Sayın Türkeş'e Cevap
Düzeyli olduğu sürece her eleştirinin geliştirici bir özelliğe sahip olabileceği anlayışından hareket eden Nasname, eleştirel bakışı kalıcı kılma amacına uygun olarak söz konusu eleştirileri yayınlar. Her eleştiriyi, kendimizi tekrar gözden geçirmek, eksikliklerimizi gidermek..
Sayın Türkeş,
Düzeyli olduğu sürece her eleştirinin geliştirici bir özelliğe sahip olabileceği anlayışından hareket eden Nasname, eleştirel bakışı kalıcı kılma amacına uygun olarak söz konusu eleştirileri yayınlar. Her eleştiriyi, kendimizi tekrar gözden geçirmek, eksikliklerimizi gidermek, varsa yanlışımızı düzeltmek için bir fırsat olarak görüyoruz. Eleştiri, yanlış anlamadan kaynaklanıyorsa dahi öncelikle eksikliği kendimizde arayıp, daha anlaşılır bir ifade/dil kulanmalıyız’dan hareketle yeniden yazma ihtiyacı duyarız.
Bu anlayış çerçevesinde, Sayın Mehmet N.Türkeş’in Nasname’ye yönelik eleştirel yazısını, “Türkeş'den Ciddi Bir Eleştiri” başlığıyla yayınladık. Eleştiriye konu olan, “ÖZGÜR BİREYLERİN TARİHSEL MİSYONU” başlıklı yazımız, Nasname’de mevcuttur. Okuyucular, hem eleştiriyi hem de eleştiriye hedef olan yazıyı karşılaştırarak eleştirinin haklılığı/haksızlığı konusunda bir yargıya varma olanağına da sahiptirler. Yanlış anlaşıldığımızı düşündüğümüz için tekrar bir açıklama yapma gereği duyuyoruz…
Eleştirileri iki ayrı başlıkta veriyor ve cevaplıyoruz:
Sayın Türkeş; “ben sizden en azından Alfred J. Ayer türü bir eleştiri beklerdim. Ancak, tüm bunlarda bence unuttuğunuz bir nokta var, oda bu kullandığınız kavramların girişte sizin de sözünü ettiğiniz gibi batılı zihnin ürünü kavramlar olması.” diyor.
Anlaşılan Sayın Türkeş, “batılı zihnin ürünü” dediği kavramlardan duyduğu rahatsızlığı bizim de duyduğumuzu ve aynı anlamı yüklediğimizi sanmış. Yazımızda geçen, “batıdan ödünç aldığımız kavramlar” dan kastımız, ülkemizde egemen olan düşünce yapısına yönelik bir eleştiridir. Buradaki eleştiri, demokrasi, özgürlük gibi evrensel kavramlara yönelik değildir. Bu kavramları biçimsel olarak algılamamıza, kavramların ortaya çıktığı tarihsel/toplumsal koşulların yeteri kadar sorgulanmamasına, toplumsal ve düşünsel dönüşümler yaşamadan sadece bu dönüşümlerin yarattığı kavramları alıp kullanmamıza yöneliktir. Ayrıca, söz konusu evrensel kavramların belli bir coğrafya, bölge, kıta ülke, kültür ile sınırlandırmadığımızı, sadece birilerine ait görmediğimizi de “evrensel” nitelemesiyle zaten ortaya koymuşuz. Keza; hem bilimsel, teknolojik hem de felsefi-düşünsel alandaki gelişmelerin yaşanmasında ve bu güne gelmesinde insanlığın ortak katkısı olduğu yadsınamaz.
Bilgi birikiminin belli dönemlerde belli bir bölgede yoğunlaşması (şu an Avrupa’da yoğunlaşması gibi) ve belli dönemlerde bazı toplumların daha çok katkı yapmış olması, onun evrensel özelliğini, dolayısıyla insanlığın ortak birikimi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu ortak birikime her toplum bir şeyler katarak başka bir toplumda ortaya çıkmasına katkı yapmıştır. Tıpkı bu ortak birikimin, Antik Yunan tarafından, Mezopotamya’dan alınıp bir şeyler katılması; Nesturios vasıtasıyla Ortadoğu’ya gelmesi ve İslam düşünürlerini etkilemesi; İslam düşünürlerinin katkısı ve Avrupa ile tanışmasındaki rolleri gibi….
Özgürlük, demokrasi, eşitlik gibi kavramlara evrensellik yüklememizin nedeni de, söz konusu ortak birikimin ürünleri olmalarından dolayıdır. Bu kavramlara, “batılı zihnin ürünü” deyip olumsuz bir anlam yüklemiyoruz Sayın Türkeş gibi. Biz, “Ödünç alma” derken, kavramların tarihsel/toplumsal koşullarından koparılıp soyutlanması ve biçimsel olarak algılanmasına yönelik bir eleştiri yapıyoruz.
Bu arada Sayın Türkeş’in eleştiri yazısında yer alan bir çelişkiyi hatırlatma gereği de duyuyoruz. Sayın Türkeş, evrensel kavramları “batılı zihnin ürünü” diye eleştirirken, bizden batılı bir düşünür olan “Alfred J. Ayer” türü bir eleştiri beklediğini de söyleyebiliyor.
Sayın Türkeş, “ÖZGÜR BİREYLERİN TARİHSEL MİSYONU adlı manifestonuzu okudum açıkçası hal kırıklığına uğradım daha derinlikli bir ön yazı hayal etmiştim ama karşıma naif bir ateizm çıktı doğrusu Ockhamlı William dan yola çıkarak ateizme yol bulmanız oldukça şaşırttı beni.”diyor
Sayın Türkeş’in, yazımıza dair “naif” ve “derinlikten uzak” nitelemelerine gelince….
Bizler en başından başlıyoruz. Önce özgür bireyin ortaya çıkması gerektiğine inanıyoruz. Sloganik, klişeleşmiş, klasik örgüt/örgütçülük anlayışının aşılması gerekir diye düşünüyoruz. Eğer, bu anlayışımızı özetliyorsa “naif” olmaktan rahatsızlık duymayız. Ama yazımızdan “naif bir ateizm” sonucunun çıkarılmasının da aşırı bir zorlamayı gerektirdiğini düşünüyoruz. Dikkatlice okunduğunda yazılanlardan böyle bir sonuca varılamayacağını, olsa olsa niyet okuma ile bu sonucun çıkarılabileceğini söylüyoruz.
Biz Nasname olarak kimsenin niyetini sorgulamadığımız gibi, Sayın Türkeş’in de niyetini sorgulamıyoruz. Sadece yazdıkları bir veridir ve bu veri üzerine değerlendirme yapıyoruz. Aynı şeyi kendisinin de yapmasını, yazdıklarımız üzerine eleştiriyle yetinmesini, yazının ötesinde niyet sorgulaması yapmasının haksızlık olduğunu söylememiz, kendisine yapılmış bir haksızlık olmasa gerek.
Yazı bütün olarak incelendiğinde, düşüncenin kalıplardan sıyrılıp özgürleşmesi, egemen, geçerli ve sorgulanamaz “doğruların” akıl süzgecinden geçirilmesi, bireyin özgürce düşünebilmesi ve bu düşüncesini hayata geçirebilmesinin önemine vurgu yapıldığı fark edilir. Özgür bireyin ortaya çıkmasının, Rönesans-reform-aydınlanma-demokrasi süreciyle olan ilişkisi verilmeye çalışılmış, bunun başarılmasında tümeller tartışmasının anlamlı katkısına dikkat çekilmiştir. Teknik açıdan gelişmişliğe karşın (ki bu tekniğin iç dinamiklerle gelişmediği, ithal olduğu ve bu yönüyle de gereken olumlu katkıyı yapamadığı da belirtilmiş) düşünsel açıdan hala Ortaçağı yaşadığımız ifade edilmiştir.
Düşünsel açıdan Ortaçağı yaşadığımıza kanıt olarak da, somut, ideolojik ve sorgulanamaz üç kutsal örneği verilmiş yazıda. Bu üç kutsalın kimler olduğu da, yazının orijinalinden alıntı yaparak tekrar veriyoruz: “Bireyin bir değer olmaktan çıktığı, “ulu önder”, “halk önderi”, “rehber” gibi gerçeklikten soyutlanmış kavramlara kurban edildiği günümüzde, karşıtların farklı kulvarlardan aynı anlayışa hizmet ettiklerini görüyoruz.”
Bu üç kutsalı eleştirmenin, sorgulamanın, “yargılanma, tehdit, hatta öldürülme” ile sonuçlanabileceği gerçek değil mi? Bizdeki bu egemen anlayış ile GALILEI’yi engizisyonda yargılayan ve BRUNO’yu Campo di Fiora meydanında yakan anlayış arasında bir fark var mıdır? Bu çerçevede bakıldığında, “düşünsel ortaçağı yaşıyoruz” dememizin eleştiri konusu olması haksızlık değil mi? Bu eleştirileri bir din eleştirisine indirgeyip “naif ateizm” olarak değerlendirmenin haklı bir açıklaması olabilir mi?
Yazıda her inancın kendini özgürce yaşaması savunulurken, inançların politik alana taşınmaması, egemenlerin halk üzerinde kurduğu baskıya araç olmaması (Türkiye’de devletin inançlardan yararlanmasında olduğu gibi) gerektiğine vurgu yapılması, laikliğin evrensel tanımına uygun bir yaklaşım iken, bunu din düşmanlığı şeklinde yorumlamanın mantıklı bir açıklaması olabilir mi?
Yanlış anlamaları gidermek, niyet okumalara ve bu tür okumaların yaratacağı yapay tartışmalara girmemek için tekrarlıyoruz…
Nasname: Özgür Bireyler Topluluğu’dur. Bu topluluk, farklı dünya görüşüne sahip insanların ortak bir amaç için bir arada olabileceğini savunur. Kürd halkının, kendi kaderini tayin etme hakkının savunulmasını da ortak paydamız görür. İslamcı-Liberal-Komünist-Milliyetçi olmanın, bu hakkı savunmaya, ulusal soruna öncelik tanımaya ve bu amaçla birlikte hareket etmeye engel olmadığına inanıyoruz.
Birlikteliğimizin genel çerçevesini oluşturan da, her hangi bir anlayışın baskın ideolojisi değil, demokrasinin evrensel ilke ve kurallarıdır. Bunun dışında Nasname’ye bir misyon yüklemenin yanlış, eksik anlamalardan ya da niyet okuma ve önyargılı yaklaşımlardan kaynaklandığını/kaynaklanacağını düşünüyoruz…
NASNAME



Yorumlar (5 gönderildi):
Nasname çalışanlarına başarılar
selamlar
Recep KORKMAZ
Karl marks ın teorik öngörüleriyle gündeme gelen 1917 EKİM Devrimi ile yaşam alanı bulan üreten bizsek yönetende biz olacağız sloganıyla emekçi sınıflarda sosyalizm ateşinin yanmasına neden olan Proleterya 1990’lı yıllara kadar değişik ülkelerde sosyalist mücadele yürüten insanların bir anlamda ahlaki kimliği olmuştu. Sosyalizm ve devrim mücadelesinin olmazsa olmazı olan bu özne proleter bir kimlik ve ahlaktı.
GORBACOV adlı sovyetlerin en üst tepesine kadar sızan işbirlikci ajan sayesindede Proleterya kavramı hakkın rahmetine kavuşmuştur: Dünya halkları bir süre proleteryanın aut olmasının şaşkınlığını yaşamış ve yerine neyin ikame edileceğini merak eder olmuştur. ABD öncülüğünde küresel anlamda yürütülen globalizm mücadelesi bu merakı gidermiş ve SEFİLtorya dünya haklarına hediye edilmiştir.
Peki isterseniz bu SEFİLtorya yı biraz yakından tanıyalım. Nedir ne değildir ne menem bişeydir......
SEFİLtorya dünya halklarının kardeşliğine inanmaz bireysel kurtuluş mücadeleleriyle herkesin poposunu kurtaracağı inancıyla yaşar. SEFİLtorya batının İSA mesih ve vatikan merkezli bir yapıdan ibaret olduğunu unutur ve onların bize dayattığı ılımlı islam ülke modelini batıyla uyum olarak algılar. SEFİLtorya Filistin’de kan ve zulüm olarak kendini ifade eden ve bölgedeki milyonlarca müslümanın ölemesine neden olan BOB adlı amerikan israel ortak yapımı vahşet seneryosunda eşbaşkan olduğunu söleyen RTE yi inanclarından ötürü mağdur olan başbakan olarak görür. SEFİLtorya son 25 yılında TC nin en sadık ve kadrolu elemanı olduğu ortaya Çıkmasına rağmen İMRALI’daki hazret için biji biji diye slogan atmayı sürdürür. SEFİLtorya futbol maçlarında kale arkası trübünlerinde oturanları coşturacak derecede ajitasyon yeteneği olan Recep Tayyip Erdoğan’ın şiirli ve beraber yürüdük biz bu yollarda şarkısıyla kendinen geçer. SEFİLtorya sendikasız örgütsüz ve sınıf partisi olmadan her türlü hakkın egemenlerden alınabileceğini düşünürr.
SEFİLtorya binlerce kişinin sosyal güvencesiz calıştırıldığı her türlü kamu malının sömürgecilere peşkeş cekildiği binlerce işssizin olduğu ülkede hala laiklik denilen bir nevi tarikat üzerinden sığ politika yürüten CHP ve onu lideri Deniz Baykal ı solcu zanneder. SEFİLtorya, Ergenokon’cu yapıyla kılcal damar ilişkisi bulunan sağ sendikalarla hak arama mücadesi yürüttünü zanneder. SEFİLtorya temiz toplum hayalinin Marmaris’te yaşayan ülkenin acı ve gözyaşlarına boğulmasının biricik ve yegane suclusu Kenan Evren’in yargılanmadan gerçekleşmiyeceğini idrak edemez. SEFİLtorya Berlin Duvarı’nın yıkıldığı gün sevincinden göbek atan fakat yıllar geçtikçe yıkılan duvarın altında kendisinin kaldığını analiz etme yeteneğinden yoksun olan bir canlı türüdür. SEFİLTORYA!
SEFİLtorya, milli görüşcülerin izni olmadan Mescit önünde bir dilencinin dahi para toplama şansı olmadığını bilmesine rağmen, başta Almanya ve diğer ülkelerde dolandırılan gurbetcilerin akıbetinden Recep Tayyip Erdoğan’ı muaf tutmaya calışır. AKP’nin hangi parayla kurulduğunu sorgulamaz. SEFİLtorya, bugüne kadarki tüm politikalarını batı düşmanlığı ve milli kaynakların israfı söylemi üzerine kuran Erbakan ve taifesinin donlarına kadar İtalyan menşeli Versace marka giyinmelerini sorgulamaz. SEFİLtorya, herkes üç cocuk yapsın diyen başbakanlarına bizim cocuklarımızı da yurt dışında okuma bursu verecek işadamlarınıda garanti ediyormusunuz diye soru sormaz. SEFİLtorya, vatan, bayrak ve çakıltaşı diyerek nutuk atıp ailecek trilyonları iç eden eski başbakanları Tansu Çiller’in şu an sesinin niye cıkmadığını düşünmez.
SEFİLtorya, tekerleği icad eden insanın Oxford eğitimi almadığını bilmez...Cehaletini örtbas etmek için Urfa da Oxford vardı da biz gitmedik mi diye demogoji yapar. SEFİLTORYA, Cumhuriyeti’nde sanatçılar eğitim kurumlarından değil, sokaklardan yarışmalarla toplanır. Aydınları korkak ve pısırıktır. Ülkenin sosyal ve ekonomik sorunlarıyla ilgili söz seylemekte sosyal perişan magazin dünyasının insanlarına kalmıştır. Ulu manitu sonumuzu iyi etsinnnn....!!!!
Yorum yaz