Anasayfa | Türkçe | "Abdullah Öcalan Ve PKK’si Bir KÜRDKIRAN Haraketidir."

"Abdullah Öcalan Ve PKK’si Bir KÜRDKIRAN Haraketidir."

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Süleyman Akkoyun

Nasname Yazarları Kürd Sorunu'na Nasıl Bakıyor? -2- Yazar Sadık Yalsızuçanlar`ın Kürtlerin Ateşle İmtihanı adlı kitabına Nasname Yazarları, Süleyman Akkoyun, Berzan Boti ve Şükrü Gülmüş`ün verdiği röpörtajın orijinalini bülümler halinde yayınlıyoruz. Yazar Yalsızuçanlar`ın sorularına Yazar arkadaşlarımızın verdiği kapsamlı yanıtları kitaba çeşitli nedenlerle ulaşamayan okurlarımızın ilgisine sunuyoruz. Özgür Bireyler espirisinin en güçlü savunucusu Kürd Demokratik platformu olan Nasname `nin bu çalışması okurlarımızın ilgi ve katkılarıyla daha da gelişecek inancındayız. Nasname Yayın Editörü

Şeyh Said ayaklanmasının kalkış noktası, seyri ve bastırılma biçimine ilişkin düşünceleriniz nelerdir?  

Genç Türkiye Cumhuriyeti ile Kürd halkı arasında ilk tarihi kırılma noktasını teşkil eden Şêx Saîd Hareketi’ni ve  onun doğumuna ebelik ettiği aksiyonlar açısından çok önemsediğimi ifade ederek sorunuzu yanıtlamaya çalışacağım. Şêx Saîd Hareketi, Kürd ulusal mücadelesi tarihinde önemli bir yer tutan, ama aynı zamanda da, resmi ideolojinin “dini” bir hareket olarak lanse etmeye çalıştığı biricik olma özelliğini taşıdığı için Türkiye ve Kurdistan’da yarattığı sonuçları itibarıyla objektif bir değerlendirmeye tabi tutmak, aynı zamanda Türk-Kürd anlaşmazlığının tarihi temelini ve olayın niteliği hakında da ipuçları sunacaktır.

 

Bu tür toplumsal olayları değerlendirirken, bunların yarattığı sonuçların, kime veya kimlerin işine yaradığını tesbit etmek, olayların arkasındaki gerçek fail veya faillere ulaşabilme, dünyada kabul gören bir yöntemdir. Bu yöntem ışığında sözkonusu olayın kimlerin işine yaradığına bakmakta yarar vardır.

 

Bilindiği gibi Mustafa Kemal hem İngilizlerin hem de Osmanlı hükümetinin temsilcisi olarak Kürdistan’a atanmıştı. Görev kağıdında, “Bazı komutanlar silahlarını teslim etmiyorlar ve halkı silahlandırıyorlar, bunu önle.! Halk komiteleri kuruluyor, bunu dağıt.!” emri yazılıydı. Türkiye’yi kuran devşirme kadroların en güven vermeyeni durumunda olan Mustafa Kemal, ilk dönemlerde, Kürd toplumunun liderlerine çok cömert vaatlerde bulunuyordu. Yunanlıları kovmayı ve İtilaf devletlerinın Türk Devleti’ni tanımalarını sağlamayı, Kürdlerin yardımı ile sağlayan Mustafa Kemal, ayakları yere sağlam basınca da kendisine yakışanı yaptı ve verdiği sözlerin tümünü unuttu. Ermeni olayında olduğu gibi imha amaçlı Kürdlere de yöneldi.

 

Lozan Antlaşması’nın (1923) Sevr Antlaşması’nı (1920) geçersiz kılması sonucu, siyasi olarak aldatılan ve tüm  kazanımları gasp edilen Kürdler, doğal olarak ülkelerinin bölünmesine yol açan bu yeni kararları kabul edemezlerdi. Türkiye’nin kuruluş aşamalarında Kürdlerin tam desteğini alan Ankara hükümetinin çok geçmeden Kürdlere yönelmesine karşı, Cıbranlı Xalıt Beg’in önderliğinde ve tarihe “Sêx Saîd isyanı” olarak geçen bu ayaklanmanın hazırlık çalışmaları, 1920‘li yılların başına dek uzandığı gibi Ulusal Ayaklanma, “gizli” çalışan Kürd cemiyetlerinin 1923 yılı Mayıs ayında kurdukları Azadî Cemiyeti’nin bir ürünü olarak doğar.

 

Kürd aydın ve yurtseverlerinin 1925’teki başkaldırı planı, Kemalizm’e ilk karşı duruşu temsil anlamında, Kürd halkının ulusal kurtuluş mücadelesinde önemli bir yer tutar. Xormek aşiretinin ihaneti ve Ankara hükümetine sunduğu katkı sonucu, Azadî Cemiyeti’nin lideri olan Cıbranlı Xalıt Beg ile Yusuf Zîya tutuklanırlar. Bunun üzerine Şêx Saîd, sürecin dayattığı zorunlu koşulların bir sonucu olarak, Azadî Cemiyeti’nin Başkanlığına getirilir.

 

Kürdler arasındaki her türlü hareketlilikten haberdar olan Ankara hükümeti, ulusal Kürd başkaldırısını engelleme veya erteleme olanaklarına sahip olduğu halde, neden Şêx Saîd’i isyana zorladığı ve bu kanlı  seçenekte ısrar ettiği sorusu bile Kemalist devşirmeleri çılgına çevirmeye yetiyor. Türk Tarih Kurumu üyelerinin, Şêx Saîd’in erken bir isyana zorlanmış olabileceği olasılığını görmemezlikten gelmeleri hayra yorumlanamaz. Zira, resmi tarihçilerin görevi; yanlışı doğru, haksızı haklı, zorbayı da masum göstermektır.

 

İsmet İnönü, Kazım Karabekir gibi silah arkadaşlarını alt etmenin bir aracı olarak, Mustafa Kemal’e tanrısal bir misyon yükleyerek kendisini de peygamber mertebesine çıkardı. Tek ve ikinci “adam”lık öyle bir eğilim gerektiriyordu. Dar bir kadro ile yola devam etmede karar kılan bu ikili, iktidar mücadelesinde zorlanıyorlardı. İktidar alternatiflerini tasfiye etmenin bir aracı olarak da, olağanüstü bir ortamın yaratılması gerekiyordu. Bundan dolayıdır ki, hazırlığından haberdar oldukları bir ayaklanma planını engeleme veya erteleyebilme iradesini göstermediler. Buna ihtiyaçları vardı ve Şêx Saîd’i erken bir isyana zorladılar.

 

Başbakan Fethi Okyar istifaya zorlandı ve görevine İnönü getirildi. Küferan, Lolan, Abuzalan, Soran ve Xormek aşiretleri devletten yana tavır alarak, Kürd güçlerini arkadan vurdular. Resmi rakamlara göre, bu soykırımda katledilen Kürd sayısı onbeşbini aşıyor. Sonuçta hazırlıksız başlatılan isyan bastırılmış ve ulusal Kürd hareketinin lideri ve öncü kadroları idam edilmişlerdi. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Başkanı’nın: “Her ne kadar Şariatı getirmek amaçlı gibi görünüyorsa da, özünde hepiniz tek bir noktada birleştiniz: Bağımsız bir Kürdistan kurmak; bunun cezasını çekeceksiniz!” söylemi, resmi tarih tezini çürüten ve Kürd ulusal başkaldırsının niteliğinin resmi ağızdan onaylanmasından başka bir anlam ifade etmez.

 

Kemalizm’in bir versiyonundan başka bir anlam ifade etmeyen Türk komünistleri, resmi tarih bakış açısını sözde devrimci oldukları iddiasıyla, Kürd ulusal ayaklanmasının ‘‘Gerici ve İrticai’’ bir hareket olduğunu Komüntern platformlarına taşıyarak, Kürd ulusuna karşı ihanetlerini belgelediler. Türksolu hiçbir dönem, ne emekçi kesimlerin Kemalist despotizme karşı demokrasi ve özgürlük mücadelesine, ne de Kürd ulusunun kendi varlığını koruma, ulusal demokratik haklarını elde etme savaşımına ilişkin, gerçek olgular üzerine oturtulmuş bir tarih anlayışına ve devrimci bir işleve sahip olmamıştır. Bu gibi nedenlerden ötürü de Türksolu’nun Kemalist rejimin doğumuna ebelik yaptığını tarihe not düşmek durumundayız.

 

Kemalist rejim, seksen yılı aşkın bir devletin tüm olanaklarını kullanmasına rağmen, tarihe “Şêx Saîd İsyanı” olarak geçen ulusal Kürd hareketinin, herhangi bir emperyalist gücün destek sunduğuna dair hiçbir somut veri bulamamıştır. Fakat Dünya tarihi, sözkonusu dönemde Londra’nın yeni kurulan güçsüz Türkiye’de Şêx Saîd ayaklanmasının Güney Kürdistan’a yayılmasından ve her iki parçanın birleşebileceğinden rahatsızlık duyduğuna tanıklık eder. İngiliz’lerin, 1921 yılından başlayarak, Yunanlılardan desteklerini çekmeye başlamış olmaları ve Kürdistan’ın parçalanıp bölüştürülmesindeki etkinliği de dikkate alınırsa, Londra tercihini Kürdlerden yana değil, aksine, Türkiye’den yana kullandığı gerçeğini kavramak ve tarihe doğru not düşmek kanımca kolaylaşacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kurgusu da bir yönüyle bu tercihin bir sonucudur. Bütün tanıklar ve belgeler ortadan kaldırıldıktan sonra, bir askeri kışladan farkı olmayan Üniversite’lerde devşirilen resmi tarihin, Ulusal Kürd Hareketleri’nin niteliğiyle ilgili tezlerinin somut bir dayanağı olmadığı gibi, inanırlığı da kalmamıştır. Resmi tarih tezi, Mustafa Kemal’e tanrısal bir misyon yüklemeyen veya içinde olmadığı tarihi kesitleri yok saymaktadır. Bu anlamıyla da kurgular üzerine inşa edilmiş resmi bir felaket belgesidir.

 

Azadî örgütünün lideri ve ayaklanmayı örgütleyen Cıbranlı Xalît Beg’ın yakalanmış olması, Azadî Cemiyeti kadrolarının istihbarat örgütlerince bilindiğini gösteriyor. Ama Ankara bu avantajı kullanmamıştır. Eğer bu gelişmeleri sorgulayabilme iradesi objektif olarak gösterilirse, o zaman isyanı önleyememenin, erteleyememenin veya tahrik etmenin hem aktörünü hem de muhatabını, bu olayda kazançlı çıkan kesimlerin içerisinde aranması gerekir. Demem o ki, Şêx Saîd Hareketi’nin avantajını Ankara ve İzmir’de kurduğu İstiklal Mahkemeleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katkı sunan tüm kadroları (yol arkadaşlarını) tasfiye eden Mustafa Kemal’in mantığında aramak gerekir. Başka bir deyişle, Şêx Saîd başkaldırısı olmasaydı veya başarılsaydı, Mustafa Kemal, İstiklal Mahkemelerinde iktidar alternatiflerini tasfiye edemez ve dolayısıyla Atatürk olamazdı. Alternatiflerini yok etme ve dolayısıyla kesintisiz tasfiye, tüm diktatörlüklerde olduğu gibi,  Kemalizm’in de değişmeyen yasasıdır.

 

İzmir İstiklal Mahkemesi’nin ara kararlarının birinde “Suikast olayının Ziya Hurşit ve adamlarınca Cumhurbaşkanı’na duydukları kin ve düşmanlığın doğurduğu kişisel bir olay olmaktan çok sanıkların hükümeti devirmek gibi nefret edilecek bir amaçla kurulmuş gizli bir komite tarafından kışkırtıldıkları, bu kanı cemiyetle Terakkiperver Partili olup da suçlulukları gerçekleşenlerden başka fesh edilmiş İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinden bazılarının da ilgili oldukları ve sanık diye yargılanan bu kimselerin suçlu görülmekle beraber daha geniş çalışmalarda bulundukları sezilmiş olduğundan” tahkikatın genişletilmesine karar veriliyordu. Bu karardan sonra, Şêx Saîd başkaldırısında Ankara’yı tüm varlıklarıyla destekleyen yol arkadaşlarının yanı sıra, solcu veya sosyalist geçinen zevat da, Mustafa Kemal’ın birgün kendilerine de yöneleceği sürprizi ile karşılaşacaklarının hesabını yapmamışlardı ve yanıldılar. Mustafa Kemal onlara da ihanet etti. Orak-Çekiç’in sahibi Şevket Süreyya ve arkadaşları bile ağır cezalara çarpılmaktan kurtulamamışlardır. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin totaliter bir rejim olmasının temelleri de bu dönemde (1926-1930) atıldı .

 

Kısacası; Kemalist elit, İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükün kanunundan sonra, kendilerine alternatif gördükleri tüm kadroları tasfiye etmiş veya yıldırmıştır. Kürdleri emperyalist güçlerin politik-lojistik katkılarıyla kıyımdan geçirdi. Şêx Saîd hareketi resmi ideoloji ve onun bir versiyonu olan Türk solu’nun ileri sürdüğü gibi “Gerici-İrticacı” bir isyan değildir. Tüm Kürd başkaldırılarında olduğu gibi, Şêx Saîd başkaldırısının niteliği, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Başkanı’nın, yukarıya aktarmış olduğum  söyleminde anlamını bulan, bir ulusal kurtuluş denemesiydi. Kısaca değinmeye çalıştığım nedenlerden dolayıdır ki, Abdullah Öcalan’ın Kemalizm ve onun bir türevi olan Türksolu ile empati yaparak, “Şêx Saîd olayı olmasaydı, Mustafa Kemal Kürd sorununu çözerdi” tarzındaki söylemlerinin tarihi hiçbir gerçekliğinin olmadığını, tam tersine Zübeyde hanımın Selanik’li oğlu Mustafa’yı, ATATÜRK yapan olgulardan birinin de Şêx Saîd isyanı olduğunu söylemek durumundayız.

Dersim Kürtler’in ve dolayısıyla Türkiye’nin vicdanında nasıl bir yara açmıştır, bu yaranın iyileştirilmesi yönünde neler yapılabilir? 

Dersim katliamının Türkiye ve dolayısıyla Türklerin vicdanında yara açtığını söylemek malesef olanaklı değildir. Ancak, Kürd halkı açısından barbarlığın sınır tanımadığı bir soykırım girişimi olarak, Dersim’de derelerin “kızıl” aktığına tarih tanıklık yapmıştır. Türkiye’nin kuruluşuna kaynaklık eden ırkçı-şoven “tekçi” mantığın iç dinamiklerle aşılmasının çok güç olduğu gerçeğinden yola çıkarak, Kürd halkına uygulanan katliamların bıraktığı yaraların iyileştirilmesi, Türklerin Avrupa Birliği projesi kapsamında rehabilitesi ile ancak olanaklı olabileceği kanısını taşıyorum.

 Kürd ayaklanmalarının hangileri etnik, hangileri dini hangileri sosyo-ekonomik nedenlere dayanır?  

Türkiye devletinin kuruluşu ile yaşıt Kürd ayaklanmaları, öz itibariyle; Kürd halkının gaspedilen ulusal değerlerinin kazanılmasını amaçlamıştır. Resmi Türk Tarih Tezi bile yukarıda ayrıntıları ile aktardığım “Şex Said Hareketi” dışında hiçbir hareketi “dini” olarak adlandırmıyor. Dolayısıyla Kürd başkaldırıları mazlum ve baskı altında bir halkın özgürlüğü için yürüttüğü ulusal (etnik değil) hak mücadeleleri ve başkaldırılarıdır.

 Kürd ayaklanmalarının bastırılma biçimleri ve yol açtığı sorunlar, Kürd sorunu’nun oluşumunda nasıl bir rol oynamıştır?  

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinden kaynaklanan travmanın verdiği ırkçı refleksin bir sonucu olarak Kürdlerin demokratik taleplerini bile varlığına yönelmiş bir tehlike olarak algılama mantıksızlığı, sorunun barışçıl yolunu tıkadığı gibi, Kürdlerin potansiyel düşman katagorisinde değerlendirilmesine zemin yaratmıştır. Bu mantıksızlığın bir sonucu olarak, Kürd halkı katliama tabi tutulmuş ve her katliamın ardından da toprağından koparılarak metropollara sürgün edilmiştir. Devletin; Kürd halkı için öngördüğü inkar ve imha politikası, Sorunu’nun ivme kazanmasında tetikleyici olduğu söylenebilir.

 Kürt sorunu’nun derinleşmesi ve güçlenmesine ulus-devlet’in katkısı nedir? Bu sorun bugün ne türden reformlarla aşılabilir? 

Kemalist elitin Ulus-Devlet projesi, inkar ve tekçiliği öngördüğü için, doğası gereği toplumsal gerginlik ve çatışmalara kaynaklık eder ve etmeye devam ediyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği sağlanırsa, Kürd Sorunu’nun barışçıl çözümünün de önü açılacaktır diye düşünüyorum.

 Türkiye’deki askeri darbelerin Kürt sorununa ne gibi etkisi ve katkısı olmuştur? Bu bağlamda 1960 ihtilalini nereye yerleştirirsiniz? 

Bir asker cenneti olan Türkiye’de darbelerin toplumsal dinamikleri parçaladığı, demokrasi mücadelesini rafa kaldırdığı ve ülkeyi zindana çevirdiğini defalarca yaşadık. Elbette bu vahşetin Kürd halkına uygulanması çok daha ağır olmuştur. 1960 darbesinin anayasal sonuçları bakımından 1924 anayasasından daha demokratik bir metin olmasına karşın, toplumsal çatışmalara kaynaklık eden temel çatısı, yani Kemalist-ideolojik devlet ön kabulunun korunması büyük bir talihsizlikti diye düşünüyorum.

 12 Eylül döneminde özellikle Diyarbakır askeri cezaevinde, bölgede ve diğer bölgelerde yaşananların PKK’nin oluşumunda nasıl bir etkisi olmuştur? 

Diyarbakır Askeri Cezaevi vahşetinin PKK’ye “zorunlu” katılım açısından katkısı olmuştur. Ancak, 12 Eylül uygulamalarından ziyade, ben; PKK’nin oluşumunda ve güçlendirilmesinde Genelkurmay faktörünü önemsiyorum.

 Diyarbakır Cezaevi, Kürt sorununun kırılma noktası ve bir tür milat olarak yorumlanır, ne dersiniz? 

Sanmıyorum. Diyarbakır Askeri Cezaevi vahşeti ve Kürd halkını potansiyel düşman gören mantığın uyguladığı barbarlığın, rejime karşı mevcut olan öfkeye ivme kazandırdığı ve bu anlamda halkımızı siyasi olarak aldatan PKK’ye katılımların daha fazla olduğu savı doğrudur. Ancak, Diyarbakır Zindanı’nda uygulanan barbarlığı Cumhuriyet ile kırılma noktası olarak değerlendirmek doğru değildir. Zira, Türkiye Cumhuriyeti ile kırılma noktası, 1924 anayasasının doğumuna ebelik ettiği Şêx Saîd Ulusal Hareketi’dir.

 Diyarbakır Askeri cezaevinde o dönemde yaşananları anlatır mısınız? 

Ben; o süreci canlı tanıklar ile yaşananlar-yaşatılanlar hakında yazılan kitablardan öğrendim. Kürdler Diyarbakır zindanında 1980-84 yıllarına yayılan kesintisiz bir işkencenin  muhatabı olmuştur. Kısaca diyebilirim ki, Hitlerin Yahudi halkına yaptığı zülüm, Türkiye egemenlerinin Diyarbakır zindanında Kürd halkına yapıklarının yanında çok masum kalır.

 12 Eylül’ün ve yol sonuçlar itibariyle bu harekatı gerçekleştirenlerin gerisinde hangi odaklar vardır? Neyi amaçlamışlardır? Nasıl bir sonuç elde etmişlerdir? 

Bilindiği gibi soğuk savaş döneminde dünyada yapılan tüm darbelerde olduğu gibi, 12 Eylül’ün de arkasında “bizim çocuklar başardı” diyen ABD vardı. İki kutuplu dünyada dengelerin korunması adına Türkiye ve Kürdistan’da gelişen toplumsal muhalefetin bastırılması amaçlanıyordu. Dolayısıyla Türkiye’de gerçekleşen askeri darbelerin toplumsal dinamiklerin destabilizesinde göreceli de olsa başarı sağladıklarını söylemek olanaklıdır.

 Bir ‘Kürt’ okur-yazar olarak, kimliğinizden ötürü yaşadıklarınız ve hissettikleriniz nelerdir? 

Atıl olmayan her Kürd bireyi gibi ben de sömürgeci rejimin halkımıza uyguladığı barbarlıktan payıma düşeni yaşadım. “Ne Mutlu Türküm Diyene”,”Bir Türk Dünyaya Bedeldir” ve ”Türkiye Türklerindir” diyen bir mantıkla birarada yaşamak zorunda olmak ve halkımıza yapılan tüm katliamlara rağmen barışçıl çözüm önerilerine kapalı olan bir rejimde, Dersim Hareketi’nin önder kadrolarından olan Vet.Dr M.Nuri Dersimi’nin, “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı eserinin “Gençliğe Hitab” bölümünde dillendirdiği duygularının, atıl olmayan tüm Kürdler tarafından da paylaşıldığını düşünüyorum.

 ABD’nin Kürt sorununda yeri, konumu, tutumu ve ilişkileri nelerdir, Kürt sorununa ne türden bir katkısı olmaktadır? 

ABD’nin Kürd Sorunu’na bakış açısı soğuk savaş dönemi ile sonrasında tam bir terslik arz etmektedir. İki kutuplu dünyada sınırların değişmezliği üzerinde varılan mutabakat nedeniyle, ilişkilerde Kürdler sadece bir piyondu ve asla devletleşemezlerdi. Ancak Sovyetler Birliğinin çözülmesi ile başlayan tek kutuplu süreç ile ABD’nin ilgi alanı genişlemiş ve dünyaya bakışı farklılaşmıştır. ABD’nin yeni dünya düzeninin bir gereği olarak bölgemizde uygulamaya koyduğu “Büyük Ortadoğu Projesi” ile Kürdlere, Lozan rövanşını alma şansını sunmuştur diye düşünüyorum. Öte yandan ABD’nin Irak’ı işgali, aynı zamanda bölgedeki sömürgeci ittifaklar zincirinden Irak halkasını parçalamıştır. ABD’nin bölgedeki çıkarlarını koruyabilmesi için de İsrail’den sonra Kürdlere dayanmak zorundadır. Kürdistan’ın jeo-politik konumundan kaynaklanan zorluklar ve “Uluslararası Sömürge” bir ülke halkının, ABD ile iyi ilişkiler dışında başka bir seçeneğinin de olmadığını düşünüyorum.

 Bir ‘sol’ parti olarak CHP’nin Kürt sorununa ilişkin tutum ve politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Kürdistan Ulusal Kurtulu Mücadelesi’nin ivme kazanması ve Türkiye’nin AB çekim alanına girmesinden kaynaklanan demokratik değişim ve dönüşüm süreci, Türkiye politik bileşenlerinin de kimyasını bozduğu gibi ideolojik temsilde de bir altüst oluşu gündemleştirdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla; Türkiye’de gericiliğin, ırkçılığın ve şovenizmin merkezi yer değiştirmiştir. Yani gericiliğin merkezi olma misyonunun, MHP’den CHP’ye kaydığını düşünüyorum.

 Ak Partinin Kürt sorununa ilişkin bir projesi var mı, siz Ak Partinin, sorunun çözümü yönünde bir imkan olabileceği kanaatinde misiniz, neden? 

Statükoculara karşı demokrasi mücadelesinde yanlızlaştırılan AKP’nin, Kürd Sorunu ile ilgili iç dinamiklere dayanan çözümleyici bir projesinin olduğunu sanmıyorum. Ancak, Avrupa Birliği kapsamında Sorun’un demokratik barışçıl çözümünü tasarladığını düşünüyorum.

 Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz? 

Kürdlerin ulusal demokratik taleplerine karşılık, “Kürd sorunu’nu tanıyoruz, et ve tırnak gibiyiz, alt-üst kimlik vs.” biçimindeki söylemler ile, yine aynı çevrelerin hep tek’lerle başlayan, “Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek marş” biçimindeki Irkçı-şoven söylemleri ile Türk-Kürd kardeşliği veya eşitliğine dair demogojik nutuklar, Güney’e ilişkin tutumlarından da anlaşıldığı gibi, halkımızla dalga geçmekten başka bir anlam ifade etmiyor. Bu çevrelerin “kardeş” olarak kabul ettikleri Kürd tipilojisine, ölü Kürd veya Kamran İnan ile Hikmet Çetin gibi dönmeler örnek teşkil etmektedir. “Ne Mutlu Türküm Diyene”ye ittirazı olan Kürdler, Kemalist mantık açısından potansiyel düşman kategorisinde değerlendirilir.  Bu anlayış veya beklenti, Kürdistan’ın her dört parçasında yaşayan Kürdleri kapsayan ve değişmeyen  statükocu tutumu ifade eder.

 

Dolayısıyla, Sizin Kuzey Irak benim de Güney Kürdistan olarak adlandırdığım bölgenin Türkiye politikası, 1924 yıllarına dayanan inkar ve imha mantığıdır ve bir çıkmazı ifade eder. Kıbrıs ve Balkanlardaki Türk azınlıkları ile Saddam döneminde “unuttukları” Irak’lı Türkmenlere ve Filistin halkı için öngördüğünü, 40 milyonu aşkın Kürdlere aynı şeyi çok görmesi, Türkiye’nin; Kürdistan’ın her dört parçasında yaşayan Kürdlere bakışını ele veriyor. Sonuç olarak; Türkiye’nin küçülmesini istemeyenlerin, büyüme arzusuna karşı da dik bir duruş sergilemeleri gerekir. Kuzey Kürdistan’nın dağlarını, ormanlarını bombalayan, doğa güzelliklerini yok eden, insansızlaştıran ve daha ileri giderek Güney’li Kürdlerin kazanımlarını içlerine sindiremeyen bir mantığın geleceği olamaz. Dolayısıyla, Kürd halkının Güney Kürdistan’daki kazanımlarına saygı duyan ve iyi komşuluk ilişkilerinin gereklerini yerine getiren bir Türkiye, bölgedeki batağa batmama olanağı yakalayabilir diye düşünüyorum.

 O, Kürtler’i yoran ve tedirgin eden soruyu yinelemek istiyorum, Kürtler ne istiyor? Eğilimler ve talepleri tasnif edecek olursak ne çıkıyor karşımıza? 

Tabulaştırılan resmi tarih tezlerinin aksine, Kürd Sorunu’nun temelinde; Kürd Ulusu ve ülkesi Kürdistan’ın emperyalist güçlerin katkısı ile bügünkü Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri arasında bölünüp parçalanması, paylaşılması ve devlet kurma hakkının gaspedilmesi yatar. Kürdlerin, seksen yılı aşkın savaşımlarının ruhu, bu tarihi haksızlığın ortadan kaldırılmasını amaçlar. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olan, Kürd halkının ulusal kuruluşu için verdiği mücadele, PKK ile başlamadığı gibi, Türkiye’nin yeniden yapılandırılmasında Kürdleri karar alma sürecine katmayan ırkçı-şoven mantık egemen olduğu sürece, halkımızın meşru mücadelesi kuşkusuz devam edecektir. Yani, Sorun’un çözümüne ilişkin farklı eyilimler olmakla beraber, Kürdlerin kendi topraklarında ve kendi kimlikleri ile özgür yaşamak arzusu ve hakkı, Kürd Ulusal Demokratik Mücadelesi’nin özünü oluşturur.

 1960’lı yılların sonundan itibaren Türkiye’de hangi Kürt örgütleri oluştu, bunlar arasında PKK’nin ayırt edici özelliği nedir? PKK’nin oluşumunda hangi dinamikler ve odaklar etkili olmuştur? Öcalan kimdir? İlk kayınpederi kimdir? Pilot Necati nedir? Refik Korkud nedir ve Öcalan’ın onunla ilişkisi nedir? Öcalan’ın Kürt sorunu içerisindeki yeri ve işlevi nelerdir? Kürt sorununun çözüm sürecinde PKK’nin bir işlevi olabilir mi? PKK Kürtler’i temsil ediyor mu, Kürtler taleplerini taşıyabiliyor mu, Kürtlerin sorunlarını ifade edebiliyor mu? Kürt sorununa Genelkurmay’ın ve ordunun öteden beri yaklaşımı nasıl olmuştur? PKK dışında Kürtlerin sorunlarının çözümüne katkı verebilecek hangi örgütlü/örgütsüz oluşum ve kişiler var? DTP’nin Kürtler açısından anlamı nedir? DTP Kürtleri temsil eder mi, neden? 

Hasan Yıldız’ın “Muhatabsız Savaş Muhatabsız Barış” adlı çalışmasından büyük oranda yararlanarak 21 Mart 2006’de www.nasname.com sitesinde yayımladığım “DÜNÜ VE BUGÜNÜ İLE PKK GERÇEKLİĞİ” adlı makale, PKK ve türevlerine ilişkin tüm sorularınızın yanıtlarını içerdiğini düşünerek, makaleyi olduğu gibi aşağıya aktarıyorum.(Sayın Akkoyun`un yazısının bulunduğu link ektedir.Editör http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/353.html )

 TRT’de haftada bir yarım saatlik Kürtçe yayın ve Kürtçe dil kurslarına izin verilmesi Kürtler açısından ne anlam ifade ediyor? 

Kürd halkıyla dalga geçmekten başka bir anlam ifade etmez. Zira, Kürdlere ilişkin anayasal gövenceye alınmayan hiçbir hakkın kiymeti harbiyesi yoktur.

 Kürt sorununun çözümüne ilişkin somut önerileriniz nelerdir?  

Türkiye egemenlerinin Kıbrıs, Kosova ve Filistin sorunlarına ilişkin öngördükleri çözüm kritelerinin, Kürd  Sorunu’nun barışçıl çözümü sözkonusu olunca çok görüyor olmaları ve öte yandan da Güney Kürdistan Federe Devleti’nin varlığını Türkiye için bir beka sorunu olarak algılamaları, Türkiye’nin kugulanış felsefesindeki tezattan kaynaklanmaktadır. Bu mantıksızlığı besleyen tarihsel nedenler sorgulanmadan, Kürd Sorunu’nun barışçıl çözüm kanalları açılamayacağı gibi, Türkiye’de özgürlükçü bir demokrasinin kurulmasının da olanaklı olmadığı görülmelidir diye düşünüyorum.

 

Yakın geçmişte Demirel ve İnönü’nün “Kürd realitesini (gerçekliğini) tanıyoruz” gibi içi doldurulamayan demeçleri ile ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’nın, Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, daha da ileri giderek (15 Ocak 2005) “Kürd Sorunu vardır. Bu benimde sorunumdur. Devlet yanlış yapmıştır. Büyüklük yanlışı kabullenmektir. Kürd sorunu demokratik adımlar atılarak çözülür” söylemlerinin ne anlama geldiği algılandığı zaman, “sorun”un niteliği ve çözümüne ilişkin konjonktürel alternatifler de belirginleşir. Zira devlet sorumlularının “Kürd gerçekliğini tanıyoruz” söylemlerinin karşılığı; Kürdlerin coğrafyasını, tarihini, dilini, kültürünü ve ulusal demokratik, siyasi haklarını tanıyoruz anlamına gelir. Ve bu söylemler aynı zamanda Kemalist mantığın, Kürd Sorunu’nun çözümüne ilişkin 80 yılı aşkın inkar ve imha politikasının, kısır bir döngü olduğunun yetkili ağızlardan ikrarı anlamını da taşır.

 

Biliniyor ki Siyasi Partiler Yasası nın 81. maddesinini (a) ve (b) fıkralarında Kürdlerin varlığını iddia etmenin bile yasak olduğunu ileri süren tespitler yer almaktadır. Oysa, Sorun’un çözümünü kolaylaştırma anlamında her şeyden önce yapılması gereken, Kürdlerin siyasal iradesinin siyasal ve hukuksal olarak meşru zeminlerde ve takkkiye yapmaya gerek kalmadan, kendisini ifade edebilmesi ve örgütleyebilmesinin zemini oluşturulmalıdır. Dolayısıyla,  Kürd Sorunu’nun barışçıl ve adil çözümü; özgürce oluşacak eşit haklara dayalı Türk-Kürd birlikteliğine katkı sunacak siyasi ve hukuki bağların kurulmasını gerektirir. Başka bir anlatımla, Türk-Kürd gibi ikili çatışmalara kaynaklık eden Sorun’un çözümü; Türkiye’nin siyasi ve hukuki olarak yeniden yapılandırılmasını ve bu yapılandırılma sürecine Kürdleri de katan anayasal bir zeminin oluşturulmasını zorunlu kılar.

 

Sonuç olarak; Kürdler kendi kimlikleri ile hiçbir yasal ve siyasal engele takılmadan örgütlendikleri zaman, hem Demirel’e hem Erdoğan’a ve hem diğer bütün geçmiş ve gelecek “sayın” devlet yöneticilerine karşı ne istediklerini açıkça beyan edebilirler. Bu olmadığı sürece herkes Kürdler adına konuşur ve özellikle de rant edinmek isteyenler bunu yaparlar. Fakat bu mantık ile ne sorunda barışçı ve demokratik bir çözüme ulaşılabilinir ne de bu sorun adına terör yürütmek isteyenler ortadan kalkar. Sorunuzu tek cümle ile yanıtlamak gerekirse, Kürdler kendi kimlikleri ile siyasal olarak örgütlenme ve çalışma hakkına sahip olmalıdırlar derim.

Roportaj: Sadık Yalsızuçanlar

Kitab: Kürtlerin Ateşle İmtihanı

Yorumlar (5 gönderildi):

ekrem .. 27 Nov, 2008 03:15:39
avatar
süleyman bey selam.bazen düşünüyorum da.pkk olmasaydı yada öcalan olmasaydı,kürt ve kürtler sorunu diye bir sorun olabilirmiydi.ben 1951 doğumluyum.hatırladığım kadarı ile ben yedi yaşımda iken bizim köylüler yaylaya çıkarlardı.orada ağaçlardan yani meşeden derme çatma holluk yaparlardı.adamın biri komşusuna kızmış onu orman memuruna şikayet etmişti.karakoldan iki jandarma gelip adamı götürdüler,suçuda hevşe denilen yani içine keçileri tutmak için yapılan çepere, bağlantı için (hozîr)bir çalı parçasını kesmesi.adamı karakolda falakadan sonra birde mahkemeye verdiler,3-4 sene mahkemesi sürdü.yani bunu niye anlattım,yıllar sonra boluda dağ tünel inşaatında çalışıyordum.oradaki yerli halk ormanı gizli kesip götürüp satardı,ancak o doğudaki kürt halkına yapılan yapılmıyordu.şimdi gelelim pkk ve öcalan,başlıktaki açıklamanız da öcalan ve pkk sı demek istemişsiniz galiba öyleyse soruyorum başka pkk varmı,yani bu pkk gibi yıllardır bedel ödeyip ölü saydığımız kürt halkını yeniden diriltip bugüne taşıyan,başkalarının pkk sımı var.varsa neredeler ne kadar bedel ödediler,süleyman bey bugün nasname bile yazıyorsa,insanlar kürdüm diyorsa bu pkk nın sayesindedir.öcalanı ve onun pkk sı olmadan kürt demek yanlıştır.kitaba gelince en kısa zamanda alıp okumak istiyorum.geçmişte halide edip adıvar ın türkün ateşle imtihanı ve istiklal savaşı hatıraları kitabını okudum.hakan türk isminda bir yazarın yine aynı adlı bir kitabı var.keşke kitabın adı kürtlerin ateşle imtihanı yerine;pkk ve öcalanı kürtler için yeniden doğan güneştir olsaydı.şu pkk nın yıldönümünde iyi olurdu diye düşünmekteyim selamlar.
osman .. 27 Nov, 2008 08:44:52
avatar
selamlar.Süleyman kardes.tebrikler.Tesbitleriniz gayet dogru cesur .Yazilarinizi devamli takip ediorum.Gerceklerin anlasilmasi icin gayet faydali oluyor.Sizi gibi insanlarin bu davayi sahiplenmesi onur verici.selamlar hürmetler.
Ali Merwan .. 27 Nov, 2008 08:48:00
avatar
Süleyman arkadaş yazınızı okuyup da etkilememek elde değil.Ancak bir halkın tarihi okumak ayrı.bir halkın tarihi yazmak ayrı.bir halkın tarihini değerlendirmek ve o halka tarihiyle geleceğe işik vermek ap ayrıdır.ferçek bir tarihçinin kriterleri bü üç maddeyi birleştirdiği takdirde gerçek tarihçi olabiliyor.Fakat son maddede bir eksiklik görüyorum.Kürtler kendi tarihlerine gurur duymalı liderlerine saygı duymalı.Ancak bu kürt ulusal direnişlerinin neden başarıya ulaşamadıkları eksiklikleri ve hataları nelerdir.Aynı zamanda o süreçlerde olanakları ve halkın uyanış ve örgütlenme sorunları ve kadroların yetersizlikleri nelerdir.diye tarihçi açıklığa kavuşturmalıdır.1980 öncesi kürt gençleri her nekadar yetersizlikler olsa dahi o dönem o gençler müthiş bir çalışma öğrenme ve bilimle tanışma olanaklarını seferber ediyorlardı.1980'den sonra müthiş tutuklamalar işkenceler ve kürt halkının üzerinde baskılar dahada katmerleşti.Bunu kabul etmiyen yok ancak ne olduda PKK gittikçe geniş halk kitlelerine yayıldı da kürt halkının sahibi oldu.biz bunu sadece egemen sömürgeci göce bağlasak PKK ye haksızlık etmiyormuyuz.O zaman diğer hareket ve partilerin kadroları ve tabanları o kadar çoktu ki PKK'liler onların çeyreğine bile gelemezdi.eğer biz zamanında çalışmalarımızı kesintisiz devam etseydik kürt halkı ve devrimci gençleri bu kadar zarar görmezdi.Kürt coğrafyası bu kadar harabeye dönüştürülemezdi.Bu gün kürt tarihçi ve düşünürleri acil bir paket hazılanmazsa kendi aralarında tutarlı bir birlik kurmadıkça ve tutarlı bir ideolojiyle halka mal edemedikçe bir arpa boyu bile ilerleyemeyiz.darbeden sonra 28 yıl geçti hala ne bir dal nede bir budak vermişiz.Bu günkü gerek PKK hareketleri veya onun dışında oluşan ulusal uyanışlar gene kürt halkının öz duygularından ve çabalarından kaynaklanmaktadır.Hiç kimse kendine mal etmesin.Gelin bu güzel halkı doğru yola koyalım ve çeşitli hastalıklardan arındıralım.Selamlar saygılar
isa .. 01 Dec, 2008 02:33:21
avatar
1- pkk nin tc tarafından -dolaylı veya dolaysız- kurulduğu gerçeği bariz delillerle isbat etmediğimiz müddetçe,
2- kürtlerin bir ulus bir millet oldukları bir medeniyyet ve uygarlık sahibi oldukları öcalan dünyaya gelmeden serhıldanların katliamların varolduğunu bariz delillerle isbat etmediğimiz müddetçe,
3- şeyx saidın seyyid eli rıdanın mela mustafanın mehmud berzencinın qadi muhemmedın kürd ve kürdistan haykırmaları malum adamın annesinden doğmadan önce olduğunu
4- imralı bülbülün bizim tanrı ve yaratıcımız olmadığını onun bir fani olduğunu ve bir gün muhakkak öleceği gerçeğini müritlerine/kullarına büyük büyük delillerle isbat etmediğiniz müddetçe,
inanın ne bir mücadele ne bir ittifak ne bir başarı ne bir kazanım nede hiç bir bağımsız dört parçası mamur KURDİSTAN dan bahsetme olanağımız yok, neolursa olsun hepimiz hakikatları açıklamak zorundayız, herkes bulunduğu ortamda sağlam olanları ürkütmeden kurdistan sevgisini aşılıyalım, kurdistanın hepimizden daha büyük olduğunu beyinlerine enjekte edelim, ve bülbüllerin pili bitmiş söyliyecek fazla sözleri kalmamış, yarınlar bizimdir insan olan herkesindir,
nasname camiasına doğruların anlatıldığı nice günlere........
serhıldan serkeftın serfırazi
bavéagit .. 01 Dec, 2008 05:38:41
avatar
dostlar,
günlerdir basın albay özden ile general bahtiyar aydın'ın ergenekon tarafından bertaraf edildiklerini işliyor. bu ikili öldürülünce de kimi ürkek gazeteciler küçük harflerle kuşkularını dile getirmişlerdi. bana garip gelen nedir biliyor musunuz? pkk neden bu iki üst rütbeli türk subayın ölümü ile ilgili sesszi kalarak ergenekon ve jitem ile al-gülüm ver gülüm ilişkisini kapalı kapılar arkasında sürdürüyor. öyle ya,bu iki subayı şayet pkk telef etmişse olayı neden yüksek sesle üstlenmedi üstlenmiyor. eylemin sahibi kendisi değilse,yani pkk değilse,türk ordusunun "iç infaz" oyununu deşifre etmekten neden çekiniyor pkk?..bu subaylara dönük eylemlere biz girişmedik diye bir beyanda bulunsaydı ya da şu an bulunsa bu garip ve şaibeli parti pkk;emin olun çok şey değişecek..ama yapmaz bunu yapamaz,çünkü ergenekon-jitem ikilisiyle pkk,yeraltı dehlizlerinde karşılıklı birbirlerine nefes boruları açmış bulunuyorlar...
....abdullah,gün gelecek okuldaşın mehmet ağar'la aynı mezhebten ve meşrebten olduğunu ayan beyan göreceğiz besbelli...göreceğiz de,biz göreceğiz,kör müritlere bu hakikati gösterecek bir gözlük icat edilebilr mi onu merak ediyorum...

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin