Tulû Gümüştekin Fazla İyimser...
Türkiye için AB bir hedef değildir, yaşam biçimidir, çok uzun on yıllara yayılan bu yaşam biçimi, bizim toplumuzu oluşturur. Vazgeçmemiz için de bir neden yoktur.
TULû GÜMÜŞTEKİN
Gerek AB ülkelerinde, gerek Türkiye'deki gelişmeler, bizleri, demokrasi, bilgiye ulaşma ve özgürce tartışma ortamında birbirimizle nerede ise dakikası dakikasına tartışma platformuna taşıyor; çağdaş iletişim araçları sayesinde aldığımız her bilgiye anında tepki verebiliyoruz. Böylelikle hemfikir olmadığımız konularda, AB'deki kanaat önderleri ya da sadece fikir yürütenler ile aramızda giderek derinleşen, bazen tırmanan, çoğunlukla da gerginliğe yol açabilecek tartışmalar oluşabiliyor.
Jose Manuel Barroso, son ziyaretinde bunların nasıl aşılabileceğinin işaretlerini verdi, bir “uzlaşma” kültürünün oluşması sayesinde AB'nin varolabildiğini hatırlattı ve bizde gördüğü son derece sert çatışma ortamından, biraz da ürkmüş olarak ülkemizden ayrıldı.
Burada, klasik tavır, “Türkiye'de uzlaşma kültürü olmadığı zaten açık, kabahat bizde” diye dövünmek olur genellikle. Bunun üzerine gene birbirimizi suçlayıcı giderek bulması daha da zorlaşan görüşler buluruz, hiç bir şey bulamaz isek birbirimizin kafasına “Cumhuriyet” değerlerini atarız. Kimilerini de, şeri hukuk ile sorunlarını 1839 yılında halletmeyi başarmış bir toplumda yaşadığımızı unutarak, “şeriat gizli gücü” olarak görürüz. Türkiye toplumunun yetiştirdiği siyasi elitler bu tartışma ve kısır döngüye girince, diğer kanaat önderlerinin tutumu da bir noktadan sonra genel siyasi tartışmanın çerçevesinin ötesine çıkamıyor. Siyasi gündem, çağdışı söylentilerle dolu olunca, gerçekte gündeme oturması gereken hususlar bir anlamda unutulmaya itiliyor.
Kendi kendini bu denli anlamayan bir toplumun, AB'ye kendini anlatabilmesi, ya da AB'nin Türkiye'yi bizlerden daha iyi anlayabilecek analizler yapabilmesi olanaksız hale geliyor.
Bu son derece verimsiz ve kısır döngü, giderek daha kısır, daha tehlikeli yan etkiler yaratmaya başlıyor, AB içinde de varolan ve filizlenmek için kendisine mümbit alanlar arayan aşırı milliyetçilik, etnosantrizm, dallanıp budaklanmak için kendisine en uygun zemin olarak Türkiye'nin Avrupalı olup olmadığı tartışmasını hedef alıyor. AB'den gelen son derece itici ve yaralayıcı deklarasyonlar, Türkiye'de “zaten Avrupa da böyle düşünüyor” diye algılamak isteyen kesimlerin yeni direnç biçimleri geliştirmesini sağlıyor.
Bir an nefes alarak, bir durum muhakemesi yapıldığında, Türkiye'nin temel hedefinin Avrupalı olmak gibi anlamsız bir tanımlamaya sıkıştırılmasının ne kadar beyhude olduğu çok açık biçimde ortaya çıkıyor. Türkiye, Tek Pazar ile bütünleşmiş, tüm altyapısı, teknolojisi, ticari ve sınai ilişkileri, sosyal yapısı, askeri ittifakları, davranış ve algılama biçimleri, medyası, iş dünyası, akademik dünyası, hukuk üstyapısı ile zaten çok uzun zamandır batılı bir ülke. Karşılaştırılabilecek örnekler olarak İtalya, İspanya, Polonya gibi ülkeleri ele alabilirsiniz, ancak karşılaştırılması olanak dışı başka ülkeler de var, mesela Mısır, mesela İran...
TÜRKİYE AB'YE GİRMİŞTİR
Türkiye “Batı” ittifakının tüm uluslararası kurumlarına üye, uluslararası hukuk sistemine hem taraf, hem de ayrılmaz bir parça. Çektiği yabancı sermayenin ezici çoğunluğu AB ve ABD kökenli. Bugün bahis konusu olan, Türkiye'nin bu sistemin içinde özgün ve önemli bir yapıya sahip olan AB'ne üyeliğinin ne zaman ve hangi koşullarda gerçekleşeceği olgusu. Başka hiç bir şey değil... Türkiye'nin tam üye olmasını hiç istemeyen kesimin en büyük korkusu, Türkiye'nin bu gerçekleşmez ise, Batı sisteminden kopacağına inanmaları...
Belki bunları sıklıkla yazmamak gerekir, ancak artık yeri geldi, yazmakta fayda mülahaza ediyorum: Türkiye için Avrupa Birliği bir hedef değildir, bir yaşam biçimidir, çok uzun onyıllara yayılan bu yaşam biçimi, bizim toplumumuzu oluşturur, vazgeçmemiz için hiç bir neden de yoktur. Üyelik ise, her şeye ve her tür muhalefete rağmen, iyi yönetilir ise önümüzdeki beş yıl içinde gündeme gelecek ve gündemden bir daha inmeyecek bir olgudur. Bunları ne zaman tüm açıklığıyla görürsek, o zaman hedeflerimizi yıllarla değil aylarla hesaplamaya başlarız.
AB mi? İkinci Dünya Savaşı sonrasından Belçika Başbakanı'nın son derece çarpıcı bir tanımlamasını hatırlamakta yarar görüyorum. Avrupa'da artık sadece küçük ülkelerin kalmış olduğunu, ancak bazı küçük ülkelerin bunun farkında olmadıklarını söylemişti. Benzer bir paralellik Türkiye için de kurulabilir. Türkiye çoktan AB'ye girdi, ancak bazı AB ülkelerinin bunu farketmesi zaman alacak.
* CPS Danışmanlık Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı
18.04.2008



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz