldi. Acilacak universite Kurdce, Turkce ve Arapca dillerinde egitim verecekti. Bu okullarda fen ve dini bilgiler beraber verilecekti. Ona gore bilim ve fen birbirinin rakibi degildir. Sultan Resat’tan aldigi destekle Van’daki universitenin temelini atti, ama Birinci Dunya Savasi, cok onem verdigi bu egitim projesini durdurdu. Daha sonra Buyuk Millet Meclisi’nden aldigi destek de ic karisikliklar (yeni rejimin halki sindirme operasyonlari) yuzunden gerceklestirilemedi. Bediuzzaman ayni israrini Demokrat Parti’nin iktidari doneminde de devam ettirdiyse de bir turlu nasip olmadi.
Evet, Bediuzzaman’in israriyla universitelerin acilmasi icin odenek ayirdilar ama Mehzer’in sandigi gibi paralari cuvala doldurup Bediuzzaman’in sirtina vurmadilar… Mehzer’in destek ve odenek islerinin nasil isledigini bilmedigini sanmiyorum. Aklinca Bediuzzaman gibi temiz bir sahsiyeti “Yolsuzluk” yapmakla suclayarak kafalari bulandirmaya calisiyor. Bediuzzaman’i sevmeyebilir, ondan nefret de edebilir, normaldir, ama camur atma hatasina dusuyor cunku Bediuzzaman camur tutmaz, o camuru oldugu gibi camur atanin suratina firlatilir.
Sizi gene korkutmak(!) gibi olacak ama “bu kadar agir tepki”lerime(!) karsi Mehzer suskun kalirken sizin one cikmanizi anlamakta zorlaniyorum. Yaptiginiz bir fedakarlik mi, avukatlik mi, yoksa bir isimle satasip baska bir isimle kendinizi savunmak midir? Cevabi pek de onemli de degil aslinda, sadece basit bir merak benimkisi…
Gelelim sizin tesettur konusundaki sorunuza… Ne gonderdigim roportajda, ne Mehzer’in “soru ve yorumlari”nda ne de benim “agir tepkilerim”de(!) tesetturle ilgili bir konu yoktu. Nereden icap etti, dogrusu merak ettim. Belki biraz fazla alinganim ama, Mehzer’in yalan yanlis iddia ve iftiralarla yaptigi “Bediuzzaman’a satasma” hamlesinin bir devami olarak goruyorum. Tesettur Risalesi’ni bahane ederek Bediuzzaman’a satasan Handan Koc’un yazisini referans vermenizden bunu anliyorum. Onun icin bu konuda, araci olan sizden cok Handan Koc’a “agir tepki” vermek istiyorum. Ondan once sizin sorunuza da deginmek istiyorum.
“Bir erkegin (siradan bir ayakkabi boyacisinin), bir baska erkegin (toplumda ust seviyede yeri olan birisinin) KARISINA (sirf kadinin bacagi acik oldugu icin) cinsel tacizde bulunmasini hangi hakla mesrulastirdigini ogrenmek istiyorum” diye soruyorsunuz (herhalde) ama kimin cinsel tacizi mesrulastirdigini tam anlayamadim. Eger kasdiniz, “Bediuzzaman” ise, Bediuzzaman’i anlamayan Handan Koc’un etkisinde kaldiginizi soylemeliyim. Detayina asagida girecegim.
Kabak tadi vermeye baslayan “Eger celallenip beni de turlu cesitli negatif etiketlerle donatmagi tercih etmeyecekse” tekerlemesini atlayip sorunuza cevap vereyim: “Bir erkek, herhangi bir sebeple, tahrik oldu diye bir kadina tasallut edebilir mi; onu taciz edebilir mi; tecavuz edebilir mi?” diye soruyorsunuz. Bu soru biraz, “Iki kere iki dort eder, degil mi?” sorusunu andiriyor. Elbette ki tasallut edemez, taciz edemez, tecavuz edemez; benden aksi bir cevap mi bekliyorsunuz?
Aslinda niyetinizi ve kasdinizi cok iyi anliyorum. Bediuzzaman’in, “Mesmuatıma göre (duyduguma gore): Merkez ve payitaht-ı hükûmette (baskentte), çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gâyet âdi (siradan) bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!..” sozunden, boyacinin yaptigi cirkin hareketi onayladigi manasi cikariyorsunuz… Ve tabi cok yaniliyorsunuz. Bediuzzaman, “Siz ortululere ve ortunmeye dusmanlik etmek ve acilip sacilmanin propagandasini yapmakla, aslinda basta esleriniz olmak uzere degerli bayanlara kotuluk yapiyorsunuz, onlari tacizcilerin tecavuzculerin, cinsel sapiklarin hedefi haline getiriyorsunuz.”
Sizi bir kenara koyup Handan Koc’un icine dustugu celiskiler yumagini acmaya calisayim. Evvela, Aydin Dogan medyasinin Bediuzzaman takintisi ortada, siritiyor. 9 Nisan 2008’de Ozdemir Ince bir suru eski, bayatlamis safsatayi isitip onumuze koydu. Ince’nin sacmaliklarini tekrarlama ihtiyaci bile gormuyorum, sadece Bediuzzaman’in “peygamberlik iddiasinda” lafi bile bu zatin aklini ekmek peynirle yedigini gostermeye yetiyor. Ardindan bir iki gun gecmeden, 13 Nisan’da Handan Koc’un yazisi… Bir gun once, 12 Nisan’da “Milli Egitim’de skandal” baslikli haberde: “Okul kütüphanelerinde Fethullah Gülen ile Said-i Nursi'nin kitapları da bulunuyor.” 5 Mart’ta Radikal’de “Said Nursi propagandası ilkokulun internet sitesinde” haberi…
22 Nisan’da Hurriyet’te cikan bu haber, Aydin Dogan Medyasi’nin isi iyice civittigini gosteriyor: “Batman Emniyet Müdürlüğü'ün terör örgütü PKK'a yönelik Siirt ve Konya'a eş zamanlı olarak operasyonda terör örgütü PKK’ya yardım ve yataklık ederek, halkı kin ve düşmanlığı tahrik ettikleri gerekçesiyle 18 kişi yakalandı. Yakalananların ev ve işyerlerinde örgütsel doküman, pornografik görüntüler ve uyuşturucu hap ele geçirildi… Tutuklanan kişiler arasında Batman'da nevruz kutlamaları sırasında Said-i Nursi'nin resimlerini taşıyanların da bulunduğu öğrenildi.” PKK ile Said Nursi’yi yan yana getirmek icin bayagi zorlanmislardir herhalde.
Bediuzzaman Said Nursi uzerinden AK Parti’ye goz dagi veriliyor aslinda. Saldirinin sifresi icin bir iz surmemiz gerekecek. Haberlerin hepsi Hurriyet’ten. “Petrol Ofisi CEO'su: Hedef 12 milyar dolar ciro” (20 Mart), “OMV, Petrol Ofisi hissesi aldı” (1 Nisan), “PO: Rafineri konusu beni çok üzüyor” (2 Nisan), “PO, 12 milyar dolara yürüyor Gürcistan’a 30 istasyon kuruyor” (3 Nisan), “PO’nun rafineri iznine ’arazi freni’ göründü” (10 Nisan). En can alici haber 12 Nisan’da: “PO: 5 milyar dolar yatırım yapacağız, yolumuzu açın.” Sifreleri cozdunuz. Ceyhan’da rafineri kurmaya calisan Aydin Dogan’in POAS sirketi, Mesut Yilmaz donemindeki gibi kayirilmayinca feryad ediyor. Bir de Hilton Oteli meselesi var tabi. Aydin Dogan, pijamayla agirlayacagi basbakan ozlemi cekiyor, belli (Deniz Baykal iyi bir aday), is takipcisi Ertugrul Ozkok de, “Ya Gunes, ver bize 130 milyon dolar tesfik… Tabi, veririz” hayaliyle yanip tutusuyordur.
Gelelim Handan Koc’un yazisina… Bediuzzaman’in bu ifadesinden yola cikarak: “Nursi'nin dünyasının sınıfsal eşitlik fikrine nasıl kapalı olduğunu görürüz. Düşünün, adi bir kundura boyacısı, rütbeli birinin açık bacaklı karısına sarkıntılık edebilir. Bu olmamalıdır.” Koc’un kurdugu cumle bozuklugundan dolayi ne demek istedigi tam anlasilmayabilir ama sunu soylemeye calisiyor: “Sinifsal esitlik geregi, adi bir kundura boyacisinin rutbeli birisinin esine sarkintilik etme hakki olmalidir. Said Nursi ise bu hakka muhaliftir!” Yani, feminist Handan Koc, taciz edilen bayandan degil sarkintilik eden kunduracidan yana tavir koyuyor. Bir sonraki cumlesi bunu ispatliyor: “Adi sıfatının bu (kadar) rahat kullanımı Nursi'nin sınıflara bakışını, üstlerin üst, astların ast kalacağı bir düzen taraftarı olduğunu ortaya koyar.” Yani, Bediuzzaman’in tacizci kudura boyacisi icin “adi” sifatini kullanmasi feminist hanimefendimizi rahatsiz ediyor… Tacizciye “adi” degil “beyefendi” demesini bekliyor anlasilan. Ne ala feminist, ne ala feminizm! Tacizci, tecavuzcu, cinsel sapiklarin, feminist hanimefendimize bu “sinifsal esitlik fikri”nden dolayi bir plaket borclari var… Haberleri olsun! (Koc’a bir kiyagimiz olsun).
Handan Hanim’in, “Frikikli kadin” resimlerini sevdigini soyleyerek kadinlari goz zevkini tatmin araci olarak goren, haber degeri olmayan ciplak kadin resimlerini yayinlayarak kadinlari gazete tirajini artirici bir promosyon malzemesi olarak kullanan, dolayisiyla asagilayan bir medya patronuna tavir koymasini, gazetelerinde yazmayi reddetmesini isteyecektim; vazgectim.
Feministimiz, Bediuzzaman’in soylediklerini carpitmaktan da geri durmuyor: “Nursi'ye göre tesettürsüz yaşamayı savunanlar Müslüman olmamaktan öte hayasız yani ahlaksızdır.” Oysa Bediuzzaman’in, “tesettur aleyhinde olanlarin hayasiz yuzlerine bir samar vuruyor!” ifadesini kendisi aktariyor. Siz bu ifadeden, “Tesettursuz yasayanlar musluman degildir, hayasiz ve ahlaksizdir” anlami cikartabiliyor musunuz? Carpitiyor, carpitirken zerre kadar da utanmiyor… Hem, “Tesettur aleyhinde olan”la “Tesettursuz yasamayi savunan” ayni anlama gelmez. Bediuzzaman tesetturu tesvik ediyor ama tesettur takmayanlara hakaret etmiyor; sadece yeminli tesettur karsitlarini sert bir dille elestiriyor. Yani simdi tesettur aleyhtarlari istediklerini yazacak, cizecek, hatta Bediuzzaman’i hapisle mahkum edecekler ama tesettur lehinde olan Bediuzzaman bu saldirganlara karsi sessiz kalacak, oyle mi? Oyunu taciz edilene karsi tacizciden yana kullanan feministimize gore oyle…
Bediuzzaman ve on bes arkadasi, yukarida verdigim ve “Mesmuatima gore…” diye baslayan ifadelerinden dolayi, “Tesettur dusmani karanlik odaklarin” baskisiyla 19 Agustos 1935 tarihinde Eskisehir Agir Ceza Mahkemesi tarafindan 11 ay hapis cezasina carptirildi! Feminist hamfendiye, “Bir cumle icin 11 ay cezaya carpilmayi nasil degerlendiriyorsunuz?” diye sormayacagim, lakin tacizci boyaciya “adi” diyerek kendisini rahatsiz eden Bediuzzaman icin, “Idam, idam, idam” diye haykiracagini tahmin ediyorum. Bediuzzaman ile ozel olarak ilgilenmesi ve cezaya carptirilmasi icin mahkemeler uzerinde baski kurmasindan dolayi, “rutbeli buyuk adamin” Ismet Inonu olma ihtimali var, ama tam emin degilim. Cunku, 1930’larin basindan sonra Mustafa Kemal’in rejim uzerindeki agirligi azalmis, Ismet Inonu’nku artmisti. Bediuzzaman su ifadelerle itirazda bulunur: “Ben hukukumu kanun dairesinde istiyorum. Kanun namına kanunsuzluk edenleri, cinâyetle ittiham ediyorum. Böyle canîlerin keyiflerini, elbette hükümet-i Cumhuriyenin kanunları reddeder ve hukukumu iade eder ümidindeyim.”
“Said Nursi ağır cinsiyetçidir. Kadınların erkeklerin himayesinde yaşamaya mecbur olmaları dışında bir yol göstermez” ifadesi de Handan Koc’a aittir. Bediuzzaman’in kadinlar hakkinda yazdiklari Koc’u yalanliyor. “Evet, bir valide (anne) veledini (evladini) tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi (tabi gorevi) itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı (gelismesi) ile hem hayat-ı dünyeviyesini (dunya hayatini), hem hayat-ı ebediyesini (sonsuz hayatini) onunla kurtarabilir (Lemalar, 24. Lema, s. 201). Ayni sayfada, kadinlari “Sefkat kahramanlari” olarak tanimliyor.
“Evet, insanın en birinci üstadı (hocasi) ve tesirli muallimi (ogretmeni), onun validesidir (annesi)… Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat (ogut) ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum. (24. Lema, s. 202)
“Kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar (24. Lema, s. 204)
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek (hayirli, ugurlu) taife-i nisâiye (kadinlar toplulugu), fıtraten (yaratilis olarak) yüksek ahlâka menşe (kaynak) olduğu gibi, fısk (gunah, sapma) ve sefahatte (yasak seylere duskunlukte) dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mesut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarekleri ifsad eden (bozan, fitne cikaran) komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi (kiz kardeslerimi) de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Âmin. (24. Lema, s. 204)
“Hemşirelerim, mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maişet derdi için, serseri, ahlâksız, frenkmeşrep bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle, köylü mâsum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nevinden kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız. (24. Lema, s. 204)
“Nursi'nin … üstlerin üst, astların ast kalacağı bir düzen taraftarı olduğu” iddiasinda olan feminist hanimefendiye bu konuda da yanildigini gostermek icin Bediuzzaman’dan kisa bir aktarma daha yapacagim: “Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin (insanlarin ayaklanmasinin, isyanlarinin) mâdeni (kaynagi) bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin (kotu huylarin, cirkin ahlagin) menbaı (kaynagi) dahi bir kelimedir. Birinci Kelime: ‘Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne.’ İkinci Kelime: ‘Sen çalış, ben yiyeyim.’ Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede (insanlarin sosyal hayatinda) havâs (ust tabaka) ve avâm (fakir halk tabakasi), yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle (dengeleriyle, dengeli olmakla) rahatla yaşarlar.”
Bunu dedikten sonra insanlarin huzur icinde yasamasinin sartlarini siraliyor: Ust tabaka (yoneticiler, zenginler vs) yonetimleri altindaki halka (veya iscilere) merhametli davranacaklar, haklarini verecekler, onlara karsi $efkatli olmak zorundalar… Buna karsin, hakkettigini alan ve sefkaat goren yonetilen kesim ve isciler de ustlerin bu tavrina karsi saygi ve itaat gostermelidirler. Simdi, “Ben tok olayim, baskasi acliktan olse, bana ne” sozu, ust tabakayi zulme, ahlaksizliga ve merhametsizlige sevketmis cunku kendi menfaatlerinden baska birsey dusunmuyorlar (bir iki ihale icin Turkiye’yi atese atmaktan cekinmeyen gozu doymaz patronlari ve makam duskun siyaset ve burokratlari tanimliyor sanki). “Sen calis, ben yiyeyim” uygulamasi ise alt tabakadaki insanlari ust tabakaya karsi kinli olmaya, catismaya sevkediyor. Bu da emek ile sermaye, isci ve isveren, yoneten ve yonetilen arasindaki catismayi tetikliyor.
Bediuzzaman, sozu, bu gunku medeniyetin catisan bu iki sinifi baristiramadigini, siniflar arasi catismayi onlemekte aciz kaldigini soyledikten sonra cok basit bir tedavi yontemi gosteriyor: “Kur'ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal' eder, tedâvi eder” yani zenginler, “Ben tok olayim, baskasi acliktan olse, bana ne” diyemez, fakirlerin uzerlerindeki hakki olan 40’ta 1 zekati vermek zorundalar. “Ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal' edip, tedâvi eder” yani, “Sen calis, ben yiyeyim” yontemine karsi emeksiz, uretimsiz kazancin onune gecmek icin faizden para kazanmanin onune gecilecek. Bir gecede bir koyup yuzde 15,000 almak ortadan kalkacak…
Demek Bediuzzaman, tecavuzcuden yana tavir takinan feministin iddia ettigi gibi, Bediuzzaman üstlerin üst, astların ast kalacağı bir düzen taraftarı degildir, aksine ast-ust, zengin-fakir, is-isveren dayanismasindan yanadir. Toplumsal huzurun yolu da bu dayanismadan gecer.
Mehzer’le baslayip Handan Koc’la bitirdim...
sende nereden ciktin?Bir söz vardir hani
"söyleyene degil,söyletene bak"diye..iste
onun gibi bir sey,beni bazi konular hakkinda görüs belirtmeye esas itibari ile siz sebep oldunuz
Hayir hayir,sizlere veya savundugunuz
kisilere iftira ve hakaret etmek niye-
tinde degilim ,böyle bir seyi dogruda
bulmam.Ancak iftira veya hakaret olup
olmadigina burada kim karar vercek..si-
zin icin hakaret olan,baskasi icin bu
pekala normal bir sey olabilir.Mesala
apo ya sayin dememek bazilari icin bir
hakaret iken, bazilari icin gayet nor-
mal bir davranis bicimi olabiliyor veya
stailini bazilari hitler fasisti ile
ayni kefeye koymaktan bir sakinca gör-
mez iken ,bazilari bunu büyük suc olarak
görebilir veya bazi Dindarlar icin bazi
seyler kutsal iken,bu bazilari icin
pekte kutsal olmayabilir..o zaman bir-
birimizle nasil anlasacagiz?ayni gemide
oldugumuza göre anlasmak,ortak noktalar
bulmak zozundayiz...benim önerim; siddet
icermedigi sürece her düsünce askari
müsterekler altinda bir biri ile yarisa-
bilmelidir.Mesala ben Cevdet bey den
farkli düsünmeme ragmen özellikle Kür-
distanin bagimsizligi noktasinda asgari
müsterekler etrafinda birlikte hareket
edebilecegime inaniyorum,gerci Cevdet
bey,yazilarinda cogu kere ulsal cikarlar
ile Dine dayali cikarlari birbirine karistirsa bile,hatta Fasist kemalist
ideolojiye "karsi"cikiyorlar diye Akp nin sömürgeci karekterini görmemezlikten
gelmesi veya denize düsün yilana sarilir
misali ona sarilmasi bile benim ona kar-
si bu düsüncemi degistirmemelidir,yeter-
ki birbirimizi dostca anlayabilme cesaretini ve sabirliligini gösterebile-
lim.Simdi burada ben ,su söyle demis di-
geri böyle demis ayrintlarina girmeyece-
gim,kaldiki bunun bize pek faydasinin
olacaginada inanmiyorum.Ancak sunu be-
lirteyim ki,ilk ortaya ciktigindan gü-
nümüze kadar hic bir Dini akim dünyamiz-
daki mevcut sorunlar ve adaletsizlikler
konusuna care olmadigi gibi,cogunluklada
ya kendisi yada var olan diger egemen
ezen siniflara verdigi destek ile bizzat
bu adaletsizliklerde önemli pay sahibi-
dir.Inanmiyorsaniz dönüp bir arkaniza
bakiverin;zulüm,kan ve göz yasindan bas-
ka bir sey göremezsiniz...onun icin
sayin ulusaldasim cevdet bey,bu konuda
ileri sürdükleriniz pek gercegi yansit-
mamaktadir.Her sey gönlümüzce olsun ..
Tesekkur ederim.
Uzun uzun yazip icinizi bosaltmaniza vesile oldugumu dusunuyorum, ama bunun icin bana tesekkur etmeniz gerekez.
Banan yazmis gibi gorunen cevabinizda baska cok sayida kisiyi de muhatap aldiginiz icin olsa gerek ki, celal mevcut olsa bile, siddeti yayildigi etkisi azalmisti. Dolayisi ile, evet, boyle, ulke nufusuna ayri ayri hitap edercesine yazmaniz halinde korkmam gerekmeyecegini dusunuyorum. En azindan fiili ve maddi zarar verecek siddette olmuyor.
Baskalarina hitaben yazdiklarinizi pek elleyecek degilim. Mezher bey de, Handan Koc da, eger burayi okuyorlarsa, kendi cevaplarini isterlerse verirler.
Benim niyet ve kasdimi cok iyi anladiginizi yazmissiniz...
Niyet ve kasit okumak konusunda bir yeteneginiz var zannediyorsunuz galiba. Eger, oyleyse, sizi hayal kirikligina ugratmak zorundayim. Baskalarini bilemem, ama benim acimdan hic de isabetli sayilmazsiniz. Nacizane, size bu baglamdaki tavsiyem "keep your day job" olacak.
Simdi gelelim sadede. [Ben de uzuuun yazayim bari :) ]
Daha once bahsettigim uzere, ben Lemalar ve Kulliyatini okumus degilim. Okumak icin bir sebebim olmadi.
Fakat, Handan Koc'un oradaki yazisini bana ileten ahbabim sayesinde o yaziyi okudum. Ben de, sizin gibi, pek de inanmadim. O yuzden, risalenin/yazinin aslini aradim ve buldum.
Surada siz de okuyabilirsiniz: http://www.nur.web.tr/icsayfa.php?action=book&tree=1&book_name=Tesett%FCr%20Risalesi&area_name=TESETT]R%20HAKKAINDA&id=6226&book=60&lang=1
O yazinin icindeki istatistik bilgileri nereden aldigini sormayacagim fakat, bugun bile bu bilgilerin mevcut olduguna emin degilim. Dahasi, kimin guzel kimin cirkin sayildigina dair elde objektif bir kriterin varligindan benim haberim yoktu. Demek ki o yillarda varmis.
Yazarin Avrupa'yi ne zaman ve ne kadar gordugunu bilmiyorum, ama "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye sikayet eden kadinlarin sikayet gerekcesini pek de anladigina emin degilim. Avrupa'da, ABD'de, ya da bu ulkede, herkes rontgenci midir, gozunu dikip (to stare) bakar mi? Birakin, yazarin deyimiyle 'acik-sacik' gecen kadinlari, size dahi birisi gozunu dikip bakacak olsa siz rahatsiz olmaz misiniz?.. Hic bakan olmamis midir? Hemen testture mi burunmek ihtiyaci duydunuz/duyulur?
Dahasi, hala daha birinci hikmetteyiz, konuyu kazara hamile kalmaya getiriyor ve 'hamisiz' kadindan bahsediyor. Yani, nikah mevzuuna giriyor. Halbuki, 'samar' bahsinde isaret ettigi kadinin nikahli oldugunu da kendisi soyluyor. Baska bir deyisle, kazara hamile kalmak, nikahli olmak ya da olmamak ile tesetturun alakasi yok. En azindan yazidaki cizgide bu iliski yok.
Ondan sonra da, mesmuatina gore, sehrin birinde, baskentte, siradan bir ayakkabi boyacisinin evli bir kadina fiilen sarkintilik ektmesine lafi getiriyor ve ayakkabiciyi elestirmek yerine, onun yaptigi bu tacizi takdis ediyor, vaftiz ediyor, mesru kiliyor.
Bu takdis/vaftiz/mesrulastirma (ki, sucu ovmek olmadigini soylemek zordur) sonucunda mahkemelere dusmesi, bir seneye yakin hapis yatmasi vb., benim acimdan, konu ile alakali degil.
Degil, cunku, ben Said Nursi'yi (ve hayatini) degil, yazdigi makalesini/risalesini okuyor ve onu elestiriyorum.
Ve, elestirmemi de, yazarin cok mubarek bir hayatinin olmasi vs de cok fazla etkilemiyor. Etkilemez de. Ben esere bakmayi tercih ediyorum.
Nursi'nin sexist oldugu iddialarina katilmadiginizi soyluyorsunuz..
Peki, ayni makaledeki su cumlelere ne dersiniz:
"Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yâni açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhuşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisar altına alamaz."
Soylenen soze bakiniz.. Erkek, kendisi gibi asri --yani, 'acik-sacik'-- kadin istemezmis. Bekar kalmayi tercih edebilirmis, hatta fuhusa uckur dahi cozebilirmis..
Kadin oyle degilmis. Cunku, kadin erkegini o derece tekeli altina alamazmis..
Sebep?
Efem... Kadinin evde gorevleri varmis da. O yuzden de sadik olmak zoruda imis de. Kocasinin guveni kaybolur ve kocasi baska kadinlar nikahlayabilirmis de..
Ya Hu.. Butun bunlari okuyunca, yazidaki buram buram sexism'i goremiyor muyuz?
Erkek ne yaparsa yapsin onu elestirmiyor, kadinin dopiyeis altindan bacaginin bir kenari gorundu diye fiili tacize ugramasinin sucunu da kadina (kocasina) buluyor..
Avrupa'da millet karisina/kizina bakanlari duelloya davet ediyorlarmis ustelik..
Hangi cagdan bahsettigini tam olarak cikaramamakla birlikte, zannedersem 100 Yil Savaslari bu sebeple cikmis ve kan govdeyi goturmustu..
Bilmeyen de, bu satirlarin 200-300 yil once yazildigini sanacak.. Yooo.. 1950'lerde yazilmis.
Sozkonusu acik bacakli kadin da baskentte bir banka memuru...
Buyuk bir ihtimalle de bir dopiyes giymistir.
O kadar.
Yani, koltukaltina kadar yirtmactan bahsediyor degiliz.
Dahasi, kocasinin zorlamasi ile acik-sacik giyinmis de degil... Kendisi tercihiyle, kendi istedigi sekilde giyinmis.
Bunlari gorunce, ben, nacizane, hem o risalenin hem de --var oldugu iddia edilen-- o dort (4) 'hikmet'in gume gittigini, yazarin hem realiteyi hem de cagini iskaladigini, ve sadece kendi cizgisini dile getrirebilmis olmak icin bir fiili tacizi/tasallutu mesrulastirdigini dusunmeden edemiyorum.
Bu da, yazarin diger yazdiklarini okumak konusunda beni cok fazla tesvik edici olmuyor.
Sonuc:
Bediuzzaman, “Siz ortululere ve ortunmeye dusmanlik etmek ve acilip sacilmanin propagandasini yapmakla, aslinda basta esleriniz olmak uzere degerli bayanlara kotuluk yapiyorsunuz, onlari tacizcilerin tecavuzculerin, cinsel sapiklarin hedefi haline getiriyorsunuz.”
Degil.
Yazar, "Fiilen taciz/tecavuz/tasallut vb.ye ugrarsaniz, sebebi ve sorumlusu sizsiniz." demeye getirerek, bu tur fiileri yapmak egilimi olanlari cesaretlendirmektedir demek bence daha isabetlidir.
Fakat, sevindirici olan husus sudur: Siz, yazarla --en azindan bu konuda-- ayni fikirde degilsiniz. Dahasi, (o ve onun kadar da) sexist oldugunuzu sanmiyorum.
Not: Meraklisi, ilgili risalenin genisletilmis bir tefsirini su linkten seyredebilir. http://video.google.com/videoplay?docid=-4980877145629066635
Azizim, uzun zamandir koltuktan dusecek sekilde beni gulduren olmamisti [istihza yok; samimiyim].
"Beni bir kisi anladi, o da yanlis anladi" diyecegim, ama oyle olmadigini dusunuyorum.
Wallahi, birinci sinif bir zeka ornegi.. :)
Espriyi aciklamak hic sevmedigim bir istir, ama baskalari sizin yazdiginiz o biri-iki cumleyi o kadar dikkatle okumayabilir.. espri kaybolsun istemem..
Efem, ben Radikal'deki yaziya, ya da onun tespitlerine (en azindan tamamina) itiraz ediyor degilim.
Takdir buyurdugunuz uzere, hayli isabetli tespitler yapmis orada Handan hanim.
'Tesettur Risalesi'nin kendisinin cok yogun derecede tesetture ihtiyaci oldugunu dusundugumu bilvesile eklemek isterim.
KENDİNİ KİM GÖSTERMEK İSTER. KENDİNİ GÖRÜNÜR KILMAK İÇİN KİM GÜZELLİK REYONLARININ RAFLARINI AŞINDIRIR.
1)))Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın
HEP SEVDİKLERİMİZ Mİ BİZE BAKAR? YA SEVMEYENLERİN DELİCİ BAKIŞLARI
2)))Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve serîü't-teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır. Kur'ân'ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
HAMİLELİĞİ ÖNLEYEN İLAÇLARI İMAL EDEN MEDENİYET ACABA BU MADDEDEN KENDİNİ AZADEMİ BİLİYOR?
3))Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre, merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
EDEBİ ARKADAŞLARIN YOLDAŞLIĞI
4)))Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır.
HAYAT SADECE BU DÜNYADAN VE GENÇLİKTEN Mİ İBARET?
5)))Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
BU TESBİTE KİM HAYIR DİYEBİLİR.
6))))Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
AİLE İÇİ CİNSELLİĞİ ACABA BUNDAN DAHA GÜZEL NE AÇIKLAYABİLİR.
7)))İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir
EVLENMEYEN GENÇLERE SORUN BAKALIM NEDEN EVLİLİKLERDEN KAÇINIYORLAR. BEN SORDUM. YA ACABA EVLENDİĞİM KİŞİDE BENİM GİBİ ÇAPKINSA?? CEVABINI ALMIŞTIM
8))))Halbuki tesettürün ref'i, izdivacı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serseri ve asrî bir genç dahi refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının-aile hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan-en esaslı hasleti sadakattir, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz, başka kadınları da nikâh edebilir.
SICAK MELKETİN İNSANI İLE SOĞUK MEMLEKETİN İNSANLARI ARASINDA Kİ FARK. VE KADININ HASTALIĞI ZAMANINDA KADINA ALIŞAN ERKEĞİN ZEVK TATMİNİ İÇİN VASITA ARAMASI
9))))Memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilmez. Çünkü orada, düello gibi çok şiddetli vasıtalarla, açık saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa'daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıtas¨, ona nispeten memâlik-i harredir. Malûmdur ki, muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrik etmek ve iştahı açmak için açık saçıklık belki çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat seriütteessür ve hassas olan memâlik-i harredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemadiyen tehyiç edecek açık saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüp etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûp ise fuhşiyata da meyleder
ŞEHİRLİ İLE KÖYLÜ BİR OLUR MU???
10)))Şehirliler, köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde, bedevîlerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nispeten nazar-ı dikkati az celb eden, mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyice medar olmadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz Öyleyse onlara kıyas edilmez.
KADIN SADECE GÜZELLİKTEN Mİ İBARET
11))))Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli-tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.
MÜSLÜMAN AÇISINDAN AİLE HAYATI
12)))Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.
burda benim alıntılarım bitti. işte okumadığınız ama eleştirdiğiniz bediüzzaman böyle bir düşünce adamıdır. kendi toplumunu ve batıyı da iyi tanıyor. ve toplumun derdiyle dertlenip çareler arıyor. modernizmin dar kalıpları dışında kadının sadece güzellikten ibaret olmadığını gayet güzel açıklıyor. kadının anne ,ihtiyar bir nine, bir bacı ve kardeş olduğunu bize hatırlatıyor. kadını sadece gençliğinden ibaret gören kör medeniyetin gözlerine parmaklarını böyle sokarak hakikatı hatırlatıyor.
Aliser arkadastan baslamak uzere kisa kisa bir iki satir yazmak istiyorum: Bediuzzaman’in da elestirilecegini, ki elestirildigini elbette ki kabul ediyorum. Karsi oldugum, temelsiz iddialarin gercekmis gibi sunulmasi. Onlari de yukaridaki yorumlarimda belirttim. AK Parti’yi destekledigim konusuna gelince. Evet, mevcut yapi icinde AK Parti’yi destekliyorum. Nitekim Turkiye’nin her bolgesinde var olan, halkin her kesiminden destek bulan tek parti AK Parti’dir. Mevcut siyasi yapilar icinde Kurd sorununu gercekten cozebilecek parti olarak AK Parti’yi goruyorum. AK Parti’nin demokratiklesme konusunda yan cizmesini elestirdim, hala da elestiriyorum ama sorunlari cozecek baska bir yapi da goremiyorum. CHP, MHP, DSP, DTP ve digger kucuk partiler Turkiye’nin bircok bolgesinde yok, dolayisiyla sorunlari saglikli olarak cozmeleri mumkun gorunmuyor. Unutmayalim, Kurd sorununu salt Kurdlerin sorunu ve Basortusu sorununu da dindarlarin, Alevi vatandaslarimizin sorunlarini da salt onlarin sorunu olarak gormuyorum. Butun bu sorunlar hepimizin sorunudur. “Kurdler baslarinin caresine baksin” deyip Kurd sorunu gormeyen ile “Basortululer kendi sorunlariyla bogussunlar” deyip bu sorunu gormemezlikten gelenler ve Alevi vatandaslarin isteklerini gormemezlikten gelenler ayni hataya dusuyorlar. Dolayisiyla, AK Parti demokratiklesme surecini askiya alinirsa kendisi de derin devlet tarafindan askiya alinacak. Onun yerine ne CHP, ne MHP, ne DYP veya ANAP ne de DTP gecer… Onun yerine, ayni yapi icinden cikan daha ozgurlukcu bir yapi demokratiklesme surecini tamamlar diye inaniyorum. Klasik ve koru korune bir partici olmadigimi da belirteyim. CHP, MHP, DYP, ANAP, DTP’yi sorunlari cozemez partiler olarak gormem, onlarin hayat hakkini tanimamak olarak alinmamalidir. Ozellikle Kurd hareketinin siddetten demokratik surece kaymasi icin DTP’nin Meclis’e girmesini destekledim hala da orada varligina onem veriyorum.
Adem Medalloglu’na da bir iki eklemede bulunayim. Adem bey’in demogoji konusunda epey yetenekli oldugunu soyleyebilirim. Aciklama yaptigim konulari duymamazliktan gelerek, Bediuzzaman’in yazdigi bir kitapcigindan cimbizlama yaparak onu yanlis sunmaya calistigi en son yazdigi yorumdan anlasiliyor. Bediuzzaman’in sexist olmadigini ornekler vererek anlattim. Arti, Bediuzzaman’i tanimadigini, hicbir eserini okumadigini soyledigi halde, 6000 sayfalik eserlerini okumadan, medyada cikan kisitli ve kasitli bilgiyle Bediuzzaman’i elestirmekten de cekinmiyor. Bunu ciddiyete sigdiramiyorum. Yargilama hakkim yok ama, bu arkadasin birkac farkli isimle farkli yorumlar yaptigina, kisisel mesajima da farkli ismlerle mesajlar yazdigina dair kanaatim var. Anonim isim kullanmayi muzminlestiren (kroniklestiren) arkadaslara laf yetistirmem mumkun degil. Ali Sonmez Bey, sagolsun, gerekli izahati yapiyor.
Berfin arkadasin samimi elestirilerini anlayisla karsiliyorum. Ben koken olarak Kurd’um, Kurd sorununu ciddiye alirim ve bu sorunun demokratiklesmeyle, yani kisi hak ve ozgurluk sinirlarinin genisletilmesiyle cozulebilcegine inaniyorum. Bu tur sorunlarin suni olarak baskici Kemalist sistem tarafindan kangrenlestirildigini (basortusu ve diger sorunlar da dahil), bu sayede sistem uzerindeki varliklarini devam ettirdiklerine inaniyorum. Kurd’um ama Kurdcu, yani kafatasci, irkci degilim. Irklarin kardesligine inanirim. Insan haklarina saygili, insani merkeze koyan her irkin kardesligine inanirim. Bu konuda Kurd-Turk-Arap-Ermeni-Yahudi veya ismini sayamadigim butun irklar ayni cati altinda insanligin hayrina hareket edebileceklerine, etmeleri gerektigine inanirim. Biz Kurdler kiyamete kadar ugrassak, kendi basimiza sorunlarimizi cozemeyiz, cunku bu sorunlar bizim disimizda gelisiyor ve bazen ulusal ve uluslararasi aktorler tarafindan yonetiliyor. Uluslararasi boyutu olan bir sorunu Kurdlerin cozmesini gercekci goremiyorum. Bu konuda diger irktaki kardeslerin yardimina ihtiyac var, ozellikle bizim gibi zulum rejiminden nasibini alan Turklere...
Bediuzzaman’in Kurdler icin birsey yapmadigini iddia etmek Bediuzzaman’a haksizlik olduguna inaniyorum. Bediuzzaman’in 1900’un basinda Istanbul’a gitmesinin sebebi, Kurdlerin egitim sorununu devlete sunmak ve Kurdlerin yasadigi Kurdistan’da universiteler acma talebinde bulunmakti. Nitekim Abdulhamid Han’a hitaben yazdigi dilekceyi devlet yetkililerine verdi. Hasta Adam olan Osmanli’da ayak oyunlari had safhada oldugu icin (Ingiliz destekli Ittihat ve Terakki darbe pesindeydi, kargasa basini alip gitmisti vs) Bediuzzaman’in yazdigi dilekce Abdulhamid’e ulasmadi. 29-30 yaslarinda olan birisinin universite acmak hem de din ve fen bilimlerinin birlikte ogretilecegi, hem de Kurdce, Turkce ve Arapca egitim veren bir universite fikrini ortaya atan “deli” olmali diye onu once timarhaneye sonra da hapse attirdilar. Doktorun, “Eger bu deliyse dunyada akilli yoktur” manasindaki raporuyla serbest birakilir ama akabinden 31 Mart olayi patlak verir. Yatistirici rol almasina ragmen idamla yargilanir. Daha sonra Sultan Resat’a ayni istekte bulunur, Balkan’larda acilmasi dusunulen bir universite icin, “Balkanlardan cok Kurdistan’in buna daha cok muhtac oldugunu” soyleyerek Sultan Resat’tan universite destegi alir. Van’da temeli atilir ama 1. Dunya Savasi’nin patlak vermesi bu calismayi sekteye ugratir. Ardindan Cumhuriyet kurulur, Meclis’te Kurdistan’da universite kurma istegini tekrarlar. Meclisteki milletvekillerin cogunlugu tarafindan bu istegi kabul gorur. Ardindan cikan ic meseleler ve onun surgune gonderlmesiyle bu plani da sekteye ugrar. Demokrat Parti iktidari doneminde de ayni istegi tekrarlar ama DP’nin CHP’den korkmasi ve bu konuda adim atmamasi Bediuzzaman’i hayal kirikligina ugratir. Bugun bile en cok sikayetci oldugumuz egitim konusunda cozum uretmek icin bir omrunu geciren, Kurd genclerimizi egitmek icin bu kadar cirpinan bir insan icin, “Kurdler icin birsey yapmadi” demek haksizlik degil mi? Hedefledigi egitim kurumlari, universiteler kurulsaydi bugunku durumda olur muyduk? Butun baskilara, gozaltilara, hapis cezalarina ragmen Kurd-Turk kardesligini tesis eden bir kisiliktir Bediuzzaman. Talebelerinin cogunun Turk olmasi dogrudur cunku rejimin onde gelenleri onu Van’tan alip Trabzon uzerinden gemiyle Antalya’ya oradan Burdur’a, Isparta, Barla’ya surgune gonderdiler. Gayeleri onu tamamen etkisizlestirmekti. Ama gittigi yerlerde insan sevgisiyle karsilasti, etrafi yediden yetmise, her yastaki onu sevenlerle sarildi. Kastamonu’dayken oraya surgune gonderlen Kurdler de ona talebe oldu. Irk bakimindan Turk olup Kurdleri cok yanlis taniyan nice insanlarin gorusleri Bediuzzaman’la tanistiktan sonra degistigine tanik olmusumdur. Ayni sekilde Turkleri canavar olarak gorup Bediuzzaman’la tanistiktan sonra onlari kardes olarak goren Kurdleri de bilirim. Kisacasi, Bediuzzaman, rejimin irkci, fasist nesil yetistirme projesine engel oldu, Turk-Kurd kardesligini tesis etti. Bugun irkci kemalistlerin ve kemalist Kurdlerin Bediuzzaman’dan hazetmemelerinin kaynaginda bu vardir. Cunku yegane sermayesi, irkcilik hastaligiyla birbirine dusen insanlardir. Insanlarin faydasina calisan Kurd benim irkdasim ve kardesim oldugu gibi, ayni amac icin calisan Turk’u ve diger irklari da kardes olarak goruyorum. Ben buyum, ne oldugumu cesitli vesilelerle cesitli yazilarimda da belirttim. Bediuzzaman’in bu kardeslik baglarini kurma hizmeti olmasaydi, bugun salt irklarindan dolayi birbirini bogazlayan insanlar olsaydik daha mi iyi olurdu? Butun Turklerin, Kurd isadamlarini sadece Kurd olduklari icin boykota cagiran irkci, ulusalcilarlar gibi olmasi daha mi iyi? Birbirimizi sevmek varken birbirimizin mezarini kaziyan mezarcilar olmamiz daha mi iyi? Hayir. Bu konuda Bediuzzaman’a ne kadar tesekkur edilse azdir. Ama maalesef cogumuz onu ya hakkiyla tanimiyoruz veya tanimak istemiyoruz. Berfin kardesin, Bediuzzaman’in kitaplari konusunda soylediklerini kendi iradesine birakmak istiyorum. Eserlerini okuyup ondan sonra karar vermesini tavsiye ediyorum. Cunku kitaplari veya kisiligi anlatmak cok zor. Omrunde elma yemeyene elmanin tadini anlatmaktan daha zor... Ozgurluk mucadelesi izafidir, herkesin kendine gore bir tanimi vardir. Oraya girmek istemiyorum simdi...
Yorum yaz