Dersim 37-38, İnsanlık Değerlerinin Çiğnenmesinde Sınırsızlıktır!...
Nasname Yazarları Kürd Sorununa Nasıl Bakıyor. Yazar Sadık Yalsızuçarlar`ın Kürtlerin Ateşle İmtihanı adlı kitabına Nasname Yazarları Berzan Boti ,Süleyman Akkoyun ve Şükrü Gülmüş`ün verdiği röpörtajın orijinalini bülümler halinde yayınlıyoruz. Yazar Yalsızuçarlar`ın sorularına Yazar arkadaşlarımızın verdiği kapsamlı yanıtları kitaba çeşitli nedenlerle ulaşamayan okurlarımızın ilgisine sunuyoruz. Özgür bireyler espirisinin en güçlü savunucusu Kürd Demokratif platformu Nasname `nin bu çalışması okurlarımızın ilgi ve katkılarıyla dahada gelişecek inancındayız. Nasname Yayın Editörü
"Kürt sorunu" sizin için ne ifade ediyor? "Kürt sorunu" deyince ne anlamak lazım?
Genel olarak sorun, olağandan sapma, olması gerekenin dışında bulunmak olarak tanımlanabilir. Bu açıdan bakıldığında, ‘Kürd sorunu’ deyince, halklar açısından doğal, olağan ve olması gereken bir yaşam alanına Kürdlerin sahip olmadığını anlamalıyız. Başka bir deyişle doğal olanın Kürdlerden esirgendiği söylenebilir. İnsan ve doğal kavramları, doğal haklar kuramıyla birlikte anılıyor günümüzde. Kaynağı eski Grek filozoflarına kadar giden ve "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine" de kaynaklık eden doğal haklar kuramının özü, insanın doğuştan sahip olduğu haklarla ilgilidir. Devredilemez ve başkaları tarafından engellenemez olan bu haklar, din, dil, milliyet ayırımı yapılmaksızın herkesi kapsar. Bu hakların kullanımı demek, insanın kendini özgürce ifade etmesi, gerçekleştirmesi demektir.
Özgür olmayan bir toplumun bazı üyeleri zor da olsa özgürce düşünebilir. Bireylerin özgürce düşünebilmesi özgürce yaşamasını sağlamıyor. Özgürlüğün toplumsal bir olgu olması, bireylerin özgür yaşam alanı bulmasını da toplumsal özgürlüğe bağlı kılıyor. Bu nedenle de bireysel gelişimi sağlayacak kurumların varlığı gerekiyor. Sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal kurumların oluşması ve işlev görebilmesi devletleşmeyle olanaklıdır ancak. Bu değerlendirme ışığında bakıldığında, doğal haklar kuramının bireyler için öngördüğü hakların gerçekleşmesi için, bireyin içinde bulunduğu toplumun devletleşmesini de varsayıyor. Bu anlayışın gereği olarak, istisnalar dışında, dünyadaki toplumlar devletleşti.
Devletleşemeyen istisna toplumlardan biri de Kürdlerdir ne yazık ki. İnsan olmaktan kaynaklanan bir haktan mahrum kalan/bırakılan Kürdlerin sorunu, insani değerlere sahip olan herkesin sorunudur. Sorunun çözümüne yönelik çabada, öncelikli olarak sorumluluk Kürd aydınlarınındır. Kürd aydınlarının sorumluluğu, toplumsal ve ahlaki olmak üzere iki boyutludur. Buna karşın, Kürd olmayan ama insan olma iddiası taşıyanların da en azından ahlaki bir sorumluluğu vardır. Kürd sorununun muhatapları olan egemen ulus mensuplarının ahlaki sorumluluğu ise, Kürdler dahil, herkesinkinden daha fazladır.
Çünkü, Kürdlerin hak mahrumiyetinden yarar sağlayan devletlere karşı durmamak, onlarla barışık yaşamak, sağlanan haksız yarardan pay almak anlamına geliyor. Sonuç olarak, Kürd sorunu’nun bir insanlık sorunu olduğu, bu soruna duyarlılığımız oranında insan olduğumuzu söyleyebiliriz
osmanlı döneminde ‘Kürt sorunu’ndan söz edilebilir mi? Edilirse bu çerçevede neler söylenebilir?
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, bu günkü anlam ve içeriğiyle bir "Kürd sorunu"ndan söz etmek mümkün değil. Ancak gösterilmek istendiği gibi, hiçbir sorunun yaşanmadığı da gerçeği yansıtmıyor. 19. Yüzyıla kadar yaşanan olaylarla 19. yüzyıldan sonra yaşanan olaylar arasındaki nedensel ve içeriksel farklılıklara dikkat edilmelidir. Bizlere öğretilen tarih anlayışından kaynaklı olarak, Özelde Osmanlı’daki genelde de dünyadaki değişimleri açıklamakta sorun yaşıyoruz. Tarih, geçmişte yaşanmış olayların bir aktarımı olarak görüldüğünde, tarihçi de sadece bir aktarıcı olur.
Aktarıcının, konumu, misyonu ve hizmet ettiği egemen anlayışın ideolojisini, aktardığı olaylara yansıtması da kaçınılmaz olur. Bu öznel yaklaşımın, tarihi, yasallılığı içinde kavrayamaması onu objektif bir bilim alanı olmaktan da çıkarır. Bu hikayeci tarih anlayışın en tipik aktarıcılarından biri de, Türk Tarih Kurumu Başkanı, Yusuf Hallaçoğlu’dur. Bu öznel tarih anlayışı, Osmanlı’nın dağılışını, "beceriksiz padişahlara" cumhuriyetin kuruluşunu da "üstün yetenekli, dahi" tanrısallık atfedilen kişilere bağlıyor.
Oysa, İBN HALDUN’un, yaklaşık altı yüz yıl önce ortaya attığı tarih anlayışı açıklayıcı ve yol göstericidir. İbn Haldun, tarihin nesnel yasalarına dikkat çekerken, toplumları(kavim) da tıpkı insan gibi, ‘doğan-büyüyen ve yok olan’ olarak görüp, toplumların evrimine işaret etmektedir. Bu çerçevede bakıldığında, Avrupa’da milliyetçilik anlayışının gelişmesi, Osmanlıya yansısı ve Osmanlı’nın modernleşme çabalarıyle 19. yüzyıldan itibaren farklı bir yapıya bürünmesi göz ardı edilmemeli. Bu farklı yapının yarattığı yaklaşımın diğer halklara ve Kürdlere yansımasıyla ortaya çıkan sorunların da yeni ve farklı bir özelliğe sahip olduğunu görüyoruz.
19. yüz yıla kadar yaşanan olaylarda, etnik, sosyal, kültürel çelişkilere rastlanmıyor. Yaşanan sorunlar daha çok güvenlik, denetim gibi konularla ilgiliydi. Bu sorunlar Kürd olmaktan kaynaklı değildi. Zaten, ‘Kürdistan eyaleti’ söylemi Osmanlıda olağan bir şeydi ve Beylikler düzeyinde de olsa Kürdlerin kendi yerel yönetimlerine itiraz edilmiyordu.
19. Yüzyıldan itibaren Kürd isyanlarının yoğunlaşmasını, milliyetçiliğin yayılması, Osmanlının modernleşme çabalarıyla ulus-devlete doğru yol alması ve Kürdlerin ulusal düzeye çıkmış talepleriyle bağlantılı olarak görmek gerekiyor. Kürd sorunu günümüzdeki boyutuyla, Osmanlı’da hiç yaşanmadı. Ancak, Osmanlının son yüz yılında yaşanan sorunların, Kürd sorununun bu günü üzerinde etkide bulunduğu söylenebilir.
Osmanlı İmparatorluğundaki kültürel çoğulluğun Kürtler açısından anlamı ne idi? Osmanlı sonrasıyla kıyaslandığında neler söylenebilir?
İmparatorlukların doğası, etnik bir yaklaşıma, tekçi bir kültür dayatmasına uygun değildi genel anlamda. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Osmanlı İmparatorluğundaki "kültürel çoğulluğu" Gelişmiş demokrasilerdeki kültürel çoğulluktan ayırt etmek gerekiyor. Osmanlı’daki kültürel çoğulluk, Kürdlerin kendilerini kültürel anlamda gerçekleştirmesine olanak veriyordu. Bu yüzden de, günümüzde yaşanan (kültürel boyutlu) sorunlarla karşılaşılmaması doğal ve anlaşılır bir durumdur.
İttihat Terakki’nin, bugünkü Kürt sorunu’na uzantılar veren uygulama ve politikalarından söz etmek mümkün mü? Bu bağlamda neler söylersiniz?
20. Yüzyılın başlarında artan huzursuzluk, baskı ve yeni vergi yükleri, bir yandan ayaklanmalara neden olurken, diğer taraftan tıkanan sistemin değiştirilmesi veya düzeltilmesi için yeni örgütlenmelere hız verilmesini sağlıyordu. Jön Türklerin değişime dair tartışmaları genel olarak, şiddet mi, reform mu?- tüm halkları kapsayan bir Osmanlı devrimi mi,?
Müslüman Türklerin egemen olacağı bir Türk devleti mi?
Etrafında yapılıyordu. Ayrılıkla biten 1902 Paris kongresindeki iki görüşün günümüze kadar gelen etkileri söz konusudur. Daha liberal bir söyleme sahip olan Sabahattin bey liderliğindeki grup, tüm halkları kapsayan ve Avrupa’nın desteğini öngören bir anlayışa sahipti.
Ahmet Rıza’nın liderliğindeki grup ise, Türklük ve Müslümanlık temelinde bir Türk devleti anlayışından hareket ediyordu. Bu iki anlayıştan ilki(Sabahattin bey grubu), daha sivil ve Avrupa’daki gelişmelere daha gerçekçi bir yaklaşım içindeydi. Bu kısmen esnek, liberal anlayışı günümüze taşıyanlar ise, Demokrat Parti-Adalet Partisi- ANAP- ve en Son olarak da AKP’ dir. Bu çizgide yer alan partilerin bire bir örtüştüğünü ve tutarlı bir anlayışın kesintisiz halkaları oldukları söylenemezse de, halka yakınlıkları, orduya mesafeli oluşları ve seçkinciler tarafından horlanmaları, daha sivil bir siyaset izlemek istemeleri gibi birçok ortak noktalara sahip oldukları görülüyor.
Diğer taraftan, Müslüman-Türk orjinli ulus-devlet anlayışını, Ahmet Rıza liderliğindeki Jön Türkler temsil ederken, devamında, Ziya Gökalp’in teorik alt yapısını güçlendirdiği, İttihat-Terakki adıyla siyaset sahnesinde etkili oldular. Bu mirası devralıp günümüze taşıyanlar ise, M. Kemal, CHP, askeri ve sivil bürokrasi, Cumhuriyet kurumları(YÖK,TDK, TTK v.s) ve diğer militarist anlayışlardır. Bu iki anlayış arasındaki farkları, Sabahattin bey (Prens Sabahattin) ile Ziya Gökalp’ın toplumsal düşüncelerinde bulmak mümkün. Dönemin koşulları hesaba katıldığında, Prens Sabahattin’in liberal görüşleri daha sol bir içeriğe sahip olmasına karşın, sağ çizgi olarak algılanması; Ziya Gökalp’ın, pozitivist, aydın despotizmini savunan sağ anlayışın da ‘sol’ olarak değerlendirilmesi, yaşanan kavram kargaşasında önemli rol oynadı.
Bu gün için, AKP’nin, CHP’ ye göre sol bir anlayışa daha yakın olduğu gerçeğinin görülememesinin de temelinde yatan bu kavram kargaşasıdır. Yüz yılı aşkındır çekişen bu iki anlayış dönem dönem birlikte hareket etme gereği duymuşlardır. Özellikle de Kürdler söz konusu olduğunda ittifak yapmakta zorluk çekmemeleri düşündürücüdür. Tekçi anlayışını ilk dönemlerde gizleyen İttihatçılar, Türk ve Müslüman olmayan diğer halklarla birlikte örgütlenip onların da taleplerini içeren ortak bir mücadele görüntüsünü vermeyi başardılar. Meşrutiyetin (1908) ilanında bu ortak hareket belirleyici rol oynadı. Zaten İttihatçıların güçlü örgütlenmelerini, ilk etapta Balkanlar’da oluşturmaları da bunun göstergesidir.
Ulus- devlet anlayışlarının gereklerini, iktidarı ele geçirdikten sonra yerine getirmeye başlayan İttihatçılar, öncelikle Müslüman olmayan halklara yöneldiler. Tekçi anlayışları gereği, Kürd halkının da yok sayılması ya da Türklük içinde eritilmesi gerekiyordu. Bu gerekliliği de günümüze kadar sarkan bir anlayışla yerine getirmeye çalıştılar. Bu gün hala Statükocu çevrelerce savunulan, tek dil, tek millet, tek devlet, tek inanç anlayışının kaynağını İttihat ve Terakki’de bulmak yanlış değildir.
- Hamidiye alaylarına ilişkin düşünceleriniz nelerdir?
Bire bir örtüşmese de, Hamidiye Alayları ile bu günkü Koruculuk Sistemi arasında benzerlikler söz konusudur. İkisinde de amaç, devletin denetimini, etkinliğini ve caydırıcılığını birileri vasıtasıyla hissettirmektir. Koruculuk Sistemi sadece Kürd halkına yönelik bir araç iken, Hamidiye Alayları, Kürd halkını da kapsayan birden fazla halka yönelik bir araçtı ve öncelikli hedefi de gayrimüslimlerdi. Ayrıca Koruculuktan farklı olarak, Hamidiye Alayları sadece Kürdlerden oluşmuyordu. Hamidiye Alaylarında, yörede etkin olan feodaller belirleyici güçtü. Köy Kurucularına göre daha özerk ve daha çok hareket serbestisine sahip olan Hamidiye Alaylarının devlet nezdinde de itibarları daha fazlaydı. Kurucuların sadece içe yönelik yapısından farklı olarak Hamidiye Alayları, Başta Rusya ve İran olmak üzere, dışa karşı bir tedbir amacına da hizmet ediyordu. Toplumsal evrim, aynı zamanda kurumların da evrimini gerektiriyor.
Bu açıdan bakıldığında, Hamidiye Alayları – Aşiret Süvari Alayları (İttihat ve terakki’nin 1910’da yaptığı düzenlemeyle Hamidiye Alaylarının aldığı yeni ad) ve günümüz Koruculuk Sistemi arasında değişen, dönüşen ama kesintisiz olan bir bağ vardır. Bu bağ ve onları ortak kılan işlev ise, devletin çıkarlarına hizmet etmeye yönelik olmalarıdır.
mecburi İskan Yasası, Kürt dilinin kullanımının yasaklanması türünden uygulamalar açısından bakıldığında Cumhuriyet’in ilk yıllarında bugünkü Kürt sorunu’nun oluşumu nasıl başlamış ve ne gibi bir sorunun derinleşmesine, alttan alta kronikleşmesine yol açmıştır?
Düşünsel altyapısı cumhuriyet öncesine, uygulaması da, cumhuriyetin ilk yıllarına denk gelen asimilasyon politikasının hayata geçirilme biçimi, farklı zamanlarda yapılmış olan tüm ‘insanlık suçu’ tanımlamalarına uygunluk gösteriyor.
Bütün insan tasarımlarında ortak olan, ‘dil sahibi varlık’ tanımlaması insan olmanın temel özelliklerinden biri olarak görülüyor. Bir insanın/toplumun dilini yasaklamak, onu en temel özelliklerinden birinden mahrum bırakmaktır. Başka bir deyişle, insanlığının yarısını elinden almaktır. Diğer baskılar göz ardı edilse bile, sadece dil’in yasaklanması bile, Kürd halkının yaşadığı sorunun ağırlığını göstermesi bakımından yeterli bir göstergedir. Kürdleri eritmek amacıyla onları topraklarından zorla koparıp başka bölgelerde yaşamaya zorlayan Türkiye Cumhuriyeti, yarattığı devşirme kültürünün içinde onları Türkleştirmeyi amaçlıyordu. Aynı amaçla Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan getirilen göçmenlerin Kürd topraklarına yerleştirilmesi, ayrıcalıklar sağlanması da Kürdlerin Homojen yapısını bozmaya yönelikti.
Her türlü insanlık dışı uygulamaya maruz kaldıkları halde Kürdlerin asimile edilememesi üzerinde durmakta yarar var. Mezopotamya’nın yerleşik halklarından biri olan Kürdler, bir çok uygarlığın etkileşimi sonucu oluşan kültür havzasından beslendikleri için, devşirme bir kültür içinde erimeleri kolay değildi. Ayrıca, diğer parçalardaki Kürdlerin varlığı bir yandan moral destek sağlarken, diğer yandan da tarihlerini unutmalarına engel oluyordu.
Asimlasyon politikasının uygulanmasında başvurulan şiddet, Kürdlerde öfke birikimini sağlıyordu. Bu biriken öfke, şiddet yoluyla ortadan kaldırılmak istenen özelliklere sahip çıkmayı sağlıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında yoğunlaşarak uygulanan bu politika, belli aralıklarla ve değişik yöntemlerle günümüze kadar sarkmıştır. Zor zamanlarında ortak kaderden, inanç birliğinden ve Türk-Kürd kardeşliğinden dem vuran Türkiye Cumhuriyeti, fırsat buldukça her türlü baskıyı uygulayarak kendi söylemlerinin inandırıcılığını ortadan kaldırmıştır. Devlet tarafından yaratılan bu güvensizlik, Kürdlerin birlikte yaşama umudunu her geçen gün daha da azaltmıştır.
Lozan’da azınlık sayılmayan Kürtler için Cumhuriyet’i kuranlar neler düşünüyor ve öngörüyordu?
Temel yanılgılardan biri de, cumhuriyeti kuranlarla İttihatçıları karşıt anlayışlar olarak görmektir. Cumhuriyet felsefesinin temelini oluşturan düşünceleri teorize eden Ziya Gökalp’tır. Ziya Gökalap’ın, İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmesi, İttihatçı Kimliğinden dolayıdır. Mustafa Kemal’in iktidarını sağlamlaştırdıkça, daha önce birlikte hareket ettiği kişileri tasfiye etmesi genel bir kuraldı. İttihatçı mirasın reddi de bu anlayışın sonucudur.
Bu açıdan bakıldığında, Lozan’a kadar Kürdlerle ittifak kuran Cumhuriyetin kurucuları, Çok önceden inkar politikalarını benimsemişlerdi. Cumhuriyet kuruluncaya kadar Kürdlere ihtiyaç duyan Cumhuriyet kadroları bu niyetlerini açığa vuracak güce sahip değillerdi. Batılı devletlerin baskısıyla Farklı inanca mensup halklar azınlık sayıldı. Gayrimüslimlerin azınlık sayılması ve belirli hakların verilmesi, Cumhuriyetçileri fazla rahatsız etmiyordu. Çünkü söz konusu halklar (soykırım, katliam ve tehcir politikalarıyla) tehlike olmaktan çıkmıştı ve devletleşme olanakları fiili olarak ortadan kaldırılmıştı.
Azınlık olmayan Kürdlerin azınlık sayılması, onların ayrı bir halk(ulus)oluşunun kabulü anlamına gelecekti. Bunun bilincinde olan Cumhuriyet kadroları, ilerde hayata geçirecekleri inkar, asimilasyon ve imha politikasının daha kolay uygulanabilmesinin düşüncesine sahiptiler Lozan’da.
kürtler’in yeni devletin kurulduğu süreçte aldatıldığı düşüncesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Din kardeşliği söylemi, Amasya tamiminin içeriği, Mustafa Kemal’in İzmit açıklaması, Lozan görüşmelerinde İnönü’nün, ‘burada Kürd ve Türk halklarını temsil ediyorum’ söylemi, Görüşmeler sırasında Kürdlerin meclise yerel giysileriye gelmelerinin teşvik edilmesi, Kürdlerin Erzurum ve Sivas kongrelerindeki rolü gibi birçok neden, Kürdlerde, kurulacak cumhuriyette Türkler ile eşit haklara sahip olacakları inancını yerleştirmişti. Cumhuriyet sonrası yaşananlar, aldatılmış olma duygusu için yeteri kadar ağır ve ikiyüzlüce idi.
Dersim Kürtler’in vicdanında nasıl bir yara açmıştır, bu yaranın iyileştirilmesi yönünde neler yapılabilir?
Hem zaman açısından yakın tarihte meydana gelmiş olması hem de isyanın bastırılmasında uygulanan şiddetin dozu, Dersim’de yaşananları hafızalarda canlı tutmaya devam ediyor. Tanzimatla birlikte hayata geçirilmek istenen modernleşme projesi Dersim’de ard arda isyanlara neden olmuştu. Dersim, Kürd kimliği yanında Alevi kimliğine de sahipti.
Coğrafi konumu ve sahip olduğu kimlikler direnişçi bir geleneğin oluşmasına katkı sağlamıştı. Bölgede diğer isyanların bastırılması, Dersim’e yönelmek için devlete fırsat yaratmıştı. 1935’te çıkarılan 2884 sayılı yasa ile Dersim’in idari yapısı değiştirilerek Dersimliler ehlileştirilmek istendi. İnönü’nün reform dediği uygulamalar, daha önce uygulanan asimilasyon politikalarının hayata geçirilmesinden başka bir şey değildi. Yasanın uygulanmasından kaynaklanan huzursuzluklar, 1937’de Seyit Rıza önderliğindeki isyanı doğurdu. İsyanın bastırılması (Kasım 38) ve Seyit Rıza ile arkadaşlarının idam edilmesi, 1938’ de isyanın tekrar başlamasına engel olmadı.
Eylül 38’de tamamen bastırılan isyan sırasında ve sonrasında devletin uyguladığı şiddet tüyler ürperticiydi. Canlı tanıkların anlatımı, daha yalın ve dolaysız olduğu için insanlarda daha derin bir etki bıraktı. Dersim’i, üç uçak filosunun bombalamış olması, yaşananların ağırlığını gösteriyor. Bu gün Kürdlerin kafasında Dersim, İnsanlık değerlerinin çiğnenmesinde sınırsızlık ve süngülere takılan çocuk bedenleri olarak yer almıştır. Cumhuriyet döneminde meydana gelen her isyanın kendine özgü bir yanı vardı kuşkusuz. Ama hepsinde ortak olan noktalar daha fazlaydı. Bu nedenle vicdanlarda açılan yaranın iyileştirilmesi için ilk adım, yaşananların insanlık suçu olduğu ve tasvip edilmediğinin ifadesi olacaktır.
Hiçbir mazerete sığınmadan ve "haklı" gerekçeler üretmeye kalkışmadan yapılacak samimi bir özeleştiri, en azından vicdanlardaki yaranın iyileşeceğine dair bir umut aşılayacaktır Kürdlerde.
Röp: Sadık Yalsızuçarlar
Kitap :Kürtlerin Ateşle İmtihanı
Devam edecek...
Nasname



Yorumlar (4 gönderildi):
Hasan Huseyin Ceylan'in "Cumhuriyet Donemi Din Devlet Iliskisi" adli kitabindan mi Necip Fazil'in bir kitabindan mi, tam hatirlamiyorum, Dersim ile ilgili soyle birsey okumustum (olayi yasayan bir sahidin ifadesiyle, yanilmiyorsam):
"Etrafi tas duvarla orulmus bir evin bahcesine odun yigildi, sonra butun koy ahalisini oraya koyup odunlari alevlendirdiler. Insanlar canli canli yandi. Kucaginda birkac aylik bebek olan bir anne 'evladim yanmasin' dusuncesiyle cocugunu duvardan disari atti. Disaridaki bir jandarma, bebegi silahinin sungusune takip tekrar iceri atti."
Dersim’de insanlik dirami yasandi. Mermiden tasarruf icin insanlari canli canli yakmakla kalmadilar, zehirli gaz kullandilar. Saddam’in Kurdler uzerine kullandigi gazin bir benzerini, Saddam’dan once Kemalist rejim Kurdler uzerinde kullandi. Seyit Rıza’nin ve idame dilen diger masumlarin cesetlerini yakacak kadar canilestiler. Bu, bazilarinin iddia ettigi gibi “Sunni Kemalist rejimin” “Kizilbas Kurdlere” olan husumetinden degil, irkci Kemalist rejimin bir butun olarak Kurd dusmanligindan kaynaklaniyor. Sadece Alevi dusmanligi olsaydi, Sunni Bediuzzaman’I defalarca zehirlermez, oldurmeye calismaz, cesedini dahi kacirmazlardi.
Bu vahset bazilarina inandirici gelmeyebilir ama bu, hatta bundan daha vahsi zulumler yapildi. Hala da yapiliyor. Onbinlerce masum Kurdu katledip asitte yaktilar. Itiraflar yeni yeni basliyor. Ergenekon Medyasi'nin, Ocalan'in ve Ocalancilarin ustunu kapatmaya calistiklari Ergenekon davasi daha cok cinayetleri ortaya cikaracaktir. Belki sira Mustafa Kemal ve Ismet Inonu ciftinin cinayetlerine de sira gelecek.
Gecenlerde Ferhat Tunc da yazdi Taraf'ta. Hasan Cemal (Milliyet) de ondan alintiladi. Ayse Hur (Taraf) birkac defadir yaziyor. Ayse Hur’un “1937-1938'de Dersim'de neler oldu?” baslikli yazisindan aktarmalar yapalim: “1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim'e gelmişti. 14 Haziran 1934'te Türkiye'yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935'de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim'in adı Tunceli ('Tunç Eli') olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl'ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921'deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa'nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.”
“1937 ISLAHAT PROGRAMI . Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935'te hazırladığı 'Şark Raporu'nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran 1937'de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için 'Islahat Programı'nı açıkladı.” Program bir asimilasyon planiydi. “İnönü'nün açıkladığı önlemler arasında ‘Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim'den beş yaşını doldurmuş kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi' de vardı.”
Irkci Kemalist rejime gore Kurdlerin masumane rahatsizliklari “Isyan”di. “Isyani” kendi gaddar tiynetlerine yarasir bir sekilde kanli olarak bastirdilar. Onbinlerce insani katlettiler. Geride kalanlari asimile icin serpistirdiler.
Bu zulmun konusuldugu bu gunlerde, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki bir irkci zat, Umit Zileli, Dersim Soykirimini masum gostermeye calisiyordu. Bu ifadeler ona ait:
“Brüksel’de, Avrupa Parlamentosu binasında düzenlenen “Dersim Soykırımı” konferansında Prof. Dr. Ronald Mönch, Dersim’de (Tunceli) yaşananların insanlık suçu olduğunu vurguladı ve şu sözleri söyledi:
- Atatürk ve dönemin Bakanlar Kurulu üyeleri ile üst düzey askeri yetkilileri yaşasalardı savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerekirdi!..
Yani?.. Yani, 1937’de, Türkiye sınırları içinde ağaların çıkardığı isyanı bastıran Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve arkadaşları, düpedüz soykırımla suçlanmaları bir yana, sanki yabancı bir ülkenin topraklarına tecavüz ederek bu suçu işlemişçesine “savaş suçlusu” olarak da ilan edildiler!..”
Mustafa Kemal ve cinayet ortaklari bu dunyada sorgulanmadan, ceza almadan gocup gittiler. Bu durum, cinayet yanlarina kar kaldi manasina gelmez. Cunku buradan sonra bir Buyuk Mahkeme (Mahkeme-I Kubra) vardir. Burada hesap vermeyen orada en ince detaylarina kadar hesap vereceklerdir. Hic bir zalim cezasiz, hic bir masumun mukafatsiz kalmadigi bir Ahiret Alemi var. Bu dunyada kendilerini katilledenlerin cezasiz kaldigini gorupp ruhlari rahatsiz olan Dersim’in mazlumlari, orada katillerin en agir cezalara carptirildigini gorecek ve huzura kavusacaklardir. Cennet ucuz olmadigi gibi Cehennem de luzumsuz degildir. Zalimleri kucaklamak icin butun hasmetiyle, yakici alevleriyle beklemektedir.
gecte olsa sevindirici bir gelismedir..
gönül isterdiki bunu daha önce yapsa idiler demekki bazi seyler, deger yargilari vb.bunu gec kavramaya sebep olabilyor...kemalistlerin bu barbarligini
öyle diger dünyaya kimsenin havale etmesine hakki yoktur,misto kor vb. ölse bile onun devamcilari hala aramizdalar
ve yasiyorlar ve biz bunlarla burada
dünyanin gözleri önünde hesaplasmak,
onlari burada yargilamak mahkum etmek
zorundayiz...selamlar
Yorumunuz, gorebildigim kadariyla, benim yorumuma bir nevi cevap gibi geldi bana. Bugun neyi savunuyorsam dun de ayni seyleri savunuyordum. Dersim Katliami'na hicbir zaman duyarsiz kalmadim, icinde zerre kadar onur ve insanlik olan kalamaz zaten.
Ahiretten bahsetmekle Kemalistlerin barbarligini diger dunyaya havale etmiyorum; hic kimsenin cezasiz kalmayacagini anlatmaya calisiyorum. Tepkiniz sanki "Ahiret"eymis gibime geldi. Tepki versek de tepkisiz kalsak da Ahiret var.
Ahiret'e inanan bir insan, hesabi otelere birakmaz, elinden geldigi kadar hakkini burada almaya calisir, alamasa bile "Hakkim heba olmaz, otelerde hakkimi mutlaka alacagim" diye rahat olur. Orada hakkini zerresine kadar alacaktir. Adalet bunu gerektirir. Burada adalet yoksa orada olacaktir.
Kemalist rejimin barbarliklarini ortaya sermeye calisiyoruz, cinayetlerini aciga cikarmaya calisiyoruz. Nefesimiz yettigi kadar da anlatmaya calisacagiz insaallah. Yani bir nebze hesaplasma isini az bucuk yapmaya calisiyoruz. Sizin de bir hesaplasma projeniz vardir mutlaka. Tepkinizi bize gostereceginize Kemalist rejime gosterseniz daha tesirli olursunuz.
dür ki siz gecmistede ayni görüsleri savunmus olabilirsiniz,ama bu vb. örnekler sadece bir istisnadir ve biliyorsunuz istisnalar
ise kaideleri degistirmez.gercek su ki gerek gecmiste olsun ve" gecmis kadar olmasa bile"gerek ise simdi olsun halkimizin özellikle Müslüman sunni mezhebine mensup cogunluk maalesef bu konuda pek iyi bir sinav vermemis,Dersim
vb. yerlerde yasayan farkli inanc ve kültürlere sahip insanlarimiza üvey evlat gözü ile baktiklari yetmiyormus gibi ,cogu zamanda sömürgecilerle itifak
halinde yapilan zalimliklerde suc ortakligi yapmislardir tarihte ve günümüzde bu konuda istenirse bir dizi örnek verilebilinir...bakiniz bu gün dahi cogu kürd insanimiz ki bunlarin
cogunlugu su veya bu örgüt ve grup
icerisinde faaliyet yürütmektedirler,
sözüm ona müslüman din kardesleri olan
özünde sömürgeci olan kseimlerle kolkola
girip kendi kardesleri olan yukarda söyledigim kesimlere karsi hos olmayan
cesitli tavirlara girebiliyorlar maalesef, tabi böyle bir sey de ister
istemez özgür Bagimsiz Kürdistan davasina zarar vermektedir...iste bizim
gibi insanlara düsen görev bu gibi durumlar karsisinda yapilmasi gereken ne
ise onlari dogru bir sekilde yapmaktir.
Sunu herkesimden halkimiza munsup insanlarimizin hazmetmesi gerekir;Özgür
kürdistan davasi icin mücadele eden her
kim olursa olsun,ister bu "Gavur"ister
"Alahsiz" ve isterse Dinsiz olsun,biz
birlikte baris icerisinde yasamaya mecburuz, baska yolu yok iste bunu diyebiliyormuyuz ?buna evet diyorsaniz
bu dava ugruna mücadele etmek haktir ve
zaferde kacinilmazdir aksi taktirde daha
yillarca onun bunun oyuncagi olmaktan öteye bir sey yapamayiz..bu arada yeri
gelmis iken kemalistlerle ilgili bir
seyler söylemek istiyorum,dogrusu ben
kisi olarak kemalistlere karsi mücadeleyi daha ilk okulda iken onun
büstlerini yikma ile basladim,halada
karinca kararincada bu mücadelemi sürdürmeye calisiyorum,fakat bunu yaparken diger, Akp gibi sömürgeci parti
ve sahislara karsi mücadeleyide ihmal
etmememiz gerekir..ahirete ben kisi olarak inanmiyorum,bu güne kadar oraya
gidip gelende olmadi, fakat sizin gibi
arkadaslar buna inaniyorsaniz oda sizin
bileceginiz bir seydir bence bunun bir
mahsürüde yoktur ve fakat gelin ortak
bir mutabakata varalim sizinle düsmanlarimiz ile bu dünyada hesaplasmada sizler bizim insiyatifimizi taniyin, bizde öbür dünyada sizinkini taniyalim olurmu...birlik "catisma" ve daha üst boyutta bir birlik
icin sizlere basarilar diliyorum...
selamlar
Yorum yaz