Arkadaşımız Cevdet Akbay Gözaltına Alındı..
Arkadaşımız Cevdet Akbay Tatilini geçirmek için gittiği Türkiye`de gözaltına alındı..
Arkadaşımız Cevdet Akbay Tatilini geçirmek için gittiği Türkiye`de gözaltına alındı..
Nasname Yazarlarından Arkadaşımız Cevdet Akbay tatil ve Aile ziyaretleri amacıyla gittiği Türkiye`de Nasname’de yazdığı yazılarından birinde, Türklüğe hakaret iddiasiyla göz altına alındı
Ankara Cumhurriyet Başsavcılığı’nın bir yazısında, Türklüğe hakaret iddiasıyla hakkında dava açtığı yazar arkadaşımız Cevdet Akbay bu gün sabah İstanbul Havaalanı’nda pasaport kontrolü sırasında gözaltına alındı. Daha sonra istanbul Bakırköy Adliyesi’nde nöbetçi mahkemeye çıkarılan arkadaşımız mahkeme sonucu az önce serbest bırakıldı..
14.09.2008
Nasnamenews(H.A)



Yorumlar (10 gönderildi):
Gecmis olsun .....
Iyi tatiller dilerim,,,
Tekrar tekrar gecmis olsun
Demek aydinlik beynin ve nur gibi kalbinle "Turkluge hakaret" ediyormussun!
Oysa bilmezler ki, asil Turkluge hakaret edenler, Turkluk adina insanlari faili mechul edenlerdir. Asil mahkemeye cikarilmalari gerekenler Turkluk adina adam olduren, devletin kasalarini bosaltanlardir...
Turkiye'ye yakinlarini ziyarete gitmen kadar insani ne olabilir ki? Benimde yillardir gormedigim Anne ve Baba hasreti burnumda tutuyor. Zira artik yasli da sayilirlar. Bir daha bu insanlari gormemek de vardir. Boyle bir duygu ile gittigini biliyorum... Hemde basina gelebicekleri de bilerek.
Ask olsun sana Guzel Cevdet... Artk benim gitmem de varz oldu...
Ne mutlu Anne , Babana ki senin gibi bir evlat yetistirmisler...
Varsa ailende bir rahatsizlik Allahtan sifalar diliyorum...
Bir an once Amerika'da ki ailene (cocuklarina ve esine) ve ogrencilerine donmen dileklerinmle...
Eger esine ve cocuklarina geri donmeni engellerlese, and olsunki yuzlerce mektubu ben Dunyanin butun Baskanlarina, Basbakanlarina, Insan haklari kurumlarina, Universitelere vb gonderecegim...
Bugun bilim insanina sahip cikmayan milletin gelecegi de yoktur. Sen bu milletin gelecegisin...
Kardesin Metin
geçmiş olsun dileklerimi iletiyor.yoğun iş temposuna ara verip aş,dost,akraba,ziyeretine(tatil)giderken bölesi moralbozucu olay ile karşılaşman doğaldır.gönlünce bir tahtil diler başarılar diliyorum.
Ne Cevdet Bey'de ne de bir aska akli basinda Kurd insaninda ne Turk'e ne Arab'a ne de bir baska millete hakaret kasdi niyeti dusuncesi olmaz. Olamaz. Olsa olsa Birileri putlastirdigi Turkluge tapindigi icin tapinmayani hakaretle sucluyor olabilirler. herneyse.. zaten bu hastalikli bakis acisi ile kavgali degilmiyiz Allahinizi severseniz.
Gozalti meselesine gelince, biz bu adamlari bugun tanimadik ki, biz bunlari gore gore buyuduk. Kargadan korksaydik dari ekmezdik. Gozaltilar goze alinmamis degil ki...
Cevdet Bey'in yanindayiz. Ve Allah hep bizimledir. O yeter.
rahatsiz olan aile ferdine de Allah (swt)'dan acil sifalar diliyorum.
Meselenin ozu sudur. Validemin rahatsizligi dolayisiyla bir haftaligina acil olarak Turkiye'ye gittim. ABD'de donem arasi oldugu icin tatil yapmak icin iyi bir donem degil zaten. Ataturk Hava Limani'ndan giris yaparken, tutuklama emri geregi nezarethaneye aldilar. Sabaha kadar curuk karpuz ve kirli corap kokusu ile gecirdik (zaten luks oda beklemiyordum, ama insanlarin alikondugu yerin bir nebze temiz olmasi gerekir). Sabah 9:30'dan ogleden sonra 4 civarina kadar eller kelepceli olarak Bakirkoy Adliyesi'nin karsisinda bir yerde Ankara'dan belge bekledik. Belge gelince nobetci savciliga ifademi verdim ve serbest birakildim. Ankara'dan belgenin Istanbul'a gonderilmesini hizlandirmak icin aziz dostumuz Aziz Gulmus'u ve birkac dostu aradik. Mazlumder ve IHH avukat icin araya girdiler. Sagolsunlar belge oglenden sonra bir vakitte Istanbul'a ulasti.
Belge Istanbul'da olmadigi icin neyle suclandigimi bilmiyordum. Bir ara nezarethaneye gelen polis benim 301'den, yani Turkluge hakaretten gozaltina alindigimi soyledi. Belge gelince Turk Silahli Kuvvetleri'ne hakaret gerekcesiyle sorgulandigimi ogrendim. 19 Eylul 2007 tarihli "Neşe Düzel Hasip Kaplan’a değil Genelkurmay’a Sormalı" baslikli yazimdan dolayi sikayet edilmisim. Polis'te bulunan dosyayi alip gecen yil yazdigim yaziyi gozden gecirdim. Oradaki yazimin yalniz uc sayfa verilmis (asli asagida).
Yazi okundugunda, Abdullah Ocalan'in, Genelkurmay'in kontrolunde bulunan Imrali Adasi'ndan PKK'yi yonetmesini elestiriyorum; fakat suclama "TSK'yi asagilama" olarak veriliyor. Suclama "Devlet sirrini ifsa" seklinde olsaydi saniyorum daha mantikli olurdu. Cunku Imrali Adasi'nin sorumluluk ve yetkileri, 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazetede çıkan bir tebliğle Adalet Bakanlığı ve yargı birimlerinden alınarak tamamen askerlere devredildi. Ben de bu yazi dahil bircok yazida bunu sordum. Abdullah Ocalan Imrali'dan PKK'yi yonetiyor, bircok insanin olmesine sebep oluyor, bu cinayetlerden ve icraatlerden Abdullah Ocalan kadar ona musaade eden Genelkurmay'in da sorumlu oldugunu yazdim. Yazmaya da devam edecegim.
Simdilik bu kadariyla yetiniyorum.
Selam ve dostlukla
****
Neşe Düzel Hasip Kaplan’a değil Genelkurmay’a Sormalı
Cevdet AKBAY/Amerika/Nasname Yazarı
akbayc@gmail.com
İlgili haberi siz de okumuşsunuzdur mutlaka (Nasname’de de yayınlandı). Neşe Düzel’in Demokratik Toplum Partisi (DTP) milletvekili Hasip Kaplan’la yaptığı yarım yamalak söyleşi, “Yarım kalan söyleşi…” başlığıyla Radikal’de yayınlandı (17 Eylül 2007; http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=233119). Hasip Kaplan, Düzel’in sorduğu soruları beğenmediği için ropörtajı yarıda kesmiş. Gelişmeleri Neşe Düzel’in köşesinden aktaralım. Tırnak içinde yapacağım alıntılardan sonra kısa yorumlar ekleyeceğim.
“Kürt sorunu, Türkiye'nin en ciddi en önemli sorunu herhalde. Bu sorunun çok derinlere uzanan toplumsal ve tarihi nedenleri var. Ama son birkaç yıldır PKK'nın kimsenin anlam veremediği terör eylemleri, Kürt sorununun gerçek derinliğini ve somut problemlerini gözlerden saklamaya başladı. PKK'yı tartışan toplum, Kürt halkının çektiği acıların, yaşadığı büyük sıkıntıların varlığını bir türlü gündemine getirip, çözüm üretemedi.”
Türkiye’de bütün sorunların başında “Demokrasi eksikliği/kıtlığı sorunu” gelir, bu sorun diğer bütün sorunların kaynağıdır. Militarist/baskıcı rejimler, ürettikleri sorunlar sayesinde varlıklarını devam ettirirler. Masum insanların hayatlarını karartan sorunlar, rejim sahiplerinin hayat ve saltanat sigortalarıdırlar. Sistem tam demokratikleşmedikçe, Kemalist rejimin kanla beslenen cellatları, ürettikleri sorunları çözmeye rızalarıyla yanaşmayacaklardır. Sistemin tam demokratikleşmesi aracılığıyla olacak çözüm ancak siyasi iradenin baskısıyla olabilir; bu da siyasetçilerin istekli oluşlarına, kararlılıklarına, cesaretlerine bağlıdır. Bu konuda, halkın büyük bir umut bağlayıp rekor bir oyla ikinci defa iktidara getirdiği AK Parti’yi yakından takip edeceğiz.
AK Parti’nin bazı tavırlarının rahatsızlığa sebep olduğu malum. Mesela, derin odaklarla ilişkisi olduğu söylenen, görevde bulunduğu süre zarfında faili meçhul cinayetlerde ve çete olaylarında patlama yaşanan Abdülkadir Aksu’nun yeniden İçişleri Bakanı yapılmaması yerinde bir karar olmakla birlikte, Şemdinli Olayı konusundaki icraatiyle insan hakları ihlalcisi cuntacılara cesaret veren ve derin odaklarla irtibatlı, yasakçı Cemil Çiçek’in terfi ettirilerek İnsan haklarıyla ilgili kurullar ve insan haklarıyla ilgili konularda koordinasyonla görevli Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı, ayrıca Hükümet Sözcüsü makamına getirilmesi büyük bir skandal ve hayal kırıklığı kaynağıdır.
Cemil Çiçek gibi 301’ci, yasakçı, ırkçılığa meyilli birinin etkili olduğu bir hükümette, demokrasinin nasıl filizleneceğini, Kürd sorununun nasıl çözüleceğini doğrusu çok merak ediyorum. Yeni anayasa hazırlığında detaylarla boğuşma (ki bunun neticesi boğulmadır), mesela üniversitelerde başörtüsü yasağını çözmek için devrim kanunlarını referans göstererek yasakçılara şirin görünme fikrinin kime ait olduğunu, Cemil Çiçek’in bu ince hesaplarla bir ilgisi olup olmadığını merak ediyorum doğrusu. İnsan hakları konusundaki karnesi pek iyi olmayan Cemil Çiçek’in sebep olacağı skandalların faturası Erdoğan ve AK Parti’ye kesilecektir. Umarım kesilecek fatura çok ağır olmaz.
Özgür ve demokratik bir ülke beklerken, korkarım bu gidişle işgüzar bazı savcıların sokaklarda kimlik, kılık kıyafet, sakal, bıyık kontrolüyle karşılaşacağız! Başörtüsü veya mevcut diğer sorunları çözmek için anayasaya spesifik bir ifade koymaya veya yeni madde ilave etmeye gerek yoktur çünkü var olan yasakların hemen hemen hepsi hiçbir kanuna dayanmıyorlar, tamamen keyfidirler. Keyfiliklerle başetmek için sistemin demokratikleşmesi gerekir. Demokratikleşme de bütün insan hak ve özgürlüklerinin önündeki engellerin istisnasız olarak kaldırılmasıyla, bütün özgürlüklerin önünün sonuna kadar açılmasıyla mümkündür.
Neşe Düzel’in yazısından alıntı yapmaya devam edelim: “Demokratikleşme ve hukuk, bu ülkede sadece 'Kürt sorunu'nu değil, 'Türk sorunu'nu da çözecekti. Hepimiz, aynı çağdaş çerçevenin içinde, hukukun güvencesinde 'eşit, özgür ve zengin' olma fırsatını nihayet yakalayacaktık. Ne var ki PKK bu aşamada, kimsenin anlayamadığı bir biçimde Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinin hızını kesmeye çalışan eylemler yapmaya başladı. Demokratikleşmeyle terör arasında, terörü tercih etti. Yaptığı eylemlerin sonucunun hem Kürt halkına hem de Türk halkına acılar getireceği açıkken, o, bu tavrından vaçgeçmedi. Üstelik 'derin devlet' ne zaman bu ülkede gerginliğe ihtiyaç duysa, PKK o zaman sahne alıyordu.”
Düzel’in en son cümlesinin, (‘derin devlet’ ne zaman bu ülkede gerginliğe ihtiyaç duysa, PKK o zaman sahne alıyor/du), herkesin anlayacağı kadar açık olduğunu düşünüyorum. Derin devletin temsilcisi olan cuntacı askeri zevat, “terör olayları tırmanacak” dediğinin ertesi günü terör olaylarında tırmanma dikkat çekiyor; PKK ile irtibatlı ya birkaç canlı bomba ya da bomba yüklü minibüsler yakalanıyor! PKK, Kürdler’in aleyhine olan bu tip icraatlarıyla Genelkurmay ile olan irtibatını yeterince gösteriyor.
Duzel’in roportajindan: “Son genel seçimlerde, 'Tabanımız PKK'yla aynı' diyen Demokratik Toplum Partisi (DTP) Meclis'e girdi. Ve, Meclis'te MHP'lilerin elini sıkarak büyük bir jest yaptı ve bir yumuşama havası yarattı. Ancak İmralı'dan avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada, Abdullah Öcalan'ın bu davranışı eleştirmesinden sonra, DTP'lilerin tavrı değişti.”
MHP’liler gidip DTP’lilerin elini sıksaydı belki bir mana ifade ederdi ama DTP milletvekillerinin MHP’lilerin elini sıkması, bana göre, çok yapay/suni ve gereksiz bir davranıştı. Bu konuda Abdullah Öcalan’ın itirazını/eleştirisini yerinde buluyorum. Ama Öcalan’ın niyetinin samimi olması konusunda şüphelerim var. Bilindiği gibi Öcalan, DTP’nin Meclis’e girmesinden taraf değildi; halkın demokratik süreç konusundaki baskısı ve, daha etkili olarak, Genelkurmay’ın siyaseti dizayn planı doğrultusunda (CHP-DSP, DYP-Anavatan birleşmesi vs.) DTP’nin bağımsız olarak Meclis’e girmesine istemeyerek razı oldu.
Genelkurmay’daki cuntacıların ve ortaklarının planı, AK Parti’yi zayıflatıp CHP-MHP koalisyonunu iktidara getirmekti, malumumuz. Bu plan için çeşitli senaryolar yazılıp gündeme sokuldu. Bir, cuntacı emekli bir askere Cumhuriyet mitinglerini düzenleterek CHP’nin oylarını önemli derecede artırdılar. İki, kontrollerindeki derin-PKK’yı kullanarak estirdikleri terörle, işlettikleri cinayetlerle milliyetçilik duygularını uyandırarak MHP’nin oylarını barajın üstüne cıkarttılar. Üç, DTP’lilerin bağımsız aday olarak Meclis’e girmesini sağlayarak AK Parti’ye gidecek olan en az 15-18 milletvekilinin DTP’ye gitmesini sağladılar. AK Parti’nin milletvekili “kaybi” (daha doğrusu adil olmayan seçim kanunundan dolayı kârdan zarar etme durumu) açısından, yukarıdaki üç senaryodan en etkili olanının DTP üzerinden yürütülen senaryo olduğu rahatlıkla görülebilir.
Kürd hareketinin siyasi zemine çekilmesine vesile olur umuduyla, seçim öncesi, DTP’lilerin bağımsız olarak seçime girmelerini olumlu karşıladım, hala da aynı görüşteyim. DTP üzerinden plan yapan Genelkurmay ve İmralı’daki derin güçler, demokratik süreci baltalamak için DTP’den daha fazla istifade etme peşinde oldukları gözden kaçmıyor. Genelkurmaydaki cuntacılar, kontrollerindeki medyanın propagandasıyla PKK’dan çok DTP’yı “iç düşman” ilan ederek DTP’lileri Meclis’te yanlızlaştırma ve provoke/tahrik etme planı sayesinde siyasetçilerin hareket alanını onların üzerinden daraltma faaliyeti içindedirler. İmralı/derin-PKK da DTP’lileri “hain ilan etme” tehdidiyle/oyunuyla, zaten baskı altında bulunan, çoğu tecrübesiz olan DTP’lileri patlama noktasına getirmektedir.
Dokunulmazlığı bulunan DTP’li milletvekillerinin, Genelkurmay’ın güdümündeki çivisi çıkmış adalet sistemi tarafından illegal bir şekilde yargılanması, son günlerde partinin kapatılması konusunda atılan adımlar kanayan yaraya tuz biber oldu. Genelkurmay, laçkalaşmış adalet sistemi ve İmralı kıskacına alınan DTP’lilerin, özellikle en tecrübelilerinden olan Ahmet Türk’ün, “Üzerimize gelirlerse eve gideriz” demesi, DTP’lilerin üzerindeki baskının ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Sanıyorum halkın desteğine en fazla ihtiyaç duydukları bir süreçten geçiyorlar. Kürd hareketinin şiddet dışı bir zemine çekilmesi için bu insanlara destek çıkmak gerek.
DTP’liler bavullarını hazırlayıp “eve giderlerse” ne olur? Genelkurmay ve İmrali/derin-PKK’nin isteklerini/arzularını yerine getirmiş olurlar, çünkü bu iki mihrak Kürd sorununun siyasi zemine taşınmasını hiçbir zaman istemediler, istemiyorlar. DTP’lilerin üzerindeki baskılarının sebebi, Kürd hareketini tekrar şiddet arenasına çekmek, Kürdlerin yaşadığı bölgeyi gene bir kan gölüne çevirmek içindir. Her iki mihrakın da (yani Genelkurmay ve derin-PKK) terörden nemalandıklarını, demokrasiyi içlerine sindiremediklerini bir defa daha hatırlatmakta fayda vardır.
DTP milletvekilleri, “Meclis’i terkedip eve gitseler,” Genelkurmay’daki cuntacılar ve İmrali/derin-PKK kazançlı, Kürd halkı da her zamanki gibi şiddetten zararlı çıkacak gibi tahmin edilse de bu sefer durumun daha öncekilerden farklı olacağı muhakkaktir. Herşeyden önce, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bütün olumsuz şartlara rağmen olumlu gelişmeler olmaktadır. Dünyayı kana bulayan bir avuç uluslararası ve ulusal çete mensubunun çok yakın bir gelecekte adalete teslim edilmeleri, hakkettikleri cezaya carptırılmaları fazla şaşırtıcı olmamalıdır. Yanlış anlaşılmasın, bu olumlu gelişmeler AK Parti sayesinde olmuyor, aksine AK Parti’nın yükselişi bu olumlu gelişmeler sayesinde olmuştur/oluyor. İnsanlarda, bahusus mazlum Kürd halkımızda önemli derecede bir bilinçlenme var ve bu trend giderek artıyor. Bu da, cuntacıların ve taşeron örgütlerin kirli planlarının Kürdler’e değil kendilerine zarar vereceğinin bir emaresi/göstergesidir.
Şuurlanan Kürd halkı, 22 Temmuz sonucuyla DTP’yi çok açık bir şekilde ikaz etti. Aynı ikaz bir sonraki seçimde AK Parti için de geçerli olacaktır. AK Parti, demokratikleşme sürecini hızlandırmazsa, akıbeti daha önce siyaset sahnesinden silinen partilerden farklı olmayacaktır. Halk, yeni bir oluşumun kuracağı bir parti ile yoluna devam edecektir. Dünya, ve tabi ki Türkiye, geriye dönüşü mümkün olmayan bir iyileşmeye doğru yol alıyor. Buna ne uluslararası çeteler, ne Türkiye’deki ulusalcı çeteler, ne de onların güdümündeki taşeron terör örgütleri engel olabilir.
Neşe Düzel’den aktarmaya devam edelim: “Bu noktada ben, İmralı'da 700 kişilik bir askeri birliğin ortasında tutuklu bulunan Abdullah Öcalan'ın, açıklamalarını, talimatlarını nasıl bu kadar rahat ve detaylı bir biçimde kitleye ulaştırma imkânına sahip olduğunu merak ettim. Kendisiyle İmralı'da haftalık görüşmeler yapan avukatları not mu tutuyordu yoksa konuşmaları teybe mi alıyorlardı? Avukat görüşmelerinin yıllardan beri dışarıya çıkmasını sağlayan hukuksal mekanizma nasıl çalışıyordu? Sadece bir radyosu olduğu ve TRT FM'den başka bir kanal dinleyemediği, gazete okuyamadığı söylenen Öcalan nasıl oluyordu da dışarıda yaşanan her şeyden, her söylenenden ve gazetelerdeki köşe yazılarından en ince ayrıntısına kadar haberdar oluyordu?”
Sanıyorum, ropörtajın en can alıcı nokta buradaki sorulardadır. Neşe Düzel gibi tecrübeli bir gazeteci, İmralı Adası’nın askerlerin/Genelkurmay’ın/Yaşar Pasa’nın kontrolünde olduğunu, siyasetçilerin bu konuda etkisiz olduğunu; bir fiske dahi vurulmadan klasörler dolusu itirafta bulunan bir kişinin İmralı’yı kontrol altında tutan Genelkurmay’a rağmen örgütü yönetmeye cesaret edemeyeceğini, askerlere rağmen görüşme notlarını dışarıya sızdıramayacağını biliyordur (herhalde). Biliyorsa, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle” dolambaçlı yolunu denemek yerine, sorularını Hasip Kaplan’a değil, direk Genelkurmay’a yöneltmeliydi/yöneltmelidir. Bunu yaptığı zaman, Kürd sorununun kimler tarafından çözümsüzlüğe mahkum edildiği halk tarafından daha iyi anlaşılacaktır.
PKK’yı İmralı Adası’ndan yöneten Abdullah Öcalan’a hiçbir ikazda/eleştiride bulunmayan Genelkurmay, şeçim öncesi Barzani ve Talabani’ye yönelttiği gereksiz eleştirileri şimdi Meclis’teki DTP’lilere yöneltiyor, onlara akıl dışı ambargolar koyuyor. Bu çarpıklıklar, sorular direk Genelkurmay’a yöneltilmekle düzeltilebilir. Nasname olarak defalarca sorduk. Sormaya devam edeceğiz. Son günlerde üstü kapalı dahi olsa bu konuda olumlu gelişmeler oluyor, direk olmasa da dolaylı olarak Genelkurmay’ı işaret edenlerin sayısı artıyor…
Ümit Fırat, son günlerde bu ilişkiyi sık sık gündeme getirenlerin başında geliyor. 10 Eylul 2007 tarihli Yeni Şafak’ta Mehmet Gündem’e yaptığı açıklamaları Emre Aköz’ün Sabah’ta çıkan 13 Eylül 2007 tarihli yazısından aktarmak istiyorum:
***
Geçen pazartesi günü (10 Eylul 2007, C.A.) Yeni Şafak gazetesinde çok ilginç bir röportaj yayınlandı. Mehmet Gündem, önemli Kürt aydınlarından Ümit Fırat ile konuşmuştu. Bizim medya bu röportajı nedense es geçti. Üzerinde pek durmadı. Halbuki ortalığı ayağa kaldıracak sözler dökülüyordu Fırat'ın ağzından. Birlikte okuyalım:
Mehmet Gündem: Apo'nun bağlantıları var mı? / Ümit Firat: Bir gün İmralı'nın gardiyanları anılarını yazarsa çok şaşırtıcı bilgilerin çıkacağını görürüz. Uğur Mumcu da önemli bulgulara ulaşmıştı, Mumcu cinayeti ve ulaştığı bulgular bir gün açıklanırsa çok şaşıracağız. / Mehmet Gündem: Apo gündemi nasıl takip ediyor? / Ümit Firat: 5 Eylül'deki avukat görüşmesi notlarına baktım, Öcalan sadece TRT FM dinlediğini söylüyor ama Yeni Şafak'taki bir yazıdan da bahsediyor, (Zaman gazetesi yazarı) Mümtazer Türköne'yi de izliyor... Sanki sihirli bir radyosu var, dünyada olup biten her şeyden çok detaylı haberi var. Bu basit bir bilgilenmeyle olmaz. Farklı bilgi kaynakları var. Önemli kaynaklar Öcalan'ın telefon görüşmeleri yaptığını söylüyor (10 Eylul).
Bu önemli röportaja değinen nadir köşe yazarlarından biri olan Mensur Akgün, Referans gazetesinde dün şöyle diyordu: "Ben, Ümit Fırat'ın daha önce özel konuşmalarda da dillendirdiği bu tespitlerinin ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum. Umarım hem DTP, hem de İmralı'nın yönetim ve denetiminden sorumlu olanlar... mülakata yansıyan noktaları dikkate alırlar." Mensur Akgün, Abdullah Öcalan'ın hapis yattığı İmralı'nın yönetiminden ve denetiminden sorumlu olanların bu bilgiyi dikkate alacaklarını umuyor.
Bence fazlasıyla "iyi niyetli" bir ifade Akgün'ünkü... Çünkü bu yeni bir bilgi değil. Yani sokaktaki vatandaş için yeni olabilir ama adayı kontrol eden güvenlik güçleri için değil. O güçler, hadi adını da koyalım, askerler, belli ki Türkiye'nin özellikle Kuzey Irak ve Güneydoğu politikasını yürütürken, Apo'nun "tele-ilişkilerini" de bir veri, bir girdi olarak kullanıyor. (Hatta Apo'yu da kullandıklarını ve yönlendirdiklerini rahatlıkla düşünebiliriz).
Ne kadar ilginç! Apo çeşitli araçlarla Türkiye'de olup bitenlerden haberdar ve bunları değerlendirerek dışarıya haber gönderebiliyor. Belli ki emirler de veriyor. Ama aynı anda bütün bunların "bilindiğini de biliyor ". Ona bu iletişim araçlarını ve kanallarını sağlayanlar da (ya da izin verenler de) tamamen aynı bilgilere sahipler. Yani o ilişkiler ağında 'herkes, her şeyi' biliyor: "Bilgi toplumu" dedikleri bu olsa gerek!
***
PKK’nin, Genelkurmay’in kontrolünde ve sorumluluğunda olan İmralı’dan yönetildiğini, dolayısıyla PKK tarafından işlenen cinayetlerdem Genelkurmay yetkililerinin de sorumlu olduğunu halka anlatılması gerekir. Bu göz yumma gerçeği, PKK ile Genelkurmay arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Bu ilişkiyi, PKK’yı Kürdlerin temsilcisi sanan Kürd vatandaşlarımızın ve Genelkurmay’ı kutsayan insanların bilmesi gerekir.
Tekrar Neşe Düzel’in yazısına dönelim: “…Hasip Kaplan'la, 'Kürt sorunu'nu konuşmak için geçen hafta salı günü sözleştik… Ben söyleşide önce, Öcalan'ın avukatlarıyla ilişkisini, sonra avukatları aracılığıyla dışarıya yaptığı açıklamaların DTP üzerindeki etkisini ve bu zincirin, Kürt sorununu çözmekteki işlevini sormayı düşünüyordum. Kafamdaki soru mantığı buna göre şekillenmişti. Ancak DTP milletvekili Kaplan'la bu konuşmayı, daha başında aramızda çıkan anlaşmazlık yüzünden bitiremedik. Hasip Kaplan benim sorularımı değiştirmek ve kendi istediği soruları sormamı sağlamak istiyordu. Sorularımın Kürt sorununun çözümüne ve Türkiye'ye bir faydası olmayacağını iddia ediyordu.”
Neşe Düzel ile Hasip Kaplan arasındaki söyleşiyi okuduğumda, özellikle Hasip Kaplan’ın verdiği cevaplara baktığımda, konuşma yasağı emri alan bir insanın halet-i ruhiyesini gördüm. Bu yasağın hem İmralı’dan hem de İmralı’yı kontrolünde tutan Genelkurmay’dan geldiğini tahmin ediyorum.
Neşe Düzel’in Hasip Kaplan’la yaptığı ikinci ropörtajıdır bu. İlki 7 Haziran 1999’daki Radikalde çıkmıştı (http://www.radikal.com.tr/1999/06/07/insan/biz.html). Şimdi ketum davranan, kaçamak ve çekingen cevaplar veren Kaplan, o zaman Öcalan’ın ağzından çok ilginç ifadeler aktarıyordu. Bazı konular hakkında fikir vermesi açısından 1999’daki roportajdan biraz alıntı yapmak istiyorum.
“Artık bu ülke çok acı çekti. Sorunun şiddetle çözümü mümkün değil. Böyle ne devlet ne biz çözebiliriz. Ben Kürtleri demokratik cumhuriyetin kurucu bir ögesi olarak görüyorum. Düşüncelerimizde hızlı bir değişim var. Demokratik cumhuriyet, ortak vatan, özgür birey yaratılması için bu davayla Türkiye'nin önünde bir barış şansı doğabilir.” Kaplan tarafından aktarılan Öcalan’ın ifadeleri bunlar. Son yıllarda da “demokratik cumhuriyet” ifadesini daha sık kullanmasına bakarak, Öcalan’ın bugün de 1999’daki gibi düşündüğü tahmin edilebilir.
Demokratik cumhuriyet ve barış için silahların tamamen gömülmesi gerekir, şiddet yöntemleriyle demokratik cumhuriyet ve barış gelmez. PKK’lılarin bu tavsiyelere tepkisi genelde, “Askerler de silah bıraksın!” şeklinde oluyor. Sivil-asker ilişkisinin anormal olduğu günümüz sisteminde askerlerin silah bırakması mümkün görünmüyor. Ellerindeki silahları bırakmak şöyle dursun, şiddet ve cinayetlerini haklı göstermek için düşman veya “şamar oğlanı” olarak gördükleri Kürdler’in silahsız değil silahlı olmasını isterler. Dolayısıyla, “Asker silah bıraksın, ben de bırakırım” söyleminin tercümesi, “Şiddete devam”dır. Bu da Öcalan’ın, demokratik cumhuriyet söyleminde samimi olmadığını gösterir.
Öcalan, Kaplan aracılığıyla fikir beyan etmeye devam ediyor, okuyalım: “Bir özeleştiri olarak kabul edin… Kitlesel eylemlerde doruğa ulaştığımız 91'de bizim silahı bırakıp demokratik örgütlenmeye Türkiye içinde katılmamız gerekirdi. O şansı kaçırdık. 93'te Özal'la önemli bir şans yakaladık. O tarihte ben artık silahlar işlevini tamamladı diye düşündüm. Fakat onun ölümü bu süreci kesti. 93-96 yılında çok ciddi bir konseptle karşılaştık ve kıran kırana bir süreç yaşadık. 96'dan sonra bizimle devlet arasında arabuluculuk girişimleri oldu. Ben bunu ciddiye aldım. Albay düzeyinde, istihbarat düzeyinde ateşkes ve silahların bırakılması için çok görüşmeler oldu. Arşivimde bunların belgeleri var.”
Öcalan’ın yukardaki beyanatı üzerine, şimdi ser verip sır vermeyen Hasip Kaplan, “Devlet dürüst davranmalı, yurttaşlarını bilgilendirmeli. Öcalan da bütün arabuluculuk girişimlerinin belgelerini mahkemeye sunmalı” demekte. Bu konuda, devletin yurttaşları bilgilendirdiğine de Öcalan’ın belgeleri mahkemeye sunduğuna da şahit olmadık. İfadede geçen “devlet”ten, Öcalan’ın da itiraf ettiği gibi, ilişki içinde olduğu askerler anlaşılmalıdır. Öcalan’la askerlerin arasındaki ilişki eskide olduğu gibi şimdi de devam etmektedir. Neticede, 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazetede çıkan bir tebliğle sorumluluk ve yetkilerinin Adalet Bakanlığı ve yargı birimlerinden alınarak tamamen askerlere devredilen İmralı Adası’nda bulunmaktadır.
Öcalan’ın tek başına hapsedildiği İmralı Adası tamamen askerin sorumluluğu altında olduğu için, Öcalan’ın telefonla örgüt liderleriyle görüşme yapmasından, PKK’yı İmralı’dan serbestçe yönetmesinden, artan terör olaylarından, hayatını kaybedenlerden Genelkurmay sorumludur. Bu gerçeği saklamak veya çarpıtmak hiçbir şekilde mümkün görünmüyor.
Haziran 2004’te yürürlükte olan ateşkes kararını avukatı Mahmut Şakar’a bozduran kişiyle (Nokta Dergisi’nin ortaya çıkardığı askeri cuntanın darbe planının da aynı zamana tekabül etmesi tesadüf olamaz!), 1999’dan (kendi ifadelerine bakılırsa 1996’dan) beri ateşkeş ve silah bırakmak, yani demokratik sürece katılmak için çabaladığını söyleyen kişi aynı Öcalan’dır.. Oysa, ateşkesin iptal edildiği dönemde Kürdler açısından demokratik sürece katılmak için çok uygun bir ortam vardı. Avrupa Birliği süreci hızlandırılmış, mükemmel olmasa da Kürdler için önemli olan birçok kanuni düzenlemeler yapılmakta; ülkenin demokrtikleşmesi için ciddi adımlar atılmaktaydı.
Ateşkesin bozulup silahlı mücadelenin başlamasıyla askerin siyaset üzerindeki ağırlığı artmaya başladı. Tırmandırılan terör olayları bahane edilerek Güneydoğu’ya 250 binden fazla asker kaydırıldı, bazı yerlerde gizli OHAL ilan edildi. Bu dönemde, bölgenin birçok yerinde faili meçhul cinayetler işlendi, bombalamalar, sindirmeler, tacizler, tecavüzler oldu. Kısacası, her zaman olduğu gibi, bu son dönemdeki şiddet ortamından da en büyük zararı Kemalist rejim değil mazlum Kürd halkı gördü.
Attığı her adımın Kürd halkına zarar verdiği bir örgütün samimi olarak Kürd halkı için çalıştığını iddia etmek çok zor. PKK’nın Kürd halkına zararlı olan icraatlarına bakıldığında, bu örgütün Kemalist rejimle çok derin bir ilişki içinde olduğu rahatlıkla görülebilir. Bu örgütün şiddet yöntemleri olmasa, cuntacı askerler Kürdler’in yaşadığı bölgeleri uzun süre baskı altında tutamaz, cinayetlerini pervasızca işleyemezler. PKK, şiddeti tırmandırarak, bir taraftan Kemalist rejimin zulmünü artırmasına sebep olurken, diğer taraftan da içe, yani örgüt ve Kürd halkına yönelik sindirme ve imha planlarını uygulamaya sokmaktadır. Dikkatler silahlı çatışmalara çevrilirken, arka planda PKK’ya muhalif olan Kürdler planlı bir şekilde sindirilmeye ve imha edilmeye çalışılagelmiştir. Manzara böyle olunca, Öcalan’ın sık sık “demokratik cumhuriyet” söylemini tekrarlaması büyük bir kandırmaca ve oyalamadan başka birşey olmadığı rahatlıkla görülebilir.
Hasip Kaplan, 2007’de takındığı “soru sordurmama” tavrını 1999’da takınmadığı için, Neşe Düzel çok yerinde sorular sormuş: “Öcalan mahkemede şehit annelerinden özür diledi. Ama ben iki şeyi anlamadım. Birincisi, özür dileyeceği, kötü olduğunu kabul ettiği bir şeyi neden daha önce, hem de yıllarca yaptı? İkincisi, eğer özür dileyecekse, bu olaylarda birçok da Kürt vatandaşımız öldü. Onların ailesinden de özür dilemesi gerekmiyor mu?” “Bir Halkı Savunmak” kitabınını son “Özet” kısmında, “Çocukken genlerime işlemiş avcı kültüründen ötürü gözümü kırpmadan başlarını kestiğim, kopardığım, kurnazca avladığım kuşlardan, vurduğum hayvanlardan özür dilemekle başlamak istiyorum yeni yaşam dönemime” diyerek katlettiği kuşlardan bile özür dileyen Öcalan’ın Kürdler’den özür dilememesi, sanıyorum birçok insanın, özellikle sevdiklerini kaybeden yüreği yanık Kürdler’in dikkatini de çekmiştir.
Düzel’in sorusuna, “Bu soru kendisine avukatlar veya hâkim tarafından sorulursa kesinlikle cevabını verir diye düşünüyorum. Sorulması ve cevabını kendisinin vermesi en doğrusu” şeklinde cevap veren Kaplan’ın veya diğer avukatların sözkonusu soruları Öcalan’a sorup sormadıklarını (daha doğrusu sormaya cesaret edip edemediklerini), sormuşlarsa ne gibi cevaplar aldıklarını bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Öcalan’ın, bizzat katlettiği veya başkasına katlettirdiği binlerce, belki onbinlerce masum Kürdler’den özür dilemek şöyle dursun, onları kale bile almadığıdır. Bu tavır, “Kürdleri ben yarattım, yarattıklarımı öldürme hakkım var. Özür dilemeye gerek yok!” şeklindeki bir mentalitenin ürünüdür, dışa vurumudur.
Röportaj uzun olduğu için hepsini buraya aktarma imkanım yok ama son olarak Öcalan’ın, son zamanlarda sık sık eleştirdiği ABD’ye bakışı hakkındaki bölümünü de alıntılayıp yorumu size bırakarak yazıyı noktalamak istiyorum. Neşe Düzel soruyor: “Abdullah Öcalan savunmasında Yunanistan'ı, İtalya'yı, Kenya'yı, Rusya'yı suçladı. ABD'ye ise hiç değinmedi. Oysa ABD kendi açıkladı, Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinde yardımcı olduğunu. ABD'yi Öcalan da çok mu önemsiyor ki suçlamalarında hiç bu ülkeye değinmiyor?” Hasip Kaplan soruya şu cevabı veriyor: “Evet önemsiyor. Açıkça söyleyeyim. ‘Benim kararımı tepede üç beş kişi, ABD ve NATO verecek’ diyor. Kendi düşüncesinin temeli bu.”
19 Eylül 2007
Yorum yaz