Anasayfa | Türkçe | Ölümü Yasaklıyorum-6

Ölümü Yasaklıyorum-6

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image 'Mezarları yüreğimizn en mahkem kalesinde gizli' (Nas-Edi)

Her birinin ölümü apayrı bir zelzele bıraktı arkalarında. "Ölümler vardır tüy kadar hafif; ölümler vardır; tay kadar büyük." Bu yiğit, bu gözü pek insanların ölümleri ayrı ayrı bir destanı gerektirir. Hiçbirinin ne şiiri ne destanı yazıldı daha. Ölmek, en sıradan bir olay oldu Kürdistan denilen ülkede. " Ha bir san-dalye depredi yerinden/ Ha bir ağaç güz döneminde yaprağını döktü / Ölüm her zamanki işlerdenmiş gibi " Bu dört özge canın ölümünde, en yakın tanıklığı yapan

ÖLMEK İSTEMİYORUM AMA  BÖYLE ONURSUZCA DA YAŞAMAK İMKANSIZ
 
 
"Tez gel ölüm tez gel" türküsünü söylemişti Kemal. Bir sevgili gibi, ölüme seranatlar dizmişti. Ölümün arenalarında seremo-niye çıkan Spartaküs'ün, Bruno'nun arkadaşıydı. Ne arkadaşsız olmuştu ne de bir tek arkadaşla yetinmişti. Her zaman yanına delişmen genç arkadaşlar almış ve düşmanın iğvasına pike in-mişti. Seveni çok, sevmeyeni azdı. Azınlık psikozuna yakalanan ve kendi siyasal gettolarından dışarı çıkmamaya and içmiş bazı kaşarlanmış beyinler; korkunç bir saldırıya geçmişlerdi.
 
 
Ankara'da, Dil Tarih'te faşistlere kan kustururken, belinde silahı meydan okurken; onun için ve arkadaşları için "Yandım Allah çetesi" diyenler vardı. İhtişamın başkentlerinde, hedonist zevk-lerin doruklarında orgazm olanlar... Canlarını sıksan bir atımlık barut çıkmayacak bedenleriyle, kendileri ancak ve ancak bir postahane önünde, heykel kesilecek ve dilleri istampa ve pulluk olarak kullanılacaklar: „İlkel ve banal bir yaklaşım sahipleri, Tavuk hırsızları... çorbacılar... Asi gençlik..“ tanımlamalarıyla onları izah etmişlerdi.
 
Urfa'da bir deliye duvar deldirtme örgütçülüğü yapacak kadar mahir olan Kemal PİR için; "Devlet bilinçli olarak kaçırttı" di-yen ve boy boy afişlerini duvarlara polisten önce basanlar vardı.
 
Enternasyonalistliğini lal ve ahraza, dil bilmeze kabul ettirirken, "Kürtlerin önderleri yine Türkler... Dün Hakkı'yı bu gün Ke-mal'i vurur, gözden çıkarır." Diyen akılları önlerinden koşanlar vardı.
 
İlkel ve kaba, şom ağızları hiç mi hiç durmadı. „PKK/MK'sında Türklerin ne işi var. Kürtler bu kadar mı geri ki, kendi önder-lerini çıkaramıyorlar“ diyenler...
Mardin ovasından, Siirt dağlarına kadar uzanıp, diyardan diyara mekik dokuyup, PKK/KUK çatışmasına son verdirmek ister-ken, yaşamını riske sokup, yakalanmasının bedelini  ödüyor. A-ma KUK'un önde gelenleri "Kemal Pir mittir." Ömer Çetin gibi-leri Lübnan'da, "İşçinin Sesi" gazetesinde ayağının tozuyla ma-kalesinin ana temasına bunu oturtuyor. En sonunda da bir Kürt'ün böyle sözlerine hedef olmak var. Varoğlu var. İyisi de kötüsü de var. Kahramanı da haini de var. Ama illede Diyar-bakır  Zindanı denilen gezegende iki ucunda ötesi var.
 
Bir bir düşündü bunları Kemal Pir. Üzüldü. Kalbi incindi. Pir Sultan gibi taş atana değil, gül atana acıdı. Gülüp geçmek ister-di. Yüzüne gülecek kimse yoktu karşısında. Öfkelenip vurmak isterdi. Kendisinden başka kimseyi bulamıyordu. O zaman ken-di kendisine yöneliyordu. Tarifsiz hüznüne hüzün katıyordu. Kendi söyleyip, kendi dinliyordu. Tez gel ölüm, tez gel!  Ama, dedi Kemal Pir: " Ölmek zamanı da var. Sevmek zamanı da... Gülüp geçilecek şey de var, ölünüp gidilecek çok şey de var... …Ölümüm sarsacak sizleri, ey beni sevenlerim ve sevmeyenle-rim. Sevdiklerimi çok çok sevdiğim için ölüyorum. Sevmedik-leriminse, yüzlerine bir şamar oluyorum. Ve alnınızın ortasında taşıyacaksınız bu illeti, bir şark çıbanı gibi..." Kemal, uykuya daldı. Sanki kanıyla bir not yazmıştı ve yanıbaşına asmıştı: "UYUYORUM!... ÖLÜM GELİNCE BENİ KALDIRIN!... "
 
***
 
 
BU ANARŞİSTÇE BİR ÖNERİDİR!...
 
Şener, görüşten gelirken tutsağın yanına yanaştı. Sessizce:
 
 -Ölüm Orucu için ne diyorsun?
 
-Bu herkesin bireysel sorunudur. Katılsam bile seninle katılmam. Hazır olduğumda gireceğim  ve göreceksin.
 -Tamam... Tamam sanki bir hata ettik.
 
-Seninle olmam...
 
İki  düşman kardeşten beter birbirlerine bakıyorlardı. Bu hücre-lere "insan sarrafhaneleri" de deniyordu. En yiğit rol bile yapan kendisini bir hafta içinde ele veriyordu. Şener tutsağı, tutsak Şe-ner'i iyi tanıyordu. Ön hesaplıydı Şener. Her zaman iki numara kalmasını bilmiş ve birincinin tüm yetkilerini ya kullanmış ya da kullandırmamıştı.
 
Bu insan sarrafhanelerinde herkesin bir değeri, bir direnme se-viyesi vardı. Yalnız Kürt'ün değil, iyi bir izleyici olan her insa-nın gözleri ile kulakları birlik oluşturdu. Görmek ve duymak arasındaki fark kalmamış gibiydi. İki güçlü uzvun pekiştirdiği bir yargı. Teori ve pratiğin sınanma anı.
 
Tutsak hücresine konduğunda, kapının önünde olanın gözlerinin içine baktı. Şener'i orda da gördü. Birisi:
 
 -Neden çağırdılar seni?
 
 -Neden olacak, bir puştun ihbarcılığına uğradık.
 
 -Kim olabilir?
 
 -Kim olamaz ki?... Şu gözlerinin içine baktığım bile her fırsatta üçümüz hakkında rapor veriyor. Köpürdü yüzüne karşı söylenen...
 
 -Ben mi?
 
 -Tabi, pis herif sen!... Senden ilk günde bile şüphelen-miştim. Ama şüphe ile neyi ispat edebilirim ki...
 
 -Şerefsizim ben öyle bir şey yapmadım.
 -Kes!.. Daha fazla adileşme... Şerefsizim diyenlerin bü-yük çoğunluğu şerefsiz olduklarını inkar ediyor. Gerçek gerçek, diye diye her gün gerçeğin ırzına geçiliyor.
 
 -Söylesinler, kendimi şimdi asacağım!..
 
 -Kim söyliyecek? Esat Oktay Yıldıran mı? Ona rica mı edelim? Bir defa sen neden burda bulunuyorsun? Yanıtı ben ve-reyim, sen zahmet etme: 1-Fiili direnişin başında, gönüllü ola-rak idareye "ben eskiden beri Kemalistim" demedin mi? Gidip teslim olmadın mı? 2-Hiçbir siyasal edimde bulunmadın. Sa-vunma yapmadın. Kimseyle barışık bile olmadın. 3-En son emir tekrarını bile çiğnedin. Senin burda bulunman için hiçbir nedenin yok. Üçümüz hakkında bilgi verme ile görevlendirildin. Tutsak bir bir sıraladı. Azarlar gibi, tokatlar gibi, çıplak ger-çekleri yüzüne vurdu. Yanındaki iki arkadaşı, üstüne yürümek istedi. Tutsak araya girdi.
 
 -Bırakın dokunmayın!... O ne yapıyorsa biz de aynısını yapıyoruz. O bir müddet sonra onlar tarafından dövülecek... Lanet bir şey... Dokun-dukça bulaşır...
 
Akşam olduğunda iddia edilenler canını incitmiş olacak ki, bat-taniyesinin altından fırladı:
 
 -Korktum!... Sorulana yanıt verdim. İsterseniz beni öl-dürün. Ama ben gereksizin tekiyim. Beni rahat bırakmıyorlar. O zaman onlara ne söylemem gerekiyorsa bana siz söyleyin. Size zarar vermek istemiyorum. Ama dayak da yemek istemiyorum. Artık dayanamıyoruuuuum... Dayanamıyoruuuuum... Da...
 
Ağladı. Ağladı. Adeta gözyaşlarıyla yüzünü yıkadı. Tutsaklar sadece baktılar. Hiçbir şey de demediler. Onu kendi haline bı-raktılar.
 
***
Aynı akşam birileri ölüm yolcularına katılmaya hazırlanıyordu. Sabah olduğunda ellerinin tersiyle çorbayı iteceklerdi. Gardiya-na "komutanım" demeye son vereceklerdi. İyi, kötü, güzel, çir-kin... Herkesin böyle bir yolculuğa çıkma hakkı vardı. Ama ge-riye dönüşü de düşünmek zorundaydı. Esat Oktay'la karşılaş-mak... Durulan yerde bir daha olamamak... Ve iplerin tamamıy-la düşmanın elinde olması da vardı... Her şey ama her şey düşü-nülmeliydi. Bu ölüm oyunu en küçük bir hatayı, en küçük bir zaafı kabul etmiyordu. Doğulurken dünyaya gelip-gelmeme hakkı yoktu. Ama ölümü ve tercihlerini yapmak hakkı sınırsız da olmasa, vardı. Yaşam bir sırattı. Bu sırat soğan zarından da inceydi. Bir yanı kahramanlık, bir yanı ihanetti...Sabah sesler yükseldi.
 
 -Gardiyaaaaan!...
 
 -Kim o …..duğumun çocuğu... Nerden çıktı bu sabah sabah gardiyann... Komutana ne oldu ki, ya….. fotörü...
 
- Gel kapıyı aç!.. Zırıltı yapma...
 
-Ölüme giden cesur olur. Yalınkat bir kılıçtır. Çirkin-liğin abidesi bile olsa güzelliktir. Bu maratonun sonunda:
 
 
 ÖZGECAN İÇİN
ÖLÜMÜ GÖĞÜSLEMEK
MARATONDA FİNİŞTİR!...
ONURSUZ YAŞAM KARŞISINDA TİTREYİŞ
ACI BİR TÜKENİŞTİR.
 
 
Bir yumruk olup hep beraber, düşmanın alnına inmedilerse de, her biri bir başka amaç ve erekle aynı hedefe yöneldiler. Dayak-larını yediler. Alınıp 36. koğuştaki ölüm orucu eylemcilerinin yanına attılar onları. Arayışlar bitmiyordu. Beden de ruh, yer-yüzünde insandan tabutlar yürüdükçe, ölümlerine basa basa di-renenler de var olacaktı.
 
 Yağmur damlaları derelere düşer
 
Dereler çaylarla sevişir
 
Irmaklar damar damar atar
 
Denizlere okyanuslara bir dua
 
Yağmur damlasının bereketidir.
 
En güzel yanan mum dibini ışıtmaz. Neçar kalanın yağmur damlasından daha büyük  edimi vardı. Yürek yumruklansın!... Damla olup akılsın; direnişler nehirler gibidir. En kötü gezegen bile insanla güzelleşir. Bilmek yetmiyor. Bilgiyi görmek gereki-yor. Bu da yetmiyor. Hareket etmenin çılgınlığına katlanmak gerekiyor.
 
Bu kez tutsak ne ah çekti ne de göğsünü dövdü. Bir isyandı bu ama, duvarı yumrukladı:
 
 -Ne oldu düşünceniz? Bildirin ki, genel durumunuzu bi-lelim. Veremlilerden M:CAN Yüce  gelmişti yanı başlarına. En son eylemcilerin durumlarını biliyordu. Onların ne gibi dertle-rinin olduğunu da. Az sonra, kaçarcasına bir yazı atıldı hücrele-rine:
 
!.. BU ANARŞİSTÇE BİR ÖNERİDİR
Okuyan anladı. Üzülmedi. Bu anarşistliğin altındaki gerçekliğin bir eylem kaçkınlığı olduğu biliniyordu. Umut etmemişlerdi ve umutsuzluğa da düşmediler. Onlar sadece bir "Davetiye" çıkarı-yorlardı. Yarın, gün aydınlığa kavuştuğunda herkes söylediğiyle itibar görecekti. Herkes direndiği kadar onur hanesine çentik a-tacaktı.
***
 
BU KAÇ  KEMAL?
 
 
Kemal sigarasını yakmak istedi. Ama yakamadı. Kibrit çöpü ile sigaranın ucunu  denk getiremiyordu. Gözlerinin önü bulutlan-dı. Bir daha denedi. Olmadı. Yakamadı. Elleri titredi. Üçüncü-sünde zor bela sigarasını yaktı. Derin bir soluk çekti. Yoldaşına seslendi:
 
 -Doktoor... Doktor...
 
 -Ne var Kemal?
 
 -Sana bişey diyeceğim. Bir iki gündür bende bir tuhaf-lık oluyor. Ayağa kalktığımda başım dönüyor. Düşüyorum. Si-garamı ancak üç kibritten sonra yakabiliyorum. Sizde de oluyor mu?
 
Hayri bir satranç hamlesini yaparcasına temkinli yanıtladı:
 
 -  Normaldir Kemal, normal... Hepimizde oluyor. Gün-lerimiz hayli arttı.
 
 -Öyle mi? Demek hayli zaman geçmiş haa...
 
 -Evet Kemal...
 
Konuşmaya başlamışken gelen arkadaşlarını sordu. Merhaba-laştılar. Kalanları sordu. Bilgiler aldı. Zaman zaman "Baş... baş..." iyi iyi, dedi. Zaman zaman  sessiz kaldı. Kendisini çok yoruyordu.
Hayri seslendi:
 
 -Kemal kendini fazla yorma!... Acelemiz yok...
 -Benim var. Sözümün eri olacağım… Hepinizden önce öleceğim!...
 ...
Bir daha Kemal'i görememek, onu dinlememek ve ebediyen susmasının korkunçluğunu düşündü tüm arkadaşları. Bir tek şey söylenebilirdi. SESSİZCE onu dinlemek...
 
 
***
 
Hayri, askeri battaniyesinin yırtık tarafından ipler çekiyordu. İpler çürümüştü. Bir kaç tanesini yan yana getiriyor, bir ucunu ayak parmaklarının arasına alıyordu. İpin ucuna büyükçe bir düğüm atmıştı. Bir kaç ucunu ağzına, diğerlerini de iki avuç ayasında yuvarlıyordu. Elleri pörsümüş. Cüzzamlılar gibi elle-rinden parçacıklar dökülüyordu. O bunlara hiç aldırmıyordu. Avuç ayasının arasında ipler terlemiyordu. Ter akıtabilecek ka-dar su kalmamıştı kanında. Bir ucu bitirdikten sonra ağzına al-dığıyla yer değiştiriyordu. Bunun da çevirme süresi bitince iki-sini yan yana getiriyordu. Çevrilen ipler sarmaşık dalları gibi birbirine sarılıyorlardı. Yaptığı ipleri birbirine bağlıyordu. Plas-tik bardağının kulpuna bağladığı ucu yanında bıraktıktan sonra, bardağı bir metre karşısında duran plastik bidonunun içine atı-yordu. Bazen tutturuyordu. Tutturduğu zaman beşte bir bardak kadar suyu ancak çıkarıyordu. Hücre köşelerinin içinden çıkar-dığı naylon torbanın içine döküyordu. Çabuk yoruluyordu. Din-lene dinlene çalışıyordu. Bu çalışması granit kayaları  dişleriyle kazıması kadar zordu. Ama o, bundan yılmıyordu. Torbasını ya-rıladığında ağzını bağlıyordu. Şimdi yeni bir çalışma seansı baş-lıyordu. Bir hücre ilerisindeki arkadaşı Akif'e yetiştirmesi ge-rekiyordu. Bu anne kuşun yavrusuna gagasının içinde yiyecek taşımasına benziyordu. Beton ranzaya yüzünü çeviriyordu:
 
 -Akif, atıyorum hazırlan!
 
 -Abi gerek yok. Kendini ne yoruyorsun?
 -Geliyor!...
 
Naylon torba, Akif'in hücresinin önüne düşüyordu. Akif, pan-tolonunu çıkarıp  torbanın üstüne atıyordu. Pantolonunu çeker-ken, santim santim torba da beraber  geliyordu. Torbaya eli ye-tiştiğinde, sudan önce pantolonunu giyiyordu. Sanki birileri onu izlemiş kadar mahcup oluyordu. Torbasının ağzını açıyordu. Başını yukarı kaldırıp, suyu damla damla dilinin üstüne  damla-tıyordu. Damlalar birikip ağzının içine dağıldığında; diliyle ağ-zının içini sıva yapar gibi gezdiriyordu. Suyun hepsi bittiğinde daha midesine varmadan kuruyan bir dere gibiydi. Suyunu biti-rince, naylonu tekrar ipe bağlayıp,  arkadaşına:
 
 -Abi çekebilirsin. Ama n'olur gönderme. İçtiğimden çok sen de, ben de enerji sarfediyoruz.
 
 -Önemli değil. Son dakikaya kadar da olsa; yaşamanın peşini bırakmayacağız. Kemal'in o sözünü hatırla:

Devamı: 
YAŞAMI, UĞRUNDA ÖLECEK KADAR SEVİYORUZ.

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin