Anasayfa | Türkçe | Nedir Bu Ramazan Orucu?

Nedir Bu Ramazan Orucu?

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Bediüzzaman Said Kürdi

Bu millettin içinden çıkmış, bu toprakların yetiştiediği, dosta düşmana ilmi yetkinliğini ve eylemsel etkinliğini göstermiş ve arkasında muazzam bir eser külliyatı biz soydaş,dindaş ve de insandaşlarına miras bırakmış dünya ölçeğinde bir aydın, bir alim ve bir dahiden; her on iki ayda bir, bir ay boyunca karşılaştığımız ya da yaşadığımız -biz görev ve ibadet diyoruz, başkaları başka şey diyebilir-bir olguya bir fenomene dair bir makale okumak istermisiniz. Bize yabancı ve uzak konuları içeren yapıt ve yazarları takip eden bizlere, bu yerli ve yetkin sese de kulak vermek en azından bir vefa bir kadirşinaslık olsa gerek. Nevzat Eminoğlu

 Ramazan-ı Şerife Dairdir

Bediüzzaman Said Nursi/Kürdi

Şeairin(İslami simge ve alametler) içinde en parlak ve muhteşem olan
Ramazan-ı Şerife dair olan bu İkinci Kısımda, bir kısım hikmetleri
zikredilecektir.
Bu İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz
hikmeti beyan eden Dokuz Nüktedir.]


BİRİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı şerifteki savm(oruç), İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin(beş
esasının) birincilerindendir. Hem şeair-i İslamiyenin âzamlarından(en
büyüklerinden)dır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenab-ı Hakkın
rububiyetine(insanı yaratarak besleyip terbiye etmesine), hem insanın
hayat-ı içtimaiyesine(sosyal hayatına), hem hayat-ı şahsiyesine, hem
nefsin terbiyesine, hem niam-ı ilâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri
var.
Cenab-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir
hikmeti şudur ki:
Cenab-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve

bütün enva-i nimeti o sofrada  3 bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle,
kemal-i rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle
ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab(sebepler)
dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen
unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu
hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelînin ziyafetine davet edilmiş bir surette,
akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı
ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli
rahmaniyete karşı vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle
mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete
iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar.


İKİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı mübareğin savmı, Cenab-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı
cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının
getirdiği taamlar bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde,
çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in'am edeni
tanımamak, nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb-ı Hak,
hadsiz enva-i nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş, ona
mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî
esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat
veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz. Hatta, müstahak olmadıkları pek
çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki, Mün'im-i Hakikî, o
esbabdan hadsiz derecede, o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte Ona
teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o
nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını
hissetmekle olur.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve halis, azametli ve umumî bir
şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan
insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin
kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara,
hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki,
iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymettar bir
nimet-i ilâhiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ
en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini
anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten
memnûiyeti cihetiyle, "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların
tenavülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in'amıdır; Onun
emrini bekliyorum" diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü manevî eder.
İşte, bu surette oruç, çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan
şükrün anahtarı hükmüne geçer.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle, çok
hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette halkedilmişler. Cenâb-ı
Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet
ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hallerini ve
açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa,
nefsperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar
elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu
cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikinin bir
esasıdır. Hangi ferd olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri
bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek
mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu
ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti
kendi nefsinde hissetmiyor.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok
hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefs, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hatta, mevhum
bir rububiyet ve keyfemâyeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz
nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada
servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün
gâsıbane, hırsızcasına, nimet-i ilâhiyeyi hayvan gibi yutar. İşte,
Ramazan-ı şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar
ki, kendisi malik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa,
en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum
rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre
girer.

BEŞİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşane
muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok
hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi,
nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez.
Hem ne kadar zaif ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve
çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta
polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtane, kendini ebedî tahayyül eder
gibi dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tama' ile ve şiddetli alâka
ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere
bağlanır. Hem kendini kemal-i şefkatle terbiye eden Hâlikını unutur.
Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie
içinde yuvarlanır.

İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve mütemerridlere,
zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini
düşünüyor; midesindeki ihtiyacını anlar. Zaif vücudu ne derece çürük
olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu
derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile
dergâh-ı ilâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî
eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır, eğer gaflet kalbini
bozmamış ise!

ALTINCI NÜKTE
Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur'an-ı Hakîmin nüzulüne baktığı cihetle ve
Ramazan-ı Şerif, Kur'an-ı Hakîmin en mühim zaman-ı nüzulü olduğu
cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Kur'an-ı Hakîm, madem şehr-i Ramazan'da nüzul etmiş. O Kur'an'ın
zaman-ı nüzulunu istihzar ile, o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek
için Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcat-ı süfliyesinden ve malâyaniyat
halâttan tecerrüd ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine
benzemek ve bir surette o Kur'an'ı yeni nazil oluyor gibi okumak ve
dinlemek ve ondaki hitabat-ı ilâhiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde
dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekremden (a.s.m.) işitiyor gibi dinlemek,
belki Hazret-i Cebrail'den, belki Mütekellim-i Ezelîden dinliyor gibi
bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına
dinlettirmek ve Kur'an'ın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.
Evet, Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor.
Öyle bir mescid ki, milyonlarla hafızlar, o mescid-i ekberin
köşelerinde
{script} o Kur'an'ı, o hitab-ı semaviyi arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan,

1 ayetini, nuranî, parlak bir tarzda gösteriyor; Ramazan, Kur'an ayı
olduğunu isbat ediyor. O cemaat-i uzmanın sair efradları, bazıları
huşû ile o hafızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar. Şöyle
bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına
tâbi olup, yemek içmekle o vaziyet-i nuraniden çıkmak ne kadar çirkin
ise ve o mesciddeki cemaatin manevî nefretine ne kadar hedef ise, öyle
de, Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de o derece umum
âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.

YEDİNCİ NÜKTE
Ramazan'ın sıyamı dünyada ahiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen
nev-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir
hikmeti şudur ki:
Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a'mâl, bire bindir. Kur'an-ı Hakîmin, nass-ı
hadis ile, her bir harfinin on sevabı, var; on hasene sayılır, on
meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte her bir harfin on değil,
bin; ve Âyetü'l-Kürsî gibi ayetlerin her bir harfi binler; ve
Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir ve Leyle-i Kadirde otuz
bin hasene sayılır. Evet, her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren
Kur'an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki,
milyonlarla o baki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü'minlere kazandırır.
İşte, gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki, bu
hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette
olduğunu anla.
İşte, Ramazan-ı Şerif adeta bir ahiret ticareti için gayet kârlı bir
meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılat için gayet münbit bir
zemindir. Ve neşvünema-i a'mâl için, bahardaki mâ-i Nisandır.
Saltanat-ı rububiyet-i ilâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin
resmigeçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle
olduğundan, yemek içmek gibi nefsin



gafletle hayvanî hâcatına ve malâyani ve hevâperestane müştehiyata
girmemek için, oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten
çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut ahiret ticaretine girdiği için,
dünyevî hâcatını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden
tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girmek, savmı ile samediyete bir nevi
ayinedarlık etmektir.
Evet, Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir
hayatta, baki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder,
kazandırır. Evet, bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını
kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur'an ile, bin aydan daha
hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i katıadır.
Evet, nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında, belki her senede,
ya cülûs-u hümayun namıyla veyahut başka bir şâşaalı cilve-i
saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî
kanunlar dairesinde değil, belki hususî ihsanatına ve perdesiz
huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya
lâyık ve sadık milletini has teveccühüne mazhar eder. Öyle de, ezel ve
ebed sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelâli, o on sekiz
bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlişanı olan Kur'an-ı Hakîmi,
Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir
bayram-ı ilâhî ve bir meşher-i rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne
geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem Ramazan o bayramdır. Elbette bir
derece süflî ve hayvanî meşagilden insanları çekmek için, oruca
emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları, gözü,
kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi
oruç tutturmaktır. Yani, muharremattan, malâyaniyattan çekmek ve her
birisine mahsus ubudiyete sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan,
gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak; ve o
lisanı, tilâvet-i Kur'an ve zikir ve tesbih ve salâvat ve istiğfar
gibi şeylerle meşgul etmek; meselâ gözünü nâmahreme bakmaktan ve
kulağını fena şeyleri işitmekten men edip, gözünü ibrete ve kulağını
hak söz ve Kur'an dinlemeye sarf etmek gibi, sair cihazata da bir nevi
oruç tuturmaktır. Zaten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç
ile ona tatil-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona
ittiba ettirilebilir.
SEKİZİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok
hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsana en mühim bir ilâç nev'inden maddî ve manevî bir perhizdir ve
tıbben bir hımyedir ki; insanın nefsi yemek, içmek hususunda
keyfemâyeşa hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar
verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, adeta
manevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse
güç gelir, serkeşane dizginini eline alır. Daha insan ona binemez; o
insana biner. Ramazan-ı Şerifte, oruç vasıtasıyla bir nevi perhize
alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Biçare zaif mideye
de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celb
etmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terk ettiği cihetle, haramdan
çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeye kabiliyet peyda
eder. Hayat-ı maneviyeyi bozmamaya çalışır.
Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa müptelâ olur. Sabır
ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı
Şerifteki oruç, on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden
bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir
idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve
tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.
Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok
cihazat-ı insaniye var. Nefs, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında
tatil-i eşgal etmezse, o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın
hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü
altında bırakır. O sair cihazat-ı insaniyeyi de, o manevî fabrika
çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı
dikkatlerini daima kendine celb eder. Ulvî vazifelerini muvakkaten
unutturur. Ondandır ki, eskiden beri çok ehl-i velâyet, tekemmül için
riyazete, az yemek ve içmeye kendilerini alıştırmışlar. Fakat
Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o
fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî
eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde
telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki,
Ramazan-ı Şerifte, mü'minler derecatına göre ayrı ayrı nurlara,
feyizlere, manevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır
gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve
tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane
gülüyorlar.



DOKUZUNCU NÜKTE
Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini
kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki
hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefs rabbisini tanımak istemiyor; firavunane kendi rububiyet istiyor.
Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla, o
damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya
nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını,
fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir.
Hadisin rivayetlerinde vardır ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: "Ben
neyim, sen nesin?" Nefs demiş: "Ben benim, Sen sensin."
Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: "Ene ene, ente
ente." Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş.
Sonra açlık ile azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: "Men ene?
Ve ma ente?"

Nefs demiş:  1 Yani, "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir
abdinim." (Mektubat 29. Mektup 5. Kısım)

 

Nevzat Eminoğlu 

Yorumlar (4 gönderildi):

pasori .. 04 Sep, 2008 11:13:55
avatar
teşekkürler nevzat bey,
teşekkürler nasname,
oruçluyken, orucun ne olduğunu okumak,
insanlarımızın çektiği acılara şahit olmak,her düşünceden insanımızla aynı yerde bulunmak, herkesi dinlemek, anlamaya çalışmak, güzeldir.Yani kısaca nasname okumak güzeldir.
Ferec .. 05 Sep, 2008 01:19:48
avatar
Sayın Ferec, alıntı makaleleyi yayımla gereği görülmemiştir. Bilgilerinize sunulur. Lütfen, varsa söz konusu makaleye kendi yorumunuzu yapınız. Yorumlar Edi.

diné amedé .. 05 Sep, 2008 01:27:15
avatar
spas nasname.dı nav siteya we da ew tıştén xweş gava em dıbinın kefa me té.xwedé jı qayıl be.testé we saxbe.
Şule Yaylacı .. 05 Sep, 2008 05:06:20
avatar
Nevzat kardeşimizden ve Nasname'den Allah razı olsun.Şu mübarek günde hakikat bütün insanlığın malı olan Risale-i nurdan Bediüzzaman Melle Said den Ramazan'ın mana ve mahiyetine dair eserinden alıntı yapmanız çok güzel oldu.Evet Bediüzzmana Melle Sid Nurdi sadece Bir Millete bir cemaate mal edilemez O tüm insanlığın istifade ettiği gerçekten ender Bedii bir ulemadır.Keşke onu hakkıyla okuya bilsek tanıya bilsek dahada güzel olacak
Bütün kardeşlerimizin Ramazanı mübarek ola.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin