"nanek bide min le bi tirki"
Mine Şenocaklı, Diyarbakır izlenimlerini yazmaya devam ediyor... “Bu mesele, aşla işle çözülecek mesele değildir. Öyle olsaydı Edirne’deki, Trabzon’daki işsiz de dağa çıkardı. Demek ki mesele başka” oluyor cevabı. Son bir soru “Sonuçta Kürtçe artık serbest. Silahların susması için ne lazım?” Cevabı yine çok net: “Bu topraklarda uzun yıllar insanlara ana dilini yasakladılar. Çok acı çekildi, çok baskı oldu. 15-20 yıl OHAL ile yaşadık. PKK’nin ilk başlama yıllarında, Kürtçe’nin yasak olduğu dönemde insanımız fırından ekmek isterken, Kürtçe, ’Jimınra bı nan bıde bı Turki’ derdi. Yani ’Bana bir ekmek ver, ama Türkçe diyorum!’ Böyle bir yasak olabilir mi? Devlet bizim yaşadığımız acıları anlamalı ve artık samimi davranmalı.”
Diyarbakır’da anlıyorum ki,
30 yıldır birikmiş bir hesap bu. Her kimle konuştuysam, gidiyor 30 yıl geriye. İçlerinden biri önce hesabı çıkarıyor “Anam Kürtçe ninniyle büyütmüş beni. İnkar mı edeyim? ‘Et’ dedi devlet!”
Ardından bir başkası, böyle büyük bir hesabı, ancak büyük bir devletin çözebileceğini söylüyor: “Devlet bizim yaşadığımız acıları anlamalı ve artık samimi davranmalı. Büyük devletse bu devlet, ilk adımı atar.
Af çıkarsınlar, dağdakiler insin, ailelerinin yanına dönsün. Meselenin üzerine 30 yıldır topla tüfekle gidiyorlar. Neyi çözebildiler?”
Diyarbakır’da gençlerin toplandığı bir köşeyi gözümüze kestiriyoruz. 31 yaşındaki Erhan Çiçek, ilk karşımıza çıkan... Taksi şoförüymüş. Doğrudan giriyorum meseleye “Bu sorun nasıl çözülür?” O da doğrudan veriyor cevabı: “Meseleyi Türkiye 30 yıldır anlamamışsa, daha anlatılacak bir şey yok! Savaşın üzerine 30 yıldır tankla, tüfekle gidiyorlar. Neyi çözebildiler? Devlet, önce kendi vatandaşını bağrına basacak, kabullenecek. Diyecek ki ’Tamam siz Kürtsünüz!’ Bugüne kadar devlet hata etti. Bana dünyada bir savaş gösterin ki, 30 yıl sürmüş olsun! Bizimkisi sürüyor. Askerimiz, polisimiz, gerillamız ölüyor. Hepsi bu vatanın çocukları.”
‘Bana bir ekmek ver ama Türkçe olsun!’
Bayağı politik bir giriş oldu, peki ya ekonomi? “Bu mesele, aşla işle çözülecek mesele değildir. Öyle olsaydı Edirne’deki, Trabzon’daki işsiz de dağa çıkardı. Demek ki mesele başka” oluyor cevabı. Son bir soru “Sonuçta Kürtçe artık serbest. Silahların susması için ne lazım?” Cevabı yine çok net: “Bu topraklarda uzun yıllar insanlara ana dilini yasakladılar. Çok acı çekildi, çok baskı oldu. 15-20 yıl OHAL ile yaşadık. PKK’nin ilk başlama yıllarında, Kürtçe’nin yasak olduğu dönemde insanımız fırından ekmek isterken, Kürtçe, ’Jimınra bı nan bıde bı Turki’ derdi. Yani ’Bana bir ekmek ver, ama Türkçe diyorum!’ Böyle bir yasak olabilir mi? Devlet bizim yaşadığımız acıları anlamalı ve artık samimi davranmalı.”
Sarı-yeşil-kırmızı poşuyu boynuma doluyor...
Çarşı içine giriyorum. Bu kez gelinlik, elbise ve poşu satan bir gençle sohbet ediyorum. Önce ismini soruyorum, yarı şaka yarı ciddi, “Vatandaş desen olmaz mı?” diyor. Olmaz! Adını söylüyor, Bünyamin Ceylan... Başlıyoruz meselenin özünü tartışmaya... Tezgâhtan bir sarı-yeşil-kırmızı poşu çekip, boynuma doluyor “Sen bu poşuyu takarsan, bu sorunun çözümü için yol almış oluruz” diyor, devam ediyor: “Aslında mesele basit. Kim ilk adımı atarsa büyüklük onda kalır. Büyük devletse bu devlet, ilk adımı atar. Af çıkarsınlar, dağdakiler insin, ailelerinin yanına dönsün... Bu bizim meselemiz. Devlet isterse, Amerika’yı işin içine katmadan da bu sorunu çözer. Ama savaşla değil, kalemle... Her şeye yeniden başlamak için, önce ’Sen gel, benim kardeşim ol’ demesi lazım devletin. Hapisle, korkuyla, topla, tüfekle bu işin çözülemeyeceğini hâlâ anlamadılar mı?” “Peki senin yaşın yetmez ama, bu aşamaya nasıl geldik?” diye soruyorum Bünyamin’e. Bizi dinleyen ağabeyi yaş icabı soruyu üstüne alıyor “Beni anam Kürtçe ninniyle büyütmüş. İnkar mı edeyim? ‘Et’ dediler. İnsan özünü nasıl inkar eder?”
Çarşıdan çıkıyorum, biraz ileride bir genç harıl harıl çalışıyor. Yanına gidiyorum. Ciğer kebapçısı İbrahim Dindar’la sohbete başlıyoruz. O tezgâhının başında bir yandan soğan doğruyor, bir yandan da bize cevap yetiştiriyor... İbrahim 19 yaşında, evli... Beş kez İstanbul’a gelmiş, iş aramaya, ama gerisin geri dönmüş her seferinde. “Batı’ya gittiğimizde bize hoş davranmıyorlar. Rahat rahat Kürtçe konuşamıyoruz. Kötü bakıyorlar. Tipimiz bile suç, rahat dolaşamıyoruz. Yine kötü bakıyorlar! Batı’da Doğuluları sevmiyorlar, bizi düşman gibi görüyorlar. Halbuki bizim insanımız Batılıları çok seviyor” diyor.
‘Onların derdi özgürlük ve Öcalan’ın serbest kalması’
“Peki sen Batılıları seviyor musun?” diye soruyorum. Önce “Niye sevmeyeyim, tabii ki çok seviyorum” diyor. Ben üsteliyorum “Onlar seni sevmiyorsa sen onları niye sevesin ki?” Önce duraksıyor, sonra “Aslında Diyarbakırlılar da Batılıları sevmez. Ama bunu başlatan Batı!” diyor. “Peki biz bir arada yaşayamayacak mıyız? Bu kavga nasıl biter?” diye soruyorum bu kez. “Savaş sürerse birlikte yaşamak imkansız. Onların tek derdi, özgürlük ve bir de Öcalan’ın dışarı çıkması. Devlet, dursa da, ’Savaşmıyorum artık’ dese de onlar savaşacak” diyor. “Peki onların derdi bu, senin derdin nedir?” oluyor son sorum. İbrahim, her iki tarafın da çok iyi bildiği iki kelime söylüyor sadece “Geçim derdi...”
YARIN * AKP, Diyarbakır’dan oy alabilecek mi?
* 5 yaşındaki Esra’nın dileği...
Mine Şenocaklı,Vatan



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz