Herkesın Sözünün Değeri Ayrıdır
Şimdi; PKK, Öcalan’ı eleştirebilmelidir, sözünden ne anlamalıyız hocam? Ama şöyle anlamak mümkün, PKK içindeki Kürd ve Kürdistani, değerleri taşıyanlar, PKK örgütünü savunmalı, Öcalan’ı eleştirmeli, derseniz buna bişey demem. Ancak bu eşyanın tabiatına aykırı. Öcalan öyle bir sistem oluşturmuş ki içerde; değil eleştirmek, onu düşte bile eleştirir gibi durumlara girmek suçların en büyüğüdür.
Nasname olarak Geliştirmeye çalıştığımız bir geleneğimiz var. Yorum köşesine iliştirilen değerli yazıları kimin yazdığına bakmaksızın tartışmalara katkısı olacağı düşüncesiyle manşette değerlendiriyuz bu kezde sayın Şükrü Gülmüşün İsmail Hoca nın yazısına iliştirdiği bir yazı var ve daha çok okurla paylaşalım istedik.
Nasname.
Eğer Kuzey Kürdünün siyasal bilinmezlik tarihi için bir sıfır (0) noktası almamız gerekecekse; tarihçilerin çok iyi çalışması gerekir kanısındayım.
Lakin bazı olguların nitel değişimi için ben;
-PKK’nin kuruluş tarihini...
-Eruh Şemdinli Baskınını...
-Ve Öcalan’ın İmralı’y gidişinin birer önemli tarih görülmesi inancındayım.
PKK ve onun tarihini en iyi bilenlerin başında Abdullah Öcalan gelir. Klasik bir Mustafa Kemal/Atatürk gibi, herşeyi –nalıncı keseri gibi- kendisine yontasa da bu konudaki görüşü önemlidir.
1991’lerde -ki 11 yıllık zindandan sonra- tekrar onun huzurunda bulunuyordum. Kendisine şunu sordum:
‘Başkanım herkes ve tüm arkadaşlar bize soruyor. Sahi PKK’nin kuruluş tarihini nerden başlatabiliriz?’
Düşündü.
Taşındı.
Pek beklemediği bir soruydu bu aslında. En sonunda;
‘PKK mi? Çubuk, Dikmen alınabilir aslında....Evet, evet parti fikiri orda doğdu. Sen 1976 Dikmen diyebilirsin?’ dedi.
Düşünme sırası bendeydi.
Fazla sormadım.
Peki Dikmen ve 1976 alacaksak bu Lice Fis (1978) de ne oluyordu? Demedim/diyemedim. Zaten sorularımı da mahsumiyet ve çocukça bir sempatiyle soruyordum. Yoksa ona soru sormak kimin haddine.
Öcalan doğru söylemiyor.
Bu ifadenin kibarcası.
Bunu herkes kabul eder.
Ancak bana göre bal gibi yalan söylüyor.
Kendisinin mimarı olduğu Ankara PKK’si Tuzluçayır’da kuruldu. O asıl olandan değil, olmayanlardan ve herkesçe bilinenlerden bahsediyor. Ankara PKK’sı/ Ankara, Tuzluçayır’da kuruldu. Buna Dikmen ve Lice Fis bir paravanlık görevi gördü ve meşrutiyet vermeydi.
Çünkü Ankara Tuzluçayır PKK’sında Dilaver Yıldırım/M. Hayri Durmuş ve onlarca Kürd ve Kürdistanlı değer bu toplantıda yoktur. Ve orda olanlar hala yaşıyor, hala yönetim erkindeler.
Dikmen’in Fuad Çavgun’dan,
Çububuk’u Baki Karer’den,
Tuzluçayır’ı İbrahim Şahin’den,
Lice/Fis’i Hüseyin Topgüder’den dinledim.
Abdullah Öcalan’a ‘Partini kur’ talimati gitti. Kendi partisini kurmadan önce İstanbul ve Diyarbakırda İT ve AZ’ye teklifler sundu.
Kabul göremedi. Görmeyince de Tuzluçayır’da partisini (PKK)’sını kurdu.
Ve bu kadro içinde; Öcalan’a ‘Gözünün üstünde kaşın var’ diyenler ya vuruldu/ya safdışı edildi/ya da devlete havale edildi. İddia ediyorum eğer Lice/Fis’de Abdullah Öcalan başkan olmasaydı asla böyle bir PKK olmazdı. Çünkü o Kesire evliliği meselesinde;
‘Ya bu iş olur ya da siz yolunuza ben yoluma’ demiştir.
Ogün bu gün, Öcalan bir yana, diğer kadarolar ve şeklende olsa PKK bir yana gitmiştir.
İşte anlaşılması gereken nokta burda.
Öcalan’ın anladığı parti ile bizim anladığımız, algıladığımız çok farklıydı. Parti tüzel kişiliğine asla kavuşamadı. Kavuşmamasının da en büyük müsebibi, bizzat Abdullah Öcalan’dır. Çünkü eğer parti parti olsaydı, o bu kadar pervasız ve sınırsız/sorumsuz hareket edemezdi.
Benim sayın Hocam’a itirazım bu noktada.
Ne bizim, ne de sizin iyiniyetinizle, Öcalan’dan bağımsız ve ondan azade bir Parti, bir kadro, bir tek canlı bile yoktur. Öcalan şeklen olan, özünde onun tarşkatı olan bir parti kurdu.
Şimdi;
PKK, Öcalan’ı eleştirebilmelidir, sözünden ne anlamalıyız hocam?
Ama şöyle anlamak mümkün, PKK içindeki Kürd ve Kürdistani, değerleri taşıyanlar, PKK örgütünü savunmalı,
Öcalan’ı eleştirmeli, derseniz buna bişey demem. Ancak bu eşyanın tabiatına aykırı. Öcalan öyle bir sistem oluşturmuş ki içerde; değil eleştirmek, onu düşte bile eleştirir gibi durumlara girmek suçların en büyüğüdür.
PKK denilen (KCK) mi? Bu isimi ne olursa olsun, Öcalan’ı eleştirecek en babayiğid en basit ifadeyle ‘hain’ olur. Murat Karayılan mı? Ahmet Türk mü?Zübeyir Aydar mı? Yapacak bunu?
Bu anlamıyla umudu onlara bağlamak da karşı olduğum bir anlayıştır.
Ancak son on yıllarda/PKK ve Kürdistanlılar ile Ankara PKK’sı Öcalancılar farklılığı doğdu. Düşsel PKK’mizin ve Kürdi kadroların, tabanın temsili sözcüleri yok. Açığa çıkanlar tırpana geliyor.
Bu durumları ve PKK içinde Öcalan ve onun bu anlayışlarınıdan muzdaripliğimizi sizlere anlatırken, sizler de hayrete düşüyordunuz. Ve biz aslında sizlere bunu anlatırken, suç işliyorduk.
Bilebile anlatıyor, bile bile suç işliyorduk.
Çünkü biz düşünce olarak, sizi Öcalan’dan çok manevi liderimiz görüyorduk. Öcalan’dan önce de sizin Kemalizm/Kürdistan’ın Uluslararası Sömürge statüsü ve Kürdlerin tarihi üzerine görüşleriniz bize ışık oldu.
Biz Kürdistanî katılımlı tüm kadrolar Öcalan’dan, PKK’den önce sizden gıdamızı aldık.
Benim açımda durumunuz anlaşılır.
Sonsuz derecede saygı duyarım sizin yer/zaman ve koşullara göre konuşma ve yazmanıza. Lakin Bağdatlarımız harab olmazdan, bu adam ve sistemi bu kadar can almadan önce sözleriniz birer can kurtaran simidi olacaktı.
PKK ve Öcalan sisteminden kaçıp kurtulanlar, konuşmaya cesaret edenler, feryat figan ettiler. Onların da gücü yetmedi.
Selim Apo’nun Ayetlerini yazdı.
Ben on yıldır bu Nasname ile haykırıyorum.
Ama inanın sizin ;
‘Kuzey Kürdlerinin bu durumda olması; Abdullah Öcalan’ın çürük duruşundan kaynaklanmaktadır’ sözününün kadar etki etmedi.
Bu nedenle, her sözünüz bir zelzele yaratır yüreklerde.
Küflenmiş ve örümcek bağlamış beyinleri temizler.
Çıkar ve bireysel kaygılara çekilen bir kılıç olur.
Geç oldu ama temiz oldu.
Biz erken davrandık, biraz tahripkar olduk.
Biz genciz, siz yaşlısınız.
Gençler doğaları gereği hata işler. Büyükler olgun olur, bunları hoş karşılar.
İyi ki Kürdün Beşikçi gibi vicdanı var.
Bu bizim için bir mihenktaşı olmaya devam etmesi sevinçlerin en büyüğüdür.
Selam ve saygı ile



Yorumlar (6 gönderildi):
ben de bu yoruma kisa bir yorum yazayim.
IB nin soz konusu mesajinda ana hat
PKK nin Abdullah Ocalan i elestirmesi gerektigi
mesaji degil. IB de bu yapidan dogru duzgun, eufemistik olmayan bir elestiri cikmayacagini bilmiyor olamaz. kendisi muthis bir noktadan Abdullah Ocalan elestirisi yapmis zaten:
herkesin devletine tek soz soylemezken,
kurdlere devleti birakin federasyonu turu bir erki bile cok goruyor. bu noktada IB nin elstirisi ortaya atilmis durumdadir. PKK lilere gonderilen zarfta bu noktada ne dusunduklerini sormaktan ibarettir.
kurdler devlet(genel anlamiyla kendi hayatlarini organize edecekleri ve dunya tarfindan ayri bir unit olarak taninacaklari bir STATU ihtiyaci duyuyor mu duymuyor mu? duyuyorsa bu ihtiyaci bugunku dunyada karsilayan tek cozum yolu devletlu olmaktir.)
abdullah ocalan avukat gorusmelerinde *** ***
"devleti tohmet altinda birakmak istemem" mesajini veriyor.
bu cebberut devleti tohmet altinda birakmak istemeyen
kurdlere hic bir formatta devleti layik gormuyor.
IB nokta elestirisi yapmis ve bu minvalde tartismaya davet ediyor PKK lileri. burdaki PKK li illa orgut yonetimi olmak zoruna degil. dusunme yetisini yitirmemis pkk ye destek veren kitleye daha cok bu davet.
Degerlendirmene ek oark sunlari eklemeliyim:I.BESIKCI hocanin iyi niyetli durustlugunde saygim var,yillarini bu ugurda hacadi.Hoca"nin emegineyine biz muhalifler deger veriyoruz.Aslinda hoca pkk yukselisiyle birlikde apo"nn ikiyuzlu kerekterini goremedi.Dogrudan organik ilisileri olmadigi icin derin cozucu olma firsatini yakalamadi.Herseye ragmen erdemli tavir takindi.Diger rantcilar gibi maske takip nema pesinedusmedi.Buyuk hayel kirikligina ve soylem kirilmasi yasadi.Acikcasi bu konuda iki yurekli insan bunu butun yonleriyle el alip aimyene deyimle defterini durdunuz.Selim ve Sukru hoca bu yapinin otopsisini yapa bildi.Saygilar,sevgiler,seamlar.
Bu fotoğraf, sıradan bir fotoğraf değil.
Bir İstanbul-Ankara yolculuğu. Trende çekildi. İsmail Hocam'la beraberdik. Yan yana. Aynı koltuktaydık. Kompartmanımız aynı, yolcular farklıydı. Aşağı indim. Bir sigara içtim.
Geri geldim.
Hoca'nın yanına yeni iki arkadaş, belkide sevgili..Işık Hoca'ı görmüş ve onunla tanışmak istemişler. Söyleşiyorlardı.
Bu birince kara veya koltuk dizimi.
Bir an bu gençlerin PKK'ye sempati duyduklarını, bir an önce gerillaya gitmek istediklerini düşünelim. Ve nitekim onlarca, yüzlercesi gitti de . Akibetleri ne oldu? Gelin de onu bana sorun. Aydın Kırımına uğradılar. Kimisinin gözlükleri, kiminin edebiyat sevgisi, kimisinin sevgilisininin olması öldürülmesine yetti.
Çünkü Öcalan ve PKK'si için yüksek tahsilli öğrenci, aydın ve birey olanlar en büyük tehlikeydi. Bu hikayeler çok.
İkinci kare ve duranlara bakın. Uykularından yeni uyanmış, belki de böylesi trene yeni binmiş, biraz şehirli biraz köylü iki insan. Bunlar PKK'nin şehir tabakaları. Bir de arkalarından gelen, şehir yüzü görmeyen, Türkçe ve Latince harflerle tanışmayan, köyünden başka bir yere açılmayanlar var. Bir arkadaşım Resül'ün öyküsünü anlatmıştı. Resül, ummi bir Kürd köylüsü. PKK'de okuma yazma öğrenir. Silahı tanır. Ve bir çatışmada tankı görür. Sorar 'Va çiya lavoo.. Errik!..' Arkadaşları 'Lexê Resul lêxe...' der demez. Bazuksını gez, göz arpacık ayarlar ve Resul hayatında ilk gördüğü tankı tuz-buz eder.
Bu ikinci kare; bizi nica en altlara götürür.
Ekrem; hoş şeyler söylüyor. 'PKK'yi dünyavi bir hareket' yapıyor. Ama PKK Eruh köylüsüne göre farklı, Avusturalya'daki Yado'ya göre farklıdır. Özünde hepimizindir. Ama daha çok BİRİLERİ'nindir.
Hepimiz eşitiz.
Ama birisi daha çok eşittir.
Gel de bana sor.
İçi beni, dışı seni yakar bu teşkilatın.
Munzuroğlu'na ise;
Sevgili Munzur; biz birey olma hakkımız birilerine verdik. En büyük yanlış burda. Bireyi hiçleyen, insana değer vermeyen bir sistem oluştu.
Bu nedenle, YAŞASIN YENİDEN ÖZGÜR BİREY!.. demeliyiz ve kaybettiğimiz bu hakkı, kaybettiğimiz yerde aramalıyız.
Kendimize, haklarımıza sahip çıkarsak; halkımıza ve haklarımıza da sahip çıkarız.
Selam ve devamla.
Bu durum sanirsam bizi iyi acikliyor.Bu halkin en buyuk sorunu entellektuel durus yoksunlugundan kaynaklaniyor.Biri cikiyor "Kurd`ler islami kabul ettikten sonra asil kaybettiler.....vs " diyor. Aman bunu diyen senmisin hura... isin ilginci en cokta aydinim diye gecinenler karsi duruyorlar. Hemde sanki baska isleri bitmiste bir bu kalmisti. Isin en ilgincide Mehdi ZANA`nin aslinda boyle dememistim yanlis anlasildim...vs Asil sorun burada.CESARET... biraz daha cesaret.Mesela diyorum tum kurd`lere Hey KURD`ler dusmaninizin elbisesini giymeyiniz.Onlara askerlik yapmayiniz.Bunu bir kampanya ya ceviriniz.Bununla devletine hizmette kusur etmeyen ABDULLA`ya, Sabri OK`a,ortalarda kurd`lugu pazarlamaya calisan ama tipis tipis gidip "dusmanina" askerlik yapanlara cevap olsun.Yoksa birilrin ruhunun da bekcileri oluruz.
Arant Dink/Taraf
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”
Soru basit, hadi cevap ver.
Tek başına bir anlamı yok tabii. Hatta tek başına okunsa “Allah söyletmiş” ya da “gönülden söylenmiş sözler” de denebilir. Nitekim dünyanın birçok yerinde “Türkiye etnik temizliği kabul etti”, “Türkiye’de resmî görüş değişiyor” gibi olumlu yorumlarla karşılayanlar da olmuş.
Oysa işin aslı öyle değil. Zira Bakan “bugünkü devlet”i olumlayarak soruyor sorusunu. “Şunlar devam etseydi bugünkü devlet olur muydu” derken de eğer bugünkü devleti olumluyorsan, o devam etmeyen şeylerin devam etmemesinden de memnunsun demektir. Açık açık da söylemiş zaten –ben niye bu kadar uğraşıyorsam?..
Birçok yabancı, “bir savunma bakanı niye bunlarla ilgileniyor” diye de sorabilir tabii. Türkiye’yi biraz bileni de “savunma”nın bu ülkede başka bir egemenin tekelinde olduğunu bildiğinden, savunma bakanının asıl işini yapamadığı için mecburen başka şeylerle (demografik yapı, ekonomi vs.) ilgilendiğini düşünebilirdi. Ama Türkiye’yi biraz daha tanısa, azınlıkların bu ülkede tam da bu alanda değerlendirildiğini bilecek, hatta eğitim kitaplarında azınlıklardan sadece Lise Milli Güvenlik Ders Kitabı’nda bahsedildiğini bilecek ve Bakan’ın bu ilgisine hiç şaşırmayacaktı. Kısacası, savunma bakanı işini yapıyor.
Ciddiyete davet edildiğimi duyar gibi oluyorum. O yüzden bundan sonrası çok ciddi olacak. Soru neydi?..
“Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?”
“Hayır olmazdı.” Basit soruya basit cevap.
Sen kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra da ‘olsalardı ne olurdu halimiz’ diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne’ diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış. O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten de işin bu bölümünden artık bana ne...
Tabii işin en acı tarafı, Bakan’ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki, doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup, gittiğimiz her yere beraberimizde ****ürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız “O dönem herkes çok acılar çekti” kavşağından, direksiyonu birden bire “iyi oldu” sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların doğru olduğunu da söylüyor.
Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi...
“Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.”
Sen ne diyorsun?
Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, “memleket” olurdu.
Ben neler söylüyorum?
Hiçbir şey değişmese bile en azından o insanlar bugün yanımızda, bizimle yaşıyor olurdu. Hiçbir şey değişmese bile en azından sen bu ülkede savunma bakanı olmazdın. Olsan da böyle düşünmezdin. Düşünsen de böyle konuşacak cesaret bulamazdın. Konuşsan da ertesi gün hâlâ bakan olmazdın.
Bir daha bakalım, savunma bakanı neyi savunuyor?..
Olmamamızın iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın ‘öyle bir niyet yoktu, bunlar savaş tedbiri’ falan filan diye; ondan sonra da, bu “gönülsüz tedbirler”den nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın.
Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının “milyonlarca can” olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak...
Çok sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu kadarız bu kadarız. Azız mazız, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor Bakan?
“Yok” diyecek elbet. “Estağfurullah. Olur mu hiç öyle şey; sizin başımızın üstünde yeriniz var.” Madem bizim olmamızın bir mahzuru yok o ölenler, o gidenler de olsaydı... Ama o bunun cevabını vermiş. Onlar işte verimli topraktaydı, adadaydı modadaydı, paralar onlardaydı... “O verimli topraklar, o paralar babanın malıydı da hileyle hurdayla mı aldılar, yalanla dolanla mı aldılar? Onlar, o verimli topraklara gökten zembille mi indiler” diye sorarlar adama.
Bu resmî tez benim kafamı iyice karıştırdı. O insanlar tedbiren mi sürüldüler, yoksa verimli topraklardalar diye mi sürüldüler? Unutmuşum, zaten Ermeniler Ermeni oldukları için sürülmemişlerdi... Sadede geliyoruz galiba. Tabii o zaman “soykırım”dan yırtmak için verimli topraklardaki müslim-gayrimüslim herkes sürüldü” gibi bir şey söylemek gerekecek –o tarih de yakında yazılır herhalde.
Sermayenin “milli”leştirilmesiyle (hele böyle millileştirme) liberal ekonominin aynı cümlede nasıl kullanıldığını da bir uzman bize anlatır artık. Sen “milli”yi böyle tarif et, “millet”i, “Türk”ü böyle tarif et ondan sonra da çıkıp “tek millet” diye slogan attığında karşı çıkanlara kapıyı göster. “Ben Türk değilim” diyene de kız.
Çok ciddi bir önerim var. Hani göz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı, torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye... Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara mesele kapansın: “Yokluğum Türk varlığına armağan olsun.”
İnkârdan ikrara doğru yol alınacağını elbette öngörebilirdik de, o ikrarın böyle gönülden bir ikrar, yaşananı olumlayan bir ikrar olacağını da doğrusu tahmin edemezdik.
“Gönülsüz tedbirler”den, “gönüllü yokluğumuz”a, resmî ağzın önlenemez evrimine tanık oluyoruz. İç ses artık işkembede durmuyor, duramıyor. Ne de olsa egemenler inkârı sevmez. “Madem egemenim, niye inkâr edeyim?” Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!
Sür kardeşim o zaman. Gönlümüz zaten sürüldü çoktan. İliklerimize işlemiş kör olası ilkeler sayesinde zaten zar zor durduğumuz memleketimizden, atalarımızın, daha da önemlisi torunlarımızın yüzüne bakacak onurlu bir duruş uğruna ağız dolusu lafı yiyip yuttuğumuz, her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN, sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben.
Ama niye süreceksin? Bizim etimiz ne budumuz ne? Dişinin kovuğuna gitmez. Zaten biz sürüyüz. Egemenliğe ortak olmayı istemek yerine, egemenin akıllısını ister ya sürüler, bizimki de o misal; oturmuş egemenin akılsızlığından bahsedip, egemen uyarıyoruz. Bu kadarı da fazla, bu iş böyle göstere göstere de yapılmaz ki. Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?
Yorum yaz