Yalçınkaya Aracı…
İddianame Doğan Grubu, Genelkurmay ve TÜSİAD Ürünüdür Nasname Yazarı-Amerika cevdet@cevdet.net Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya, “koç”un delici boynuzlarını ve “doğan”ın yırtıcı gagasını takıp ortalığı toz dumana çevirenler var. Dün...
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya, “koç”un delici boynuzlarını ve “doğan”ın yırtıcı gagasını takıp ortalığı toz dumana çevirenler var. Dün (Kasım 2007) Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP), “Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelmek”le suçlayarak 121 sayfalık; bugün (Mart 2008) Adalet ve Kalkınma Partisi’nı (AK Parti) “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline gelmek”le suçlayarak 162 sayfalık iddianameyle temelli kapatmak için Anayasa Mahkemesi'ne dava açtırdılar. Birincisi Kürd Sorunu ile diğeri de Başörtüsü Sorunu ile anılan iki parti…
Derin devletin, Kürd Sorunu ve Başörtüsü Sorunu’nu kullanarak ortamı germe, oluşturduğu kaotik ortam sayesinde iktidarını kuvvetlendirerek devam ettirme ve yandaşlarını daha çok mal sahibi yapma ve önemli mevkilere getirme yöntemini hatırlarsak, Yalçınkaya’nin derin devletle aynı paralelde hareket ettiğini kolaylıkla görebiliriz. Ergenekon Çetesi ve silahlı terör örgütlerini kullanarak umduğunu bulamayan derin devlet, bütün umudunu çivisi çıkmış Adalet Sistemi’ne ve Vural Savaş gibi kullanılmaya elverişli Abdurrahman Yalçınkaya’ya bağlamış durumda.
Derin devletle irtibatlı olanlar dahil herkes DTP’nin “Devletin bağımsızlığı ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ve AK Parti’nın “Laiklik ilkesi” ile bir sorunu olmadığını çok iyi bilir… Yalçınkaya’nin sıraladığı gerekçelerin hiçbir geçerliliği ve temeli olmadığını kendisi de biliyordur. Hatta Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu İddianame’yi daha önce dikkatlice okuma fırsatı olsaydı, eminimki birçok saçma sapan, acemice ve ahmakça iddiayı çıkarırdı. “Okuma fırsatı olsaydı” diyorum çünkü sözkonusu iddianamenin başkası tarafından kaleme alınıp onun masasına konduğuna inanıyorum.
İddianamedeki din karşıtı ve faşist ifadeler ve bozuk Türkçe 27 Nisan 2007 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nin internet sayfasına konan korsan bildiriyi andırıyor. Demek iddianamede *bleep*acı bazı üst düzey askerlerin katkısı var. Genelkurmay’daki bazı üst düzey askerlerin davayla yakından ilgilendiği gerçeği, başlatılan sınır ötesi operasyonundan da anlaşılabilir. CHP ve MHP’nin sorduğu “Askerler operasyonu neden kısa kesti?” sorusunun cevabı da konumuzla yakından ilgilidir. Kapatma davasının öncelikli amacı ortamı karıştırmak olduğuna göre (malum, karışık ortamda inisiyatif hep *bleep*acı askerlerin kontrolüne geçer) operasyon devam ederken aynı amaç için (yani kaotik ortam oluşturarak Türkiye’nin demokratikleşmesini engellemek için) acilan davaya gerek yoktu. Zaten bir haftadan fazla süren operasyondan beklenen “Türkiye’de iç karışıklık için Kürd-Türk çatışmasını çıkartma” hedefine ulaşılamadığı için operasyona son verildi. Sözkonusu “iç karışıklık” için Irak Kürdistan Yönetimi’nin hedef alınması planlanmıştı ama AK Parti Hükümeti ve ABD Yönetimi böyle bir çılgınlığa müsade etmedi. Sınır ötesi operasyonun sona erdirilmesinden hemen sonra kapatma davasının açılması bu iddiamızı güçlendiriyor.
İddianamedeki başörtüsü ve bazı siyasetçilerin konuşmalarıla ilgili (buna Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök’ün mubtelası oldukları içki konusunu da ilave edebiliriz) hemen hemen bütün ifadelerin Aydın Doğan Medyası’ndan olduğu gibi alındığını, son bir sene içinde sözkonusu medyada çıkan provokatif ve asparagas haberleri takip edenler bilir. Daha da önemlisi, Başbakan Erdoğan’in Doğan Grubu’na yönelik sarfettiği, “Bunların derdi laiklik değil menfaat hesabı. Bunlar köşeye sıkıştırma metotları. Tehditle bizden bir şey alamazsınız. Bunların istediği düzen demokrasi değil diktatöryal düzen” ifadeleri de olduğu gibi iddianamede yer alıyor! Bu ifadeleri ancak Başbakan’in hedef aldığı kişiler İddianame’ye koyabilir. Bu ifadeleri İddianame’ye koymak için Abdurrahman Yalçınkaya’nın ya çok acemi, ya Aydın Doğan’in kiralık bir tetikçisi, ya da Doğan Grubu tarafından gizli ve gayri ahlaki bazı kamera görüntüleri veya başka dosyalarla tehdit edilmiş olması gerekir. İlhan Selçuk’un Cumhuriyet’teki köşesinden Yalçındağı tehdit ettiğini biliyoruz ama Doğan Grubu’nun tehditlerine şahsen rastlamış değilim. Demek iddianamede katkısı olan ikinci “mihrak” Aydın Doğan Medyası’dır. İddianamede emeği geçen ekibin içinde, kapatma davasından sonra etekleri zil çalan Ertuğrul Özkok, Oktay Ekşi, Bekir Coşkun gibi zevatın olması ihtimal dahilindedir.
“Biz Soyulmaktan Bıktık, Onlar Soymaya Doymadı” başlıklı yazıda (6 Haziran 2007, Nasname) şunları yazmıştım: “Sokaklarda ‘Türkiye laiktir, laik kalacak!’ gibi sloganları duyunca tüylerim diken diken olur, çünkü bunun gibi sloganlar bana 28 Şubat sürecini hatırlatır. 28 Şubat süreci de 55 milyar dolarlık soygunu... Bu sloganlar, kervanı soymaya gelen soyguncuların haykırışlarını, bağrışmalarını, naralarını, çığlıklarını andırır. 28 Şubat’ın fakir millete maliyetini az-çok bildiğim için ‘Cumhuriyet (Halk Partisi) Mitingleri’ndeki sloganlar da beni hayalen 28 Şubat sürecine götürdü.”
“Sadece insanların değil, kebapçıların bile laik-anti laik diye fişlendiği bir süreçten bahsediyorum. Ardından içi boşaltılan bankalar, devletin sırtına vurulan elli milyar doların üzerindeki borç… Mesut Yılmaz ve Ecevit Hükümetleri, IMF’den bir milyar dolar borç alabilmek için aylarca dil döker, dilencilik yapardı. Çoğu kez bir kuruş bile alamazdı. Oysa 28 Şubat’cıların, devletin 55 milyar dolarını hortumlamak için birkaç mum yakıp söndürmeleri, Ali Kalkancı, Fadime Şahin gibi birkaç aktör kiralamaları yetmişti. Tabi, birkaç tane de ‘Türkiye laiktir, laik kalacak!’ sloganı.”
“Son günlerde, 28 Şubat’ta devleti soyan Kırk Haramiler’in çığlıklarını duyuyorum… Gür bir sesle, ‘Türkiye laiktir, laik kalacak!’ diye bağırıyorlar. Rüyalarıma giriyorlar. Tedirginliğim had safhada. ‘Eyvah, bizi gene soyacak bu haramiler…’ diye sayıklıyorum. ‘Türkiye laiktir, laik kalacak!’ sloganları rüyama giriyor, haykırarak fırlıyorum yataktan. Devleti soyup borcu sırtımıza yüklemeyi kafaya koymuş bunlar. Son günlerdeki azgınlıkları para istiyağından, mal mülk muhabbetinden başka birşeyle açıklanamaz.”
“Türkiye, bir milyar dolar borç alabilmek için IMF’nin kapısında dilencilik yaparken, devlete borç veren ‘laiklik sevdalısı’ zenginlerimiz arasindan, ‘Madem devletin durumu kötü, haydi borcumuzun faizini almayalım’ diyen çıkmamıştı. Aksine, ortamı daha da gererek faizlerin daha da yukarı çıkması için var güçleriyle çaba sarfediyorlardı. Devlete verdikleri borcu silmek şöyle dursun, fahiş miktardaki faizlerden bile feragat etmediler. Demek bu haramilerin ‘Türkiye laiktir, laik kalacak!’ sloganları ülke sevgisinden, devlet muhabbetinden, rejim aşkından kaynaklanmıyor. Dertleri başka!”
Aynı Harami ve yandaşlarının son günlerdeki kirli oyunları bir “İkinci 28 Şubat”in tezgahlandığını gösteriyor. AK Partisi aleyhine açılan davanın bir günlük faturasının 30 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Eğer tahribat böyle devam ederse bu miktar “Birinci 28 Şubat”in faturasını da geçeceği muhakkak. Yani işgüzar bir bürokratin ahmakça bir tavrı yüzünden milyarlarca dolar para bir günde el değiştirdi, bizler fakirleşirken bazı Haramiler hiçten kasalarını milyarlarca dolar parayla doldurdular. Ve bu Haramilerin de son tezgahın bir parçası olduğuna inanıyorum. AK Parti kapatılsa da kapatılmasa da bunların umurunda değil, onlar hedeflediklerinin büyük bir kesitini aldılar.
“Biz Soyulmaktan Biktik, Onlar Soymaya Doymadi” başlıklı yazımda sözü Rahmi Koç’un bir mülakatına getirip şunları yazmıştım: “Dün bir dergide okudum… Devlete vergi vermemek için İngiliz bayrağı çektiği milyon dolarlık özel yatıyla dünya turuna çıkan Rahmi Koç, son günlerdeki gelişmelerden dolayı rejimin akıbetinden umutsuz olduğunu söylemiş. Koç’umuzun roportajını okurken tüylerim yine diken diken oldu. Çünkü, ona göre, kutsal laik rejimimiz korkunç bir tehlikenin pencesinde çırpınıp duruyormuş. ‘19 Mayıs’ta eldivenlerle, eşofmanla idman yapmışlar… Oysa 20 sene önce şortlarla idman yapılıyormuş!’ diyor… Koç’umuz, ‘Başı sarılı, tesettürlü bayan sayısı da artmış’ diyor. Artı… ‘Efendim, mayo reklamlarına izin verilmiyor’muş! Bak seeen… Tehlikenin farkında mısınız? Hayır, Cumhuriyet Gazetesi’nin reklamını taklit etmiyorum, efendim. Siz gerçekten tehlikenin farkında mısınız?! Tesettürlü sayısı artıyor… Bu yetmiyormuş gibi, mayo reklamları da yasak! Hem de Mustafa Kemal’in laik rejiminde… Rejim kesin tehlikede!”
“Durunuz… tehlike daha bitmedi… ‘Bazı yerlerde içki servisi de yapılmıyor’muş! Aynen öyle diyor Koç. Tehlikenin varıp dayandığı yere dikkatinizi celbederim. Tehlike, Ulu Önder’in rakısına kadar sızabilmişse, laiklik çok çok büyük bir tehdit altında demektir. Kutlu Doğum Haftası, küçük çocukların başörtüleri ve ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ demeyenlerle ilgili bildiri yazıp gecenin en ıssız bir vaktinde internet sitesine koyan Genelkurmay’ın kahraman bildiricilerini acilen göreve davet ediyorum! İçki düşmanlarına sert bir tepki vermelerini, bu bildirinin sesli ve görüntülü olmasını da teklif ediyorum. Yazılı bildiri, ülke ekonomisinin 10-15 milyar dolarına mal oldu. Olsun… Milyar dolarlar kurban olsun laik rejimimize. Milyar dolarsız yaşayabiliriz, ki yaşıyoruz, görüldüğü gibi… Ama İstanbul’un şöyle en görkemli yerlerinde mayo reklamları olmadan rejimin laikliğinden bahsedilebilir mi? Size soruyorum. Elinizi mayonuza, pardon, vicdanınıza koyup söyleyin! Yetmez… İstanbul’un ve Türkiye’nin dört bir yanında mayo reklamları asmalıyız...”
“Başlarını örtenleri de cümbür cemaat Suudi Arabistan’a gönderelim gitsinler. Zaten Suudi Arabistan Hürriyet Gazetesi sitesini, haber yerine müstehcen fotoğraf yayınlıyor diye müstehcen neşriyattan sayıp ziyaret edilmesini yasaklamış. ‘Alın örtülülerinizi, bize müstehcen Hürriyet yeter!’ diyelim. Şu 19 Mayıs’larda eldiven ve eşofman tehlikesini de halletik mi, Koç’umuzun İngiliz bayraklı yatıyla dünya türünü daha huzurlu bir şekilde yapacağından eminim. Koç gibi bir vatan sevdalısını (ööhö, öhö, hay Allah, öksürük tuttu birden) üzmeyeceğiz ki laik rejimimiz de daha uzun ömürlü olsun. Koç’un gözü parada diyenin laikliğinden şüphe ederim. Yok öyle bir şey!”
Yazı trajikomik halimizi anlattığı için komik bir üslupla kaleme alınmıştı. Yazıya, başımdan geçen bir olayı anlattıktan sonra şu cümlelerle devam etmiştim:
“Türkiye laiktir, laik kalacak!’ seslerine kulak kabartınca, ‘Devleti soyacağız, sizi soyacağız, sülalenizi de soyacağız! 28 Şubat’ta soyduk, 27 Nisan’da da soyacağız. Soyacağız da soyacağız!’ sesine dönüşüyor, her ne hikmetse. Onun için siz siz olun, ‘Türkiye laiktir, laik kalacak!’ diye bağıranlara, onları organize edenlere çok çok dikkat ediniz. Sakın ola ki onların yanında ellerinizi cebinizden çıkarmayınız. Böyle çığlık atmaya başladıklarında, bankalardaki paranızı hemen çekmeye bakınız. Çünkü bu sloganla banka hortumcuları arasında çok yakın bir ilişki vardır. Çünkü Türkiye’de ‘laikliğin korunması’ çok masraflı bir iştir. 28 Şubat’ta Türkiye’ye 55 milyar dolara mal olmuştu. 27 Nisan’da sadece iki günlük faturası 10-15 milyar dolar civarında.”
Yazının sonunda, “Allah bizleri bir daha laikliği korumak zorunda bırakmasın! Allah Türkiye’yi ‘Laikliği koruyan güçler’den muhafaza etsin!” şeklinde dua ettim ama duam kabul olmadı! Duamın üzerinden bir sene bile geçmeden Abdurrahman Yalçınkaya ve onu sahneye sürenler laikliği tekrar güçlü bir şekilde savundular (yani bizi soydular)! Bu “savunma”nin bir günlük faturası 30 milyar doları buldu, belki daha da fazla, bilemiyorum. Demek, Genelkurmay’daki bazı üst düzey bürokrat ve Aydın Doğan Medyası’ndan başka İddianame’de bazı işadamlarının da emeği var. Yukarıda aktardığım “Mayo raklamı” konusu, İddianame’deki Rahmi Koç’un katkısını gösteriyor. Aynı iddia Aydın Doğan Medyası’nda da çıktı bir ara. Daha sonra asparagas olduğu ortaya çıkmasına rağmen Abdurrahman Yalçınkaya’nin İddianamesi’nde yer buldu. Amaç gerçekten parti kapatmak olsaydı bu kadar saçmalık bir İddianame’de yer bulamazdı. Demek öncelikli hedef parti kapatmak değil, derin devletle irtibatlı zenginlerin kasalarını doldurmaktır (paranın kimlere gittiği takip ediliyordur herhalde!). Eskiden kredi, teşfik, ihale vermeyen Turgut Özal’a şantaj için gazetelerde “İrtica dosyası” yayınlatan işadamları, şimdi aynı şeyi savcılara yaptırıyorlar!
Sıraladığım bu üç grubun da Ergenekon Çetesi hakkındaki suskunluğundan yola çıkarak, davanın bir diğer sebebinin de Ergenekon’u unutturmak olduğunu söyleyebiliriz.
Birilerinin kasası doldurulurken derin devletle dirsek temaslı diğer bazı zevat da önemli kolduklara oturtulmak istendiği muhakkak. Demirel’in son günlerde iyice zıvanadan çıkması, Baykal’in başbakanlık hayalı görmeye başlaması, derinlerle irtibatlı Cemil Çiçek’in İddianame’de yer almaması, *bleep*acıların süngüsünü görünce gemiyi terkeden Abdüllatif Şener’in yeniden piyasaya çıkması gibi gelişmeler parti kapatma davasının sıradan bir dava olmadığını, 28 Şubat benzeri bir müdahalenin hedeflendiğini gösteriyor. 28 Şubat Süreci’nde Refah-Yol Hükümeti’nin, menfaatı zedelenen bazı TÜSİAD üyelerinin öncülüğünde yıkıldıktan sonra koltuğa oturtulan Mesut Yılmaz’in ilk icraatının “Havuz Sistemi”ni kaldırıp “Borçlandırma faizlerini yukarı çekmek” olduğunu biliyoruz (“28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TÜSİAD ürünüdür” başlıklı yazı dizisi). Atılan her iki adımın Yılmaz’i iktidara getiren zenginlere yaptığı birer jest özelliği taşıması ve birileri kasalarını doldurduktan sonra Türkiye’yi yutmak üzere olduğu iddia edilen “İrticaın” birden bire yok olması herşeyi anlatıyor aslında.
28 Şubat Hükümeti’nin ekonomiden sorumlu devlet bakanı Güneş Taner’den telefonla teşfik koparan Ertuğrul Özkök, AK Parti Hükümeti döneminde de aynı şeyi yapabilseydi bugün AK Partililere ateş püskürtmek yerine methiyeler dizerdi. Kısacası, bugün “Laiklik” gerekçesiyle AK Parti’yi eleştirdiklerini iddia eden Aydın Doğan Medyası mensupları ve bazı TÜSİAD üyeleri samimi değildirler. Laikliğin zerre kadar onların umurunda olduğunu da sanmıyorum. “Eğer Başbakan Erdoğan, başörtüsü düşmanlığı yapan, mesela, Aydın Doğan ve Rahmi Koç’a, ‘Bütün ihaleleri aranızda kırıştırın, ekonomi size helal ve şifa olsun’ dese, bu zevat, iş takipçisi Ertuğrul Özkök’ü de yanlarına alıp, başlarına da birer başörtüsü geçirip Erdoğan’in karşısında hazır duruşa geçerlerdi” dersek fazla mübalağa yapmış sayılmayız herhalde.
Yazımı da bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Seçilmişlerin atanmışlar karşısındaki ezikliği, atanmışların siyasete karışma iştahını kabartıp cesaretini artırıyor. Nitekim, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılma davası Yaşar Büyükanıt’ın direktifiyle açıldı. AK Parti aleyhine kapatma davası açmak için hacimli dosyaların hazırlandığı yönünde de duyumlar var. Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve militarist rejimin tetikçisi Vural Savaş’ın geçen gün sarfettiği, ‘AK Parti kapatılmalıdır’ sözü kamuoyunu AK Parti’nin kapatılmasına alıştırma taktiğidir (http://www.cafesiyaset.com/haber/20071120/AK-Partinin-de-kapatilmasi-lazim.php). Hükümet bu gelişmeleri ciddiye almalıdır çünkü Vural Savaş, Kemal Gürüz gibi taşeronlar, derin devletten işaret almadan konuşmazlar.”
“AK Parti Hükümeti elini çabuk tutup sivil anayasayı en yakın bir zamanda çıkartmazsa, cesaretsizliklerinden cesaret alacak askeri *bleep*a, DTP gibi kendi partileri eleyhine de kapatma davası açtıracaklardır. AK Parti’nin iktidarda olması veya parti kapatmanın zorlaştırılması onları fazla iyimserliğe itmesin. AK Partililer, Refah Partisi’nin iktidardayken kapatma davasıyla karşılaşmasını ve akabinden akıl almaz ilkellik ve entrikalarla kapatılmasını hatırlamalıdırlar. Ayrıca, birkaç ay önceki 367 entrikası, derin devletin hukuk sistemi üzerindeki ağırlığının hala devam ettiğini gösteriyor. Hükümet, ülkeyi derin devletin kiralık tetikçisi olan askeri *bleep*anın tasallutundan ve partisini askeri *bleep*anın tasallutu altındaki adalet sisteminin şerrinden korumak istiyorsa; darbecilere ağır cezalar getirecek, eski darbecilerin ve genelkurmay başkanı dahil bütün bürokratların yargılanmasını kolaylaştıracak, yönetimi ve sistemi şeffaflaştıracak, her türlü hak ve özgürlükleri garantiye alacak sivil anayasayı zaman geçirmeden çıkartmalıdır.”
“Sivil anayasa demokratikleşme sürecini hızlandıracaktır. Tam demokrasi, darbelerin, başörtüsü yasağı, Kürd sorunu gibi birçok ilkel ve haksiz uygulamaların panzehiri görevi görecektir. (Sadece) bu sorunları çözerek demokrasiyi güclendirmek mümkün değildir, çünkü mevcut sistem kökten değişmediği müddetçe bu sorunlar kesinlikle çözülemez; aksine, sivil alanı daha da daraltacak, askeri vesayeti daha da artıracak şekilde çoğalacaklardır.”
Yukarıdaki son üç paragrafı, “Derin Devletin Asıl Hedefi Demokratikleşme Sürecidir” başlıklı 4 Aralık 2007 tarihli yazımdan aldım (Nasname). Demokratikleşmeyi hızlandıracak sivil anayasayı savsaklayan AK Parti uyarimizdan yaklasik uç ay sonra kapanma tehlikesiyle karşı karşıya, uyarmaya devam ediyorum. Henüz zaman geçmiş değil, sivil anayasayı (“mini anayasa” veya yamalaları değil) Meclis’ten geçirmeye hala vakti vardır. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, “Bizim laiklikle sorunumuz yoktur” gibi faydasız savunmalarla vakit geçirmemelidirler, çünkü gözü dönmüş kurtlar onları yemeyi akıllarına koymuşlar. “Bay Kriz” unvanına sahip Necdet Sezer’in atadığı üyelerin çoğunlukta olduğu Anayasa Mahkemesi’nden olumlu bir kararın çıkması çok şaşırtıcı olur. Eğer cesaretlerini toparlayıp demokratikleşme sürecini hızlandırmazlarsa, bu kurtlar kullandıkları Abdurrahman Yalçınkaya ve başka önemli insanları Alparslan Arslan gibi birkaç Ergenekoncu tetikçiye öldürterek ortamı daha da karıştıracaklardır. O zaman durum şimdikinden daha vahim olabilir. Zarara rızasıyla girene açınmaz ama zararın neresinden dönülürse de kardır.
19 Mart 2008



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz