'Üçüncü Yol ve Düşünce Esaretı '
Seçimler gündemde ve görülüyorki konu ile yoğun bir tartışma süreci başladı. Nasname ve Nasnamenin değerli kalemleri bu sürece kendi cephelerinden katılım göstermek ve tartışmayı derinleştirmek amaçlı yazmaya başladılar ve yazıyorlar.Biz bir anımsatmada bulunmak ve Yazar Arkadaşımız Berzan Boti`nin daha önce yayınlanan bir makalesinin bu tartışmalarda katkısı olacağı düsüncesiyle yeniden yayınlıyoruz. Nasname.
Bir ülkenin siyasal yapısını etkilemenin, yönlendirmenin ve ele geçirmenin değişik yolları vardır; fiili işgal, ekonomik alanda bağımlı kılmak en açık görülen yöntemlerdir. En tehlikeli yöntem ise, denetim altına alınmak istenen halkın düşünme biçimini belirlemektir. Cesaret, fedakarlık, yiğitlik gibi özellikler ezilen bir halkın kurtuluş mücadelesinde çok önemlidir. Ancak bu özelliklere ‘doğru düşünmek’ eşlik etmiyorsa amaca ulaşmak olanaklı değildir. Tıpkı Kürd halkının ödediği bunca bedele karşın, özgürlük hedefine ulaşamaması gibi.
Doğru düşünmenin nasıl olanaklı olabileceği konusu, ilk çağlardan beri düşünürlerin önemli bir uğraşı olmuştur. Bu uğraşlar sonucu ortaya çıkan farklı yaklaşımlar, farklı insanları etkileyerek onların düşünme biçimini şekillendirmiştir. İlk sistematik filozof olarak kabul edilen Aristoteles, kendinden önceki mantık bilgilerini sistemleştirerek, onun özel bir disiplin olmasını sağladı. Mantık çalışmalarını, doğru düşünmenin aleti anlamına gelen ‘Organon’ adlı kitap(lar)da bir araya getiren Aristoteles, ortaçağ boyunca etkili oldu. Klasik mantık, biçimsel mantık olarak da bilinen bu düşünme biçiminin, doğayı ve toplumu açıklamada, anlamada yetersiz olduğunu ve bu nedenle de aşılması gerektiğini düşünen Francis BACON, ‘Nowum Organon’ (yeni alet) adlı çalışmasıyla, bilim ve felsefeyi skolastik’lerin (Aristoteles mantığının) baskısından kurtardı. 17.Yüz yılda başlayan bilimsel gelişmelerin, bu yeni düşünce anlayışından bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Bacon’dan sonra bir çok düşünür bu konuda önemli çalışmalar yaptı. Ancak Hegel’in diyalektik mantık anlayışı bu çalışmalar içinde özellikli bir yere sahiptir kuşkusuz.
Biçimsel mantığın;
‘bir şey ya doğrudur ya da yanlıştır, bir şey hem doğru hem de yanlış olamaz, doğru ve yanlış dışında üçüncü bir seçenek olamaz, karşıtlardan biri doğruysa öbürü zorunlu olarak yanlıştır, ikisi aynı anda doğru veya yanlış olamazlar’ anlayışına karşın, diyalektik mantık; ‘karşıtların birlik oluşturabileceğini, karşıtların aynı anda doğru veya yanlış olabileceğini, birinin hem doğru hem de yanlış yönlerinin olabileceğini, birinin yanlışlığının karşıtını zorunlu olarak doğrulamadığını, karşıtların dışında üçüncü bir seçeneğin olanaklı olduğu’ anlayışıyla, özellikle, doğal ve toplumsal olaylarda kalıplarla düşünmenin yetersizliğini gösterdi.
Avrupa düşün dünyasında, Rönesans ile birlikte etkisini kaybeden klasik mantığın anti-demokratik ülkelerde hala revaçta olması düşündürücüdür. Yaşadığımız coğrafyada genel olarak ilgi gören klasik mantığın, Türk eğitim sisteminde özellikli bir yere sahip olması tesadüfü değildir. Türkiye cumhuriyetinin ideolojik alt yapısının şekillenmesinde önemli bir yere sahip olan Ziya Gökalp’ın, Malta sürgünü sonrasında söyledikleri, konumuz bağlamında dikkat çekicidir.
Bilindiği gibi Alman hayranı ittihat ve terakki yöneticileri sürgün (yaklaşık 2 yıl) dönüşünde İngiltere’ye sempatilerini dile getirmişlerdi. İngiltere’nin onayıyla tekrar önemli görevlere getirilen eski ittihatçıların, ‘Malta’da ciddi bir eğitimden geçirildikleri, bu eğitim sonucunda İngiltere’nin düşünce biçimini benimsedikleri’ değerlendirmesi dikkate değerdir. Sürgün dönüşü Gökalp, İngilizlerin dilini öğrenmenin kolay fakat mantıklarını öğrenmenin zor olduğunu, bütün milletlerdeki mantığın benzerliğine karşın İngilizlerin farklı bir mantığa sahip olduğunu, İngilizlerin bir ülkeyi işgal etmeden de oradaki çıkarlarını koruyacak yöntemlere sahip olduğunu’ söylüyordu.
Anlaşılan Gökalp, İngilizlerden öğrendiklerini, ‘Türkleşmek-İslamlaşmak-Muassırlaşmak’ anlayışıyla, Kürd halkına uygulamaktan geri kalmamış. Fiili işgalin yeterli olmadığını bilen egemen sistemler, egemenlik altında tutmak istedikleri halkların düşünme biçimlerini belirlemeye çalışırlar. Bu amacın gerçekleşmesi için de en uygun yöntem, Aristoteles mantığıdır şüphesiz.
Devletin yüz yıldır, Öcalan’ın da otuz yıldır yapmaya çalıştığı şey, halkın düşün(me)me biçimini belirlemektir. Karşıtını kendi içinden çıkarma konusunda tecrübeli olan devlet, ‘ya benim yanımdasın ya da karşıtımın’ dayatmasıyla, Kürd halkını iki yanlıştan birini seçmeye zorladı hep. Son günlerde, İmralı- Meclis ve Genelkurmay üçgeninde yaşanan diyalogların sağlıklı tahlil edilebilmesi için, öncelikle, klasik mantığın dar kalıplarından sıyrılmak ve diyalektik mantığın çok yönlü düşünme olanaklarından yararlanmak gerekiyor.
Dikkat çekici ve üzerinde mutlaka durulması gereken nokta, PKK/DTP’nin, devletten çok hükümeti hedef almasıdır. Devlet ve hükümetin ayrı şeyler olduğu, Türkiye gibi bir ülkede hiçbir hükümetin şimdiye kadar devleti kontrol etme/yönetme iradesi gösteremediği bir gerçek.
AKP’nin tamamıyla sistem dışı bir parti olduğunu söylemek saflık olur. AKP değerlendirilirken, ‘demokratlık’, ‘esneklik’, iyi niyet’ ve benzeri nitelemeleri kullanmada ihtiyatsız bir iyimserliğe düşmemek gerekiyor. Bu olumlu nitelemeler kullanılırken, ‘görelilik’ bir ön niteleme olarak bulunmalıdır. Diğer sistem partilerine göre daha iyi (kötünün iyisi) olmak ile kendi başına iyi olmak arasındaki fark hesaba katılmalıdır. AKP’nin göreli iyiliğini düşünsel mirasında aramak yanıltıcı olur. MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) ve MG (Milli Görüş) geleneğinin Kürd sorununa ve demokrasiye olumsuz yaklaşımı biliniyor. Bu gelenekten gelen AKP kadroları ‘değişmek zorunda kaldılar’ demek daha doğru olur.
Bu değişimde, hem toplumun gelişme yasaları, hem dış etkenler hem de iktidarda kalabilme isteği önemli etkenlerdir. AKP’nin marifeti, gelişmelerin yönünü fark etmesi ve kısmen de olsa buna uygun pozisyon alması, başka bir değişle zorunluluğun bilincine varmasıdır. Ancak olumsuzluklarına rağmen AKP’nin sistem partileri içinde en ılımlısı olduğu da yadsınamaz. Dönem dönem sistemin iç çelişkileri çok keskin olabiliyor. Tıpkı ikinci dünya savaşının farklı sistemler arasında değil, aynı sistemin farklı ülkeleri arasında başlaması gibi. Bu nedenle AKP – Asker çatışmasını hafife almamak gerekiyor. Sonuçta uzlaşabilecekleri gibi, çelişkinin keskinleşmesi de mümkündür. Yeter ki birileri bu çatışmayı gölgede bırakacak derecede gereksiz ve sivri çıkışlarda bulunmasın.
Kerkük sorunu ve Güneyi işgal senaryolarının yoğun olarak tartışıldığı bir ortamda “zehirlenme senaryosuyla” Kürd halkını gerçek gündeminden uzaklaştıran DTP, Var olan ve keskinleşme belirtileri gösteren AKP- ASKER hesaplaşmasının yumuşamasına da bilinçli olarak katkı sağladı. Daha meclis açılmadan, Tecrit(!) sorununu meclise getireceklerini söyleyen DTP’liler, Türkiye’de gerileyen, güç kaybeden asker ve ırkçı kesimin kaynaşmasına ve itibar görmesine zemin hazırladı.
Abdullah Gül’ün tüm karşı duruşlara rağmen cumhurbaşkanı seçilmesi Genelkurmayı prestij kaybına uğrattı. DTP, gereksiz söylemleriyle askerin kaybolan prestijinin iade edilmesini sağladı. Bu kadar açık ve çirkin bir oyun oynayan DTP’yi hala Kürd halkına umut olarak göstermeye kimsenin hakkı yoktur.
Amed Kalesini Kim Fethedecek?
Erdoğan ile Baydemir arasında yaşanan ve meydan okumaya dönüşen tartışmanın, 22 Temmuz seçim sonuçlarından ve önümüzdeki yıl yapılacak yerel seçimlerden bağımsız olmadığı ortadadır. Birinin fethetmeye(!) diğerininse kurumaya çalıştığı ‘kale’, tarihi, kültürü ve politik yapısıyla özellikli bir yerdir Kürd halkı açısından.
Son seçimlerde AKP’nin Kürd halkından aldığı destek Erdoğan’ı cesaretlendiriyor haklı olarak. Görünen o ki, mevcut koşullarda önemli bir değişiklik olmazsa AKP, Diyarbakır’da belediyeyi ele geçirecek. Bunun farkında olan DTP, ortamı gererek ve halkın yurtsever duygularını harekete geçirerek AKP’nin önünü şimdiden kesmeye çalışıyor.
DTP ile AKP arasındaki fark, Ziya GÖKALP ile Prens SABAHATTİN arasındaki farktan fazla değildir. Şimdiki konumlanışları ile yüz yıl öncesi Jön Türklerin konumlanışı arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Hele hele Ziya Gökalp ile Öcalan’ın duruşları, misyonları ve Türkleştirme politikalarının benzerliği şaşırtıcıdır. Ziya Gökalp- Prens Sabahattin veya yeni Kemalistlerle-yeni Osmanlıcıların hesaplaşmasında Kürd halkı adına taraf olmak, Kürd halkına yapılabilecek en büyük kötülüktür.
DTP dışındaki Kürd muhalefeti, İki olumsuzdan birini seçmek zorunda kalmamak için üçüncü bir seçenek yaratmak zorundadır. Başta sivil toplum örgütleri olmak üzere, soruna duyarlı ve devlet güdümlü olmayan her kesimden insanın içinde yer aldığı ortak bir blok oluşturulabilir. Söz konusu blok/birlik seçimlere kendi adayı ile katılabilir. Şayet aday göstermek için koşullar olgunlaşmamışsa, en uygun adaya destek vermek şeklinde de aktif rol oynanabilir. Diyarbakır’ın öncelikli sorunlarını bilen ve bunlara çözüm üretebilecek donanıma sahip farklı kesimlerden insanların içinde yer alacağı bir ‘kent konseyi, kent meclisi’ oluşturulabilir. Bu konseyin hazırlayacağı rapor doğrultusunda bir eylem planı hazırlanabilir. Eylem planında;
1- Belediye başkanının, konseyin denetime açık olması
2- Tüm ihalelerin şeffaf ve konseyin gözetiminde yapılması
3- İşe alımlarda yeterlilik ve ihtiyacın öncelikli kriterler olması 4- Başkanın maaşı, çalışanlar içinde en yüksek maaşı alandan daha fazla olmaması
5- Belediyeye tüm girdi ve çıktılarının kayıt altına alınması ve isteyen herkesin bu kayıtları inceleyebilmesi
6- Kürd halkının kendi kaderini tayin hakkının savunulması
7- Konsey, sorumluluklarını yerine getirmediğine karar verdiğinde başkanın çekilmeyi kabul etmesi.
Bu koşulları kabul edecek aday ile basın önünde bir protokol imzalanmalıdır. Kişisel kaygısı olmayan, sadece halka hizmet etmek için bu işe soyunan samimi, dürüst adayların tereddütsüz kabullenebileceği bir uzlaşma. Bağımlı olanlar, icazeti başka yerlerde arayanlar ve farklı kaygılarla hareket edenler de böylece elenmiş olur. Böyle bir girişim, halkın kendi kentine sahip çıkmasını sağlayacağı gibi ulusal sorununa da sahip çıkmasını beraberinde getirir. Bu girişim sadece Diyarbakır ile sınırlı kalmayıp kuzey Kürdistan’ın tümünü kapsayabilir. Böyle bir girişimin kent düzeyindeki başarısı, ulusal sorunun çözümü noktasında da, üçüncü yol/seçenek olarak kalıcı bir anlayışa dönüşebilir. Düşüncesini esaretten kurtaranlar, genç Osmanlılarla- genç Kemalistlerin fetih savaşlarına alet olmayacaktır.
1- Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için, H. Bayram Kaçmazoğlu’nun, ‘TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ 11’ adlı kitabına başvurulabilir.
Berzan Boti.
Nasname



Yorumlar (2 gönderildi):
Tabii boyle bir olusuma basta PKK ve devlet bu olusuma olanca gucuyle yuklenecek ve bas dusman ilan edecekler ama Diyarbakir ve Diyarbakirli bu tur seyleri bu gune kadar gouguslemis ve bunu da gogusleyecek potansiyele sahiptir.
Boyle bir olusumun olusmasi ve basarili olmasi hatta istenilen sonuc alinamasa bile dikkat cekici bir sonuc almasinin bir cok yararlari vardir bunlardan birincisi; Artik tum Kuzey Kurdleri PKK ya ragmen gercek ozgurluk mucadelesi adina birseylerin yapilabilecegini gormus olacak ki bu cok onemlidir. Ikincisi: Artik devlet gercekten rahatsiz ve tedirgin olacak cunku halkin PKK nin gudumunden ve dolayisiyla kendi gudumlerinden cikmis oldugunu gorecek ve bu hirs,korku ve tedirginlikle daha da bocalayacak ve hata uzerine hata yapacak ve Kuzey Kurdunun de onu acilacak.
Selam ve saygilarimla
ucuncu yol yaratilamiyor.
birakin ucuncu yolu
kuzeydeki kurdlerin bir bolumu TC nin yapisini
oteki boolumu de bir ************sacmaliklarini henuz farketmis bile degil.
bu malzeme ucuncu yolu yaratack da
ucuncu yol bir nebze guclenecek de
caydirici olacak da
kurdler de bu caydiricilik uzerinden
statuko talebinde bulunacak.
bu su anda hic de gercekci gorulmeyen bir yol.
keske olabilseydi ama
keske ile bu isler olmuyor.
20 kusur milyonla hala bir statukoya sahip olmamak
bir facttir ve ardinda sadece tc nin zavalli kurdlere basksi yatmaz
kurdlerin yapisal sorunlari da yatmasi gerekir.
durum boyle oolunca DTP ye oy verenlerden ucuncu yol yaratmalari beklenemez.
kurd sorununu Tc sinirlari icinde TC ile birlikte cozulmesini beklemek saftrikliktir. dis dunya bir sekilde bu ise bulastirilmak zorunda.
yani buna mecbur biraktirilmak zorunda.
adamlar bizim kara kas ve gozlerimiz icin elbette bu kor ve topal ata oynamaz. ancak DTP ye simdilik giden oylar-bize bir sure lazim olacak
"orda Tc nin kontrol edemedigi bir enerji var hala!"
mesaji icin lazim.
her ne kadar DTP TC nin zhinsel hinterlandina girmis olsa bile bu durum henuz diss dunya da boyle okunmuyor. veya soyle diyelim TC nin kontrolu altina grmis olan DTP ust kadrolaridir. ona oy verecek olanlar hala kontrol altinda degil.
bu acidan
yorumcularin DTP/PKK tahlili ile
bunlarii destekleyen kitleleri tahlillerini birbrinden ayirmalari gerek.
bacon u aristoyu ise karistirmadan
haydi illa yeni dusunme yontemleri denenecek se
en yeni mantik yontemini fuzzy logici kullanarak
(bu aslinda secimler ve oy verenleri anlamak acisindan isabetli bir mantik olabilir).
ben aslinda bu tur tahlileri oldugundan daja karmasik hala getirilmesi ttaraftari degilim ama illa mantik kullanilacaksa fuzzy emerinize amede. bu mevzuya da bayagi uygun.
Yorum yaz