8 yıldan beri yazıyorum; BİŞEY DEĞİŞTİ Mİ?
Bir yazı arıyorum arşivimden. Eski yazılarımla karşılaşıyorum. Okuyorum. Kızıyorum. Gülüyorum. Hak veriyorum. Ne bileyim acaip bir duygu. Yazmak ve yazmamak gel gitlerim çok oldu. Bu med ve cezirden hep YAZ kazandı. 'Söz uçar, yazı kalır' derler ya. Doğru. Sözlerimiz uçtu. Yazılarımız kaldı. Hele bibakın ne yazmışız? Selam ve saygıyla
'Düşündüğü, inandığı gibi yaşayan ender insan' derdim. Ve 'eğer peygamberlik seçimle olmuş olsaydı; benim adayım Beşikçi Hoca'dır' derdim. Ama duruş ve düşüncelerinde, mahkeme kürsülerinde, o küçük boylu insan dev gibi olur, yumuşacıkken, çelik parçası kesilirdi. Yıllardır; TC'nin resmi ideolojisinin gözünün içinde bir diken olmuştu. TC'nın yıllardı baş eğdiremediği, susturup yıldıramadığı ismail BEŞİKÇİ'yi APO, anında susturmuştu..." |
HER SONUÇ YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR Susanlar ve Konuşanlar Devletlerin egemenlik hakları var. Bunlar güvenceler altındadır. Ulusların, halkların, sınıfların ,toplumların , olduğu gibi; bireylerin de egemenlik hakları olmalı. Eğer biz, birey olmanın özelliklerini yakalamışsak, haklarımızı savunmanın ruştuna kavuşmuşsak; o zaman onu korumanın da imkânlarına sahip olmak zorundayız. Artık, birey olmanın tam da zamanıdır. Ve elbette yetkin birey, her şeyiyle kendi kendine yeten bir temele oturabilmeli, alt yapısını ve donanımını sağlam yapmalıdır. Bu anlamıyla, birey olarak haklarımızdan yola çıkarak; ailemizin, mahallemizin, semtimizin, kasabamızın, bölge/ülke, derken çağımızın sorumluluğunu üstlenebilmeliyiz. Bu nedenle, ortaya çıkmış ve bundan sonra çıkacak Timurlenk, Hasan Sabah'lar, kral ve kraliçeler kadar; topluma, toplumsal doktorluk yapma iddasında bulunanları da izlemeliyiz. Bunun da yolu, haklı olduklarını gördüğümüz oranda yanlarında, haksız olduklarını algıladığımız orandaysa karşılarına dikilebilmeliyiz. İşte tam bu noktada bir terslik var: Bugün Kürt ve Kürdistanlılık iddasında bulunanlar ikiye ayrılmış durumdalar. Susanlar ve konuşanlar!... Ben bu noktayı biraz daha açmaktan yanayım. Şöyle ki; susması gerekenler konuşuyor. Konuşması gerekenler susuyor. Veya konuşanlar doğru oldukları, haklı oldukları için değil, güçlü oldukları için yalanı, gerçek gibi gösterebiliyor. Haklı olanlarsa; güçsüz ve kendilerini ifade etmekten, imkânsızlıklardan dolayı zorlanıyor, halk kitlelerine ulaşmıyorlar Bizim gibilerse; iğneyle kuyu açarcasına, "internet fareleri"de olmayı göze alarak; doğrularını savunuyor ve düşündüklerini her zor ve tecrite rağmen yazmaya devam ediyorlar. Bu bir inanış, bir duruş ve bir sorumluluk gereğidir. Ancak, hâla maskesiz yazacak kadar korkumuzu korkutmadığımız da bir gerçek. Kuşkusuz herkesin kendince bir "haklı" gerekçesi var. Ama yeterli gelmiyor bu bana. Her zaman söylediğim bir gerçeği bir daha tekrar edeceğim. Genellemeler, özelle indirgenmediği zaman, genelleme olarak kalırlar. Adresi belli olmayan göndermeler, hedefi belli olmayan mermiye benzer. Sıkarsın ve kime değdiyse, değsin. Hesabından öte gitmez. * Bu bağlamda, ben son zamanlardaki tartışmayı bir gelişme olarak görüyor, ismi ve imzasıyla yazanların çoğalmasına seviniyorum. Daha önceki gerekçelerim değişmemiş. Ben, ismini yazmayacak hiç kimseye yanıt vermem. Benim ne 'maskeliler balosuna' harcayacak zamanım ne de gölgelerle savaşacak mecalim var. Ama bu İnterName'ye bir değer biçiyorum. Sonuna kadar da bu hakkımı kullanacağım. Yanlışlarımın da diyetlerine katlanacağım. Bu benim; savunma üssüm, mevzim ve kendimi ifade edebileceğim bir alananımdır. Kuşkusuz bundan daha iyi ve genele açılacak bir yer bulur da bana sansür uygulamayacak olurlarsa, seve seve yazacağım. Benim sorunum BİREYLER'le, küçük ve büyük ŞAHSiYETLER'ledir. Çünkü, her türden politikanın temelini insan unsuru teşkil eder. Bana çok nasihat, çok tehdit ve bir o kadar da uyarılar oldu. 'Bunlar çiroktur. Apo'yala ne uğraşıyorsun? Senin muhalif olarak köktenci düşüncen ne? Vs.vs'ler. 'Uzar gider ta Hasankeyf'in yukarısında bulunan Reşiye köyüme kadar yol olur. YANITIMDIR PKK Hareketi, daha gelişim embiryonunu yaşarken; vebadan öte bir virüse yakalandığına inanıyorum. Kürdistan'a girişten -belki de bir dıştan dayatmaydı. Tartışılmaya değer bir tez olduğu inancındayım.- sonra sağlıklı gelişimini gösteremeden; müdahelelere uğradı. ilk başından şu ana kadar; APO ağırlığı vardır. İç harfli olan APO/PKK süreç içinde bütünleşti. Hatta APO, PKK'nin ve her türden değerin üstüne çıkarıldı. Bu gerçek görülmeden ve APO, 'Apoizm' anlaşılmadan, onu tarihin eleğinden geçirmeden; yapılacak her şey yarım olur. Ağacı dallarından budamak olur. Köktenci çözüm bulunamaz. Bunu dünyadaki tüm diktatörlerin pratiğinde görmek mümkün. Ama özellikle Musoloni örneği daha ilginçtir... Zaten Ortadoğu coğrafyası ve karaparçası bu tür kerametleri kendinden menkul şahsiyetlere gayet elverişlidir. Sağımız/Solumuz sobe gibi; Atatürk, Esat, Saddam, Hümeyni... Kürt cenahında Barzani, Talabani, Burkay ve daha niceleleri, yıllardır liderliklerini korumuyorlar mı? Türkiye karizmatik lider müsvedeleriyle dolu değil mi? Demirel, Ecevit, na'rehmetli Türkeş, Erbakan.... Bu nedenle; bulanlar Musoloni'nin on ilkesini okusun. Ben sadece ilk iki tanesini yazıyorum: 1-Herşeyi düçe bilir. 2-Herkesin, herşeyden önce ilk görevi Düçe'yi korumaktır. Varın siz düşünün! Ve dilediğinize uygulayın bu iki maddeyi. Ben şimdi birey bazında konuşan ve konuşmayanlardan bazı isimler vereyim. SUSMAYAN APO:Sustuğuna tanık olmadım. O sustuğunda; değil insanın, bilfiil her şeyin susmasını istiyor. Konuşuyor... Konuşuyor... Konuşuyor. Ama ne anlatsa; her sözünde bir bir keramet görülüyor. Dışarda/içerde, havada/karada, Şam'da, Roma'da, Kenya'dan imrallı'ya kadar her yerde, her zaman konuşuyor. Ordan bir kanatlı 'melek avukat'ına, bir talimat veriyor. O zat artık avukat değil, bir ulaktır. Kah 'Başkanlık Konseyi'nde kah Medya'da ve en kılcal damarına kadar bu sesi taşırıyor. Bunu yakinen ve her an görmek mümkün hatta Habib Burgiba gibi, nerdeyse sabah akşam TV onunla açılık kapanacak. Özgür Politika hangi fotosunu basacağının can telaşında. Bunu bildiğimizden geçiyoum. Hâlâ gündemdeki ezici yerini koruyor, diyeceğim. APO'NUN SUSTURDUĞU: BEŞİKÇİİsmail BEŞİKÇİ'yi yanlız Kürtler değil, sanırım politika ve bu eksende gözü kulağı olan her insan tanır. Kuşkusuz benim Beşikçi'yle tanışmam daha uzun yıllar öncesine dayanır. 1973'lerde Orhan ve Mümtaz Kotan'ların Komal Yayınevinde olmuştu. Sosyolog, bilim adamı ve bir düşünce militanıydı. Ama insan olarak; ipekten de yumuşak bir yüreği ve insanı sımsıcak saran bir naif insancıl yönü vardı. Onun için; 'Düşündüğü, inandığı gibi yaşayan ender insan' derdim. Ve 'eğer peygamberlik seçimle olmuş olsaydı; benim adayım Beşikçi Hoca'dır' derdim. Ama duruş ve düşüncelerinde, mahkeme kürsülerinde, o küçük boylu insan dev gibi olur, yumuşacıkken, çelik parçası kesilirdi. Yıllardır; TC'nin resmi ideolojisinin gözünün içinde bir diken olmuştu. TC'nın yıllardı baş eğdiremediği, susturup yıldıramadığı ismail BEŞiKçi'yi APO, anında susturmuştu. En son, cezaevindeyken; APO'nun ilk duruşmalarını izlerken, ağladığını duymuştum. Ben buna 'özeleştiri gözyaşları' demekten kendimi alamamıştım. Herkes gibi ortaya çıkan son duruma karşı bir sesleniş ve görüş bildirimi bekledim. Bekliyorum ve daha da bekliyeceğim. Özgür Politika'da bir yazısı çıkmıştı. Heyecanla okudum. Ama bilinen şeylerdi. Kendisine telefon ettim. 'Şimdi konuşmak istemiyorum' demişti. Hak vermiştim. Onu, onun bu konudaki düşüncelerini yanlız ben değil, her insan sabırsızlıkla ve binbir umutla bekliyor. Suskunluğu, elbette lehte değil, aleyhte olduğunun ibaresidir. Ama bu iş onun açısından 'lehte ve aleyhte' olmanın çok çok ötesindedir. Biz bu devrim mecrasına onun ülkemiz hakkındaki görüşlerini rehber alarak yola çıktık. Hâlâ da o inancımızı da koruyoruz. Ama bu sessizlik nereye, ne zamana kadar devam edecek? Bunu da merak etmiyor değiliz. Bekliyoruz ve bekliyeceğiz. Ama temennim o ki; 'Bağdatlarımız harab olmadan' bu suskunluk son bulsun. SENİ BİLİR, BİLİRDİM: LEYLA ZANA SEN KONUŞ ELHAPiS: HATİP DİCLEHatip ve Leyla bir ilk imzalarını atmıştılar. TBMM'indeki çıkışları hâlâ da taktire şayan bir şekilde beleklerimizde duruyor. Leyla ve Hatip; Kürt politakasının yasal alanda hak ettikleri yeri alıyorlardı, Kürt halkının yüreklerindeki burçlarda onların isimleri dalgalanıyor, resimleri evlerin duvarlarından düşmüyor, adları çocuklara isim olarak veriliyordu. Leyla; yasal politikanın Rosa'sı, Leyla Halit'i olurken, Dicle; Adam Shimht'i olarak öne çıkıyordu. Ama APO'yu iyi bilmiyor ve tanımıyorlardı. Onun yöntemlerinden bihaberdiler. TC'nin duvarını delseler de APO'nun kalkanına çarpacaklardı. APO, her zamanki yöntemlerini devreye soktu. İnce balans ayarını yaptı. Leyla'yı kıskıvrak yakaladı. Yedeğine aldı. Hatip'in "Ben PKK üyesiyim" demesi, lehte puan almasını gerektirirken, aleyhte 'kırmızı kart' almasına yetti. Leyla konuşuyor. Boş ama APO için hoş konuşuyor. Dicle'yse, sessiz sessiz ama derinden bir suskunluk zırhına bürünmüş durumda.Bazen sessizlik; en büyük ses vermekten de beter bir etki ediyor. Necip Mahfuz, Nasır'a kızgınlığının bir ifadesi olarak; yedi sene elini kaleme atmadı. Ben, yıllar önce bu beter durumu şu üç satırlık bir şiirle vermiştim; Susmak, bazen insanlaşmak Demiştim, böyles durumlar için. Ama artık sazın bam teline vurmanın, konuşmanın tam da zamanıdır. * DURMADAN DİNLENMEDEN KONUŞANLAR BAK-Si MAMUT: Onbeş yıl boyunca; PKK ve APO aleyhinde konuştu. Birden bire imana geldi. APO'nun yeminli murakkıbı oldu. Onun için Orhan KOTAN: 'Mahmut, ben şerefimle gider oldum bu dünyadan. Ama sanırım sen bunu da beceremiyeceksin' demişti. Bence gider ayak, eski arkadaşının son manzara-ı umumiyesini ortay koymuştu. BİLGİN SIR-AÇ: Giyaben yıllar önce tanıdım. Yaşar Kaya onun Barzani kitabının tanıtımını yapmıştı Yeni ÜLKE'de. Gözüme ilişti bir ara. Kenarına kırmızı kalemle yazdım; "Yayınlanmasına gerek yoktur!." Dilerse Yaşar kendi köşesinde herkese küfür de eder, methiye de düzer. Daha dün bile, Mamut için "..gelip bir derviş gibi açklık grevine yattı" derken, ertesi gün Mamut greve son vermişti. Bir telefon konuşmamızda; "Sizlerin durduğu bir yerde, benim bulunmuş olmayı içime sindiremiyorum. Kendimi bir leş kargası olarak görüyorum" diyordu. Kendini öyle tarif etmiş ama ben incinmiştim. "Kendinize hakaret etmenize gerek yok. Biz illede olalım, diye bir derdimiz yok" demekle yetinmiştim. Ve Yaşar, daha çok yaşar. Küçükaydın dürüstçe bu işte coşar. Ferda ÇETİN gibi karınca incitmez bir insan bile bir bumergan olur. Bana ilk dilekçelerini veren Kenan AZİZOĞLU ve Ahmet AKKAYA'nın gerekçeleri şuydu: "Biz örgüt ve parti yayınlarında çalışmayız" demişlerdi. hâlâ o sözlerindeler mi acaba? Neler değişti, neler değişmedi? Yoksa bu bana karşı bir tavır mıydı? İyi de Ferda istanbul'da benim yardımcımdı ama. Yoksa bunu unuttunuz mu? Medya TV bir borazan, Özgür Politika'nın Özrü kabahatinden büyük. APO'nun en çok beğendiği köşeyazarı inci JANN!.. Varın gerisini siz düşünün. Bunların tümü her gün ama her gün konuşuyor ve yazıyorlar. insanın gözlerinin içine baka baka yalan atmak da bir marifet olsa gerek. Gerçek, gerçek; denile denile "Gerçek, gerçekten bir orospu oldu". Bunlar öteyaka cenahın, konuşan ve yazanları. Bir anlamda emir tekrarcıları. * SUSANLAR VEYA BAŞKA TÜRLÜ KONUŞANLAR PKK'DE MUHALEFET PKK'nin proğramını bir çok doğal üyesi bile okumamıştır. Olmayan proğram ve tüzük nasıl okunsun ki, ancak bizler cezaevinde taslak olarak ele alınanı Mazlum'un rehberliğinde okuduk ve bu konuda görüşlerimizi söyledik. Orda hiç unutmam, şöyle bir ifade vardı: Eğer günün birinde merkez sağ oportünist bir politika izleyecek olursa, her üyenin de en doğal hakkı buna karşı bir hizip örgütleme hakkı doğar, diyordu. Proğram taslağı tamamlandı mı? Yürürlüğe girip işlerlik kazandı mı? Bunların hiçibirini bilmiyorum. Kesintisiz onbir yıl içerde kaldım. PKK, bir parti gibi görülse bile; bir APO tarikatına dönüştü. Bu kesindi. Din ve tarikatlardaysa muhalefet olmaz. En küçük bir eleştiri 'tanrıya şirk koşma' gibi görüleceğinden ya o insan 'Şeytan' olacak ya da gücü varsa grubunu kurup mücadelesine devam edecek. Bu merkez ve muhalefet arasındaki tüm hareketlerde olası bir durumdur. Bizde ilk siyasal çatlak; 'Afganistan'daki durum' veya APO'nun yurtdışına çıktıktan sonra, ordan hareketi sürdürme savaşımıdır. Bu konuda ben, tam bir avanak Avni rolüyle, ilk 'müdahele grubu'na katılmayla taltif edildim. Onbir yıl yattım. 'Yakalansan da az bir ceza alırsın' demişti Apo bana. Ama altı idamla yargılanmıştım. Bu nedenle PKK'deki en küçük bir eleşteri ve kıpırdanmayı APO illlede kendisine karşı yapılmış kabul edip ona göre tedbirlereni alıyordu. Bu nedenle PKK'deki APO muhalifleri tek tek irdelenmeli! Bu kapsamlı bir dosya olarak ortaya konmalı. Selim'in günübirlik çıkışları ve parça parça sorunu koyması yöntem olarak yanlıştır. Kör inat ve intikamdan ziyade sorunu ortaya koyarken; var olan umudu da tüketmeye ne benim, ne de bir başkasının hakkı vardır. Ve eğer, bu konuda davasında iddealı olan varsa, yaşamını ortaya koyarak; PKK'de APO muhalifleri bir konferansa bir an önce gitmeliler. Olur olmaz yerlerde bu sorunları işimize geldiği gibi söylemenin bir yararı olacağını inanmıyorum. Şimdi de, bizim cenahtan olan bazı simaları ortaya koyalım; * SELİM ÇÜRÜKKAYA Selim'in yapması gerekenler: 1-PKK'ye katılışından günümüze değin; bireysel durumuyla beraber bir toplumsal rapor sunmalı. Dün APO'ya veriyorduk. Bu gün halkımıza, insanlığa ve tarihe. Herkes onun hakkında sorularını sormalı ve o da kızmadan/darılmadan, gerçekleri bulandırmadan, işin savunma mekanizmalarına dayanmadan bu mühasebesini sunmalı. Bir şeytan, Kürt Salman Rüşdi'si ve yasal zeminde, toplum nezninde aklanmalıdır. Kuşkusuz bunu yaptığı zaman dün olduğu gibi, bugünde 'Kürtler için olmasa olmaz' kabilinden gördüğüm demokrasi ve insanın kendini ifade etmesi hakı için sonuna kadar yanında olacağım. Bu onun, benim ve bizim durumumuzda olanların tümü için geçerli ve ertelenmez bir tarihsel, insani bir görevdir. 2-Selim, APO'nun apış arası, şurası ve burasıyla uğraşacağına; daha çok; PKK'nin iç işleyişi, 'Apoizim' saçmalığı ve onun ünlü yöntem ve taktiklerini ortaya koymalıdır. Gelinen sonucun; neden ve sebepleri üzerinde durmalıdır. Eğer, onun diktatörlüğünü kabul ettirdiyse o zaman her türden hastalığını göstermiş olacaktır. Çünkü tüm diktatörler için ülkeleri 'özel evleri'dir. Ne onun ne de bir başkasının Alman Devletine, halkına ve kamuoyuna illede Apo'nun diktatörlüğünü gösterme görevi yoktur. Alman halkı koskocaman HİTLER'i tanımış bir halktır. Apo, Hitler'in yanında hafif kalır. Düne kadar 'Ajan olmadığını ıspatlayacak şartlardan yoksunum' diyordu. işte yer, işte imkân. Ben ona ve onun durumunda olanlara yerimi isteyerek veriyorum. 3-Bizler, olsa olsa yaşamayanların anılaraına, davalarına sadık olmak için onları elbette savunacağız. Ama yaşayanların biraz da kendileri, kendileri için de olsa söz söyleme cesareti göstersinler. Bu nedenle, onun hayat, dava arkadaşı ve omuzdaşı olan Aysel de konuşmalı. Yazmalıdır. Aynı ızdırabı duyuyoruz. Bizde 'özeleştiri' en beter kapatmalıktır aslında. Kendi hemcinslerinin acısını en iyi Aysel bilir. Günümüzde salt kadınlara tecavvüz edilmiyor. Posbıyıklı erkek halimizle biz de aynı akibete uyradık ve hâlâ uğruyoruz. Eğer bir kadın tecavüze uğramış ve haykırmıyorsa, ben öncelikle onu suçlarım. Bağırsın!. Dövünsün!.. İsyan etsinler!. Bu kara leke onların değil, toplumumuzundur. Bu suç hepimizindir artık. Bu anlamıyla Selim adeta tek kişilik hakkaniyet kurumu mübarek. Eski şovalyiyeleri bile solluyor. Kahramanlık iyi ve güzel ama bir tek kahramanla ne bir dava kazanılmış ne de bir halk özgürlük elde etmiştir. Aksine; o isimsiz halktan insanlardır toplumsal devrimlerin ve alt-üst oluşların manivellası olmuşlar. Bizim yetkin bireyliğimizin hakkıysa her zaman teyid edilecektir. 4-APO'nun Ayetleri; ne Kuran, ne incil ne Kapital, ne de her derde devadır. Ondan sonra da bir kitap yazdın. Güvercini de vurdular. Oysa; yapman gereken o kadar çok şey vardı ki... Ya siyasal mecra, ya yazarlık. ikisinden birini tercih edersin ama biri asli biri talidir. Biri zenaat, diğeri sanattır. Biri meslek, biri hobidir, diyeceğim. Birazcık hakkın yenince o kadar feveran ettin. Acaba sen o sistem içinde -ki biz cezaevinde bulunanlar eli en az kanlı olanlarız- kirlenmedin mi? Kendini biraz yıkamaya hiç mi ihtiyacın yok. İnanın olsun bazen seni dinler ve okurken, melek maskeli bir şeytan gibi görünüyorsun bana. Senin bildiğin gerçeğin ısrarkar, tavizsiz tavırını seviyorum ama biraz da insanı korkutuyorsun. Biz eskiler biraz da 'Apo' virüsü'ne yakalanmışız. Herkes bir kez yıkanması gerekirken, bize on gerekir. 5-Seninle ne kadar ortak noktalarımız varsa, bir o kadar da çatışan yönlermiz var. Ve biz zindancıların iyi özelliği birbirimize tahammül edebiliyorduk. Günlerce, kıranm kırana tartışır ama birbirimiz için yaşamımızı verebilirdik. Bu davamıza bağlılığın bir nişanıydı. Seni davana, beni davama bağlayan bağlar ayrı ayrı da olsa, amacımız ortaktır. Bu kadar da farklılık olsun. 'Ben davayım, dava benim' özgeciliğin en üst boyutudur. Yaşamını ortaya kaoyabilecek bir insandan daha fazlasını beklemek; insafsızlığın en büyüğüdür. Var olan umudu, zaii etmiyelim. Eğer bize umut bağlayanlar varsa, onların umudunu rusva etmeyelim. Zaten bu umudun içine eden çok. Bu halk, bu kadar acıyı hak etmedi inan. Özcesi, Selim; sen benim için bir değersin. Sana bu tasmayı ne ben, ne halk taktı. Bunun müssebibi APO'dur. Ona inanlar ister istemez sana, bana inanmazlar. Ama inanlar var hâlâ bunu unutma! Biz de kendimize göre bir umut kıblesi olmuşuz. Yaran ağır, biraz daha acılara katlanmak gerek, diyorum. Dostlukla. * Bugün, sadece Avrupa'da, şurda/burda, yakında uzakta belki ortalama olarak sayıları yüzü aşan PKK'nin ilk kurucuları, kadro ve sorumluları ya suskun ve sosyalamtlara mahkum . Ya da zar-zor bireysel yaşamlarını devam ettirenler var. Oysa, yine şu anda; kurnaların başında, koltuklarında ahkam kesen sağa-sola fırça atan hak etmemişler ve aslalaklar var. Ben bugüne kadar sessiz sedasız duranlara değinmeyeceğim. Hele de yazılı veya resmi yerlerde yazmayıp, konuşmayan ama 'yedi metre karda yürüyüp iz bırakmayan' kaçamak, mahcup ve korkak muhalifler hayli fazla. Bu ister istemez bana İnönü'nün;"Namusluluların da namussuzlar kadar cesaretli olmaları gerekir" sözünü hatırlatıyor. Bu bir duruş ve vicdani muhasebe işi. Rahat edebiliyorlarsa, geçmiş emeklerinden sarfinazar ediyorlarsa, bana ne söz düşer ki... Çok yazdım. Çok konuştum. Biraz susmalı. Geçmiş yazılarımı okumalı ve daha uzun erimli çalışmalarımla "evet nerde kalmıştık" demek istiyorum. 8 Haziran 2000 |



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz