Mehdi'nin Feryadı
“22 Mart 2008 günü meydana gelen olaylarda ben saat 10:30 da Yüksekova garajında minibüş muavinliği yapıyordum. Çıkan olaylar neticesinde bir grup güvenlik gücü bulunduğum garaja girdi. Ellerinde çöp ve kalaslar vardı. Orada bulunan herkese saldırdılar. Ben yukarıya Baran Oto Yıkamanın yukarısına doğru kaçmaya çalıştım. Tahminen 10 kışilik resmi giyimli polis coplar ve kalaslarla bana vurmaya başladılar. Aldığım darbeler sonucu kah yere düşüp kah kaçmaya çalışıyordum. Kaçma şansımın kalmadığını anladım. Son bir darbe ile yere yıkıldım. Tekrar kalkıp kaçmaya çalıştığımda tekrar vurmaya başladılar. Korkuluk demirlerinin içine beni sıkıştırıp tekrar dövdüler. Kendimden geçmiş ve bayılmıştım. Orada bulunan şoförler beni yazıhaneye almışlar. Orada kendime geldim. Ellerimi yüzümü yıkadılar. Sonra eve gönderdiler. Halen geceleri kâbus görmekteyim. Bazen ağzımdan ve burnumdan kan akıyor.”
M.K . ( Mehdi Kurt ) kimdir .? Mehdi 16 yaşında Hakkari doğumlu. 22 Mart 2008 de Devlet güçleri Mehdi’yi öldüresiye dövdüler. Güçleri çocuklara yeten devlet güçlerinin saldırısını söyle anlatıyor. Kendi ağzından:
Mehdi KURT (Hakkâri 1992 doğumlu, öğrenci)
Beyanında: “22 Mart 2008 günü meydana gelen olaylarda ben saat 10:30 da Yüksekova garajında minibüş muavinliği yapıyordum. Çıkan olaylar neticesinde bir grup güvenlik gücü bulunduğum garaja girdi. Ellerinde çöp ve kalaslar vardı. Orada bulunan herkese saldırdılar. Ben yukarıya Baran Oto Yıkamanın yukarısına doğru kaçmaya çalıştım. Tahminen 10 kışilik resmi giyimli polis coplar ve kalaslarla bana vurmaya başladılar. Aldığım darbeler sonucu kah yere düşüp kah kaçmaya çalışıyordum. Kaçma şansımın kalmadığını anladım. Son bir darbe ile yere yıkıldım. Tekrar kalkıp kaçmaya çalıştığımda tekrar vurmaya başladılar. Korkuluk demirlerinin içine beni sıkıştırıp tekrar dövdüler. Kendimden geçmiş ve bayılmıştım. Orada bulunan şoförler beni yazıhaneye almışlar. Orada kendime geldim. Ellerimi yüzümü yıkadılar. Sonra eve gönderdiler. Halen geceleri kâbus görmekteyim. Bazen ağzımdan ve burnumdan kan akıyor.”
Şimdi bu çocuğumuz yardım bekliyor. Yine bana ulaşan Maili size sunuyorum. Umuyorum yardımlarınızı esirgemiyeceksiniz. Belki aklınızdan çıkmıştır diye 22.Mart 2008 de Van da Mehdi’nin Polisler tarafındannasıl dövüldüğüne dair Fotorafları gönderiyorum. Bu Maili her devrimci, demokrat, Yurtsever insanlarımıza ulaştırmanızı umuyor ve bana gelen Maili sunuyorum
Merhabalar
İHD VAN Şubesi
Mehdi KURT içın İHD VAN Şubesi olarak Avukatlarımız Av.Dinçel ASLAN (tlf:05335024554)
Av. Bedia ÖZGÖKÇE ERTAN (tlf:05428952282) vekil tayın edilmiştir.Ayrıca Ekonomik katkı sunma isteminiz aile'ye iletilmiş ve aileden Mehdi KURT adına hesap açılması istenmiş ve ailenin ekonomik durumu son derece kötü olduğu da anlaşılmış.
Baba Esat KURT Nörolojik hastalığı öldüğü raporu da görülmüştür.
Aile Mehdi KURT adına Türkiye iş bankası Van şubesinde biri euro diğeri tl olmak üzere iki hesap açılmıştır.
EUR:193386778-89000331689
TL:193386778 Türkiye iş bankası Van şubesi.
Yardımlarınız bu aile içın çok önemli olacaktır.
selamlar
İHD VAN ŞUBEŞİ
Cahit BOZBAY Şube Bşk.



Yorumlar (2 gönderildi):
Benim de kolum kanadım kırıldı!
Nehrevan köyündeydim. Menderes hükümeti döneminde her muhtarlığa gönderilen birer öğretmen sayesinde birkaç kelime Türkçe biliyordum. Köylere gönderilen her takibat bizim için hayatın ölüme dönüşmesiydi.
Yine bugünlerden biriydi. Amcam Cindi Irak’tan kaçak olarak, 3-5 ceket getirmişti. Bir işinden dolayı başka bir köye gitmiş, ceketleri de bizde kalmıştı. Takibat geldiği haberi üzerine babam onları bir telisin içerisinde elime sıkıştırdı ve acele bir şekilde onu dere yakınlarındaki bir yere gizlememi istedi. Bir iple bağlayıp sırtıma aldım ve aşağıya doğru arkama bakmadan koşarak indim. Takibat, köyün yukarısından geliyordu. Ben aşağı inerken başçavuş beni görmüş olacak. Ben ceketleri ağaçların arasına, otların içerisine gizledikten sonra, bir askerin sesiyle irkildim. Beni yanına çağırıyordu.
Acele bir şekilde çevrede biraz kuru odun aldım kucaklayıp, ona doğru gittim. Buralara ne sakladığımı ısrarla soruyordu. Ben de bildiğim birkaç kısa kelimeyle, cevap vermeye çalışıyordum.
Bani alıp komutanın yanına gütürdü. Komutanın, benim aşağıya bir şeyler gütürdüğümü söylediğini tahmin ediyordum. Tek tük Türkçe bilen birinin yardımıyla beni konuşturmaya çalışıyordu. Ben de odun toplamaya gittiğimi söylüyordum. Ana avrat küfürlerle, benim elimde bir şeyler olduğunu, kendisinin gördüğünü, zaman geçirmeden beni konuşturmalarını söylüyordu. Askerlerden biri, ayaklarımın üstüne bir ayağını bıraktı ve bana var gücüyle bir tokat indirdi, ben yerlere yuvarlandım. Hayır adeta uçtum. Havaya yükselip, düşmenin verdiği acıyı henüz bile sırtımda hissediyorum. Sekiz yaşında bir çocuk nasıl acı çekerse, ben de öyle acı çektim. Hayır acıyla bütünleştim. Acının kendisi olmuştum.
Ondan sonra, linç edercesine bana vurmaya başladılar.
Babam bani sahiplenmedi, seccadesine kapandı ve benim yakalanmamam için Allah’a yalvarıyordu. Hatta, yakalanmamam durumunda bir koyunu kurbanlık vereceğine dair Allah’a söz veriyordu. Seccade onun sığınağı olmuştu. Köylülerden biri dayanmadı ve küçük bir çocuğa bunca dayak atılmasının insanlığa sığmadığını birkaç Türkçe kelimeyle ifade etmeye başladı. Bana tokat vuran asker, yay gibi gerilerek onun göğsüne postalıyla bir tekme indirdi. Köylü, küllükten aşağıya doğru yuvarlandı. Ondan sonra da, hiçbir köylü beni savunma cesaretini gösteremedi. Meydanın alt kısmında küllük olarak kullanılan yerden yuvarlanan köylünün ne olduğunu kimse sormadı. Ondan bir daha ses çıkmadı. Sessizliğe karıştı.
Komutanın emriyle beni dere kenarına götürdüler. Sakladıklarımın yakalanmaması için, Allah’a yalvarıyordum. Aslında saklamamıştım, daha uzaktan bile rahatlıkla görünüyorlardı. Allah onların gözlerini kör etti. Görmediler. Yanından geçtik yine görmediler.
Komutan benim sırtımda bir şeyleri buralara kadar getirdiğimi ısrarla söylüyordu. Silah ve cephaneyi dereye attığımı söylemesi üzerine, askerler bana attıkları dayağın şiddetini artırdılar. Komutanın emriyle uzun bir ağaç kesildi ve onunla derenin içini kontrol ediyorlardı. Askerlerden birinin, komutana akıntının fazla olduğunu ve suyun taşları bile sürüklediğini söylemesi üzerine, deredeki aramayı durdular ve bana yeniden hiddetle dönüş yaptılar.
Ayaklarıma bir palaska bağladılar ve kestikleri ağacı onun arasından geçirdiler. İnce yaş bir sopayla çıplak ayaklarıma vurdular. Ben var gücümle bağırıyordum. Bağırmaların arasında bayılmışım. Bana döktükleri suyla ayıldıktan sonra, köylülerden birine beni konuşturması için talimat verdiklerini gördüm.
Köylü kulağıma eğilerek, var gücümle bağırmamı ve sakladıklarımın yerini söylememi söyledi. Komutana da ‘benim ağaç toplamaya indiğimi’ söylediğimi, söyledi. Komutan daha fazla hiddetlendi ve falakayı en yoğun bir seviyeye çıkarmalarını istedi. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum, acıların içinde yeniden bayıldım. Komutan artık benden ümidi kesmişti. Zira dökülen suya rağmen kendimde değildim. Beni köy odasına aldılar. Komutana döşekler kurulmuş, kuzular kesilmişti. Beni konuşturamadıkları için, komutan kendisine küfürler etmeye başladı. Ve kendisinin gözleriyle gördüğü bir olayı bu kadar küçük çocuğun inkar etmesini hazmedemiyordu. “Bunların küçükleri böyle ise, peşine düştüğümüz kaçakları nasıl olur” diyordu. Peşine düştükleri Ehmedi Mıste, yine böyle bir komutandan dolayı dağa çıkmıştı. Ehmet, yoklama zamanının geldiğini bilmiyordu. Köye devriye gelince ne olduğunu bilmediği için dağlara sığınmıştı. Aslında o zamanlarda, takibatın geldiğini duyan her kes dağlara sığınırdı. Biz bile, çalıların altına saklanıyorduk.
Komutan Ehmed’i soruyor, onlar da olmadığını söylemeleri üzerine askerlere karısını getirin diyor. Ehmet, çevre dağlardan olayı izliyor. Karısının meydana getirildiğini görünce dağdan aşağıya iniyor ve “ben geldim, karımı bırakın” diyor.
Komutan bu duruma çok kızıyor ve Ehmed’i bağlatıyor. Daha sonra karısını soyuyorlar. Ehmed’in feryatları ve köylülerin gözleri önünde kadına tecavüz ediyorlar. Ardından Ehmed’i bağlı halde yoklamaya götürüyorlar. Ehmed, yoklamadan sonra serbest bırakılıyor. Ehmed dil bilmez, yol bilmez. Belki mahkemenin ismini bile duymamıştır. Hakkını arayamaz. Ve bir fırsatını bulup, takibatta olan komutan ile askerleri vurduktan sonra dağa kaçar. Her yıl onlarca takibat onu yakalamak amacıyla, köye gelirlerdi. Bu gelen takibat da onu aramak maksadıyla gelmişti. Cindi amca, Irak’tan kaçak olarak getirdiği birkaç parça ceketini bizim evde bırakınca onları kaçırmak bana düşmüştü.
Uzun bir zamandı bu sahneleri unutmuştum. Belki de yaşlılığın verdiği yorgunluğun neticesiydi bu. Ancak Hakkari’deki çocuğun kolunun kırılması olayını gördüğümde, çocukluk dönemimdeki olayımı gözlerim yaş dolarak yeniden hatırladım. Geçmişte ben çocuktum, bugün de o çocuk. Çocukluğumda bana en ağır işkenceleri reva görenler, bugün kameralar karşısında aynı misyonu ifade ediyordu. Ormanlarda, dağlarda, mahzenlerde, mağaralarda, zindanlarda ve nehir kenarlarında yıllardan beridir devam eden işkence sokaklara, kameraların karşısına taşınmıştı.
Nasıl bir duyguydu bu? Hangi ruh böyle bir eylemi kabullenebilirdi? Nasıl bir kin ve öfkenin neticesiydi? Tüylerimi diken diken eden bu eylemi, kimler onayladı? Kimler bu sokak linçlerini destekledi veya onayladı. Tarih onları nasıl af edecek?
Selam ile.
Yorum yaz