Anasayfa | Türkçe | reşid rûken güncesinden Hasankeyf ve Dicle İzlenimleri

reşid rûken güncesinden Hasankeyf ve Dicle İzlenimleri

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image 118 yıl önce Hasankey, Dicle ve Zagora

Uyuklayan kafamın arabanın camına çarpmasıyla gerçekten uyandım diyebilirim. Acımadı da değil ama erkek adama yakışır mı, bozuntuya vermedim. Neyse ki fark eden de olmamıştı yoksa dillerinden kurtulamazdım. Gözlerimi

TEKDÜZEYDİ UYUYAKALMALAR
Reşid rûken

Kapa gözlerini uyumalısın
Geceden alacakların birikti
Uyursun vakit öğlene dadanana kadar böylece fitleşirsiniz.
Açtığında gözlerini merhaba diyeceksin doyasıya yaşanacaklara
Önce bir kahvaltı yaparsın ayaküstü acıkmışlıklara nispet
Menü geniş olacak malum tatil tarifesi;
Kaymak, sucuk, bal, sıcak ekmek, biraz da otlu peynir
Kuşu sağdım süt vermedi ama olsun
Hayal de olsa gerçekten izler taşımalı istendikler değil mi?
Duşunu aldıktan sonra jöleli saçlar
Açılın kızlar şehrin enlerinin teklikte buluştuğu ben geliyor…
Alırsın gazeteni oturursun parkın en güneş değmeyen yerine
Sabahattin bir sürahi su ve çayı diksin önüne hemen
Onar dakika arayla gelişleri başlamış bulunsun…
Ülkemde yaşanan olumsuzlukların arasından
Bana yarar bir tek kelime kazandırdıysam hazneme
‘’ağabey alabilir miyim gazeteyi’’ diye seslenen cimriye
Evet, cevabını düşünmeden verebilirim
Arkadaşlar gelir o sıra
Gülüşüp eğleniriz biraz, gittikçe kalabalıklaşır etraf
Sıkıcı olmaya başladı mı kalabalığın en kuru şekli
Çekiliriz bir köşeye tavla atarız belki tek ihtimalli zarla
Her zaman olduğu gibi ben kazanacağım yırtınma Ahmo!
Bir telefon gelir sonra malum kişiden
Koordinat bildir geliyorum canım
Arkandan sattı bizi derler ama olsun aldırma
Elde edemeyenler satılığa çıkarılır bizde
Sinemaya gider rasgele bir filme girersiniz
Film izlemeyi de pek sevmem ama görsellik katsın beynime yeter
Hey! Filmi seyret
Evet, evet sırf bu yüzden uyumalısın
Akşam olsa ne yazar bundan sonra
O zaman da eve gider dam üzerinde demli çayınla tüttürürsün sigaranı
Biliyorum ölümüm bu ikiliden olacak ama olsun
En azından sırattan geçerken biriktirdiğim dumanları üflerim manzaraya karşı

          ANİ BİR UYANIŞ


Bir değişim şarttı hep aynı güzergâhta giden şu yaşamımda. İçimdeki şoför sıkılmaya başlıyordu artık. Hep aynı yollar, aynı sollanmalar, aynı bardaklarda sadece koyuluğu değişen sözde çaylar…
Ne kuru muhabbet içinde olduğum yılların arkadaşlıkları ne de sinema gişesinde bekleştiğim kızlar zevk veriyordu. Hep aynı sonla bitiyordu çünkü çıkıştaki yorumlarım.
Sokağın başında bekleyen sümüğü burnundaki çocuk sıkıldı; elinde poşetleriyle babası ha geldi ha gelecek. Evet, o çocuktu beynimde oynanan anlamsız oyunlara komiklikler yükleyen, büyüyor muydu ne kerata?
—Uyan, uyan!
—Ne var?
—Kalk kalk seni çok seveceğin bir yere götüreceğim.
O kadar uykusuzdum ki nereye sorusunu sormaya bile üşendim. Gözlerimdeki çapak kurumasın da uykuma devam edeyim diye düşündüm. Düşünmemle dalışa geçmem bir oldu.
Karanlık her taraf, bir ip geriyorum beyazın en canlı tonundan, cambaz oluyorum; cesaretli ama uyuşuk.
Uyuyorum. Dakikalar ne kadar da uzuyor o tatlılığıyla. Uyuyorum, ip uzuyor, yine uyuyorum.
O da ne! Sırtımda gezinen de ne? Ha şimdi hissettim. Bu sefer annemin eli… Biliyordum onun dokunuşunu; hep böyle yapar dokunup yavaştan sallardı beni, birkaç kez salladıktan sonra keskin sesini duyacağımı bildiğim için açardım gözlerimi.
—Kalk oğlum hadi dayın seni bekliyor. Köye gitmeyecek misin onunla?
—Sabahın köründe mi annecim beklesinler biraz.
—A tembel oğlum! Sen uyurken kaç hayat başlıyor bilmez misin? Tabi bilmezsin senin gibilerinin bildiği tek şey rüyalarda gezinmek.
Evet, bu diyalogda ilgimi çeken bir kelime olmuştu(köy)
Beni heyecanlandırabilecek bir kelime ilk defa güneşin doğuş anına denk geliyordu. Bu saatlerde genellikle horuldamalarımdan kelimeler oluşturmaya çalışırdım. Ama bu sefer farklı bir güdü vardı bende. Pınarın başında ayaklarım sudayken birden parmaklarımda beliren koşma isteği kaynağa doğru.
İşine geç kalmış ve gitmese kovulacakmış gibi, bir işçinin can havliyle fırladım yataktan.
—Söyle dayıma geliyorum
Lavaboda ellerimi yıkarken şeytanın beni yatağa doğru çekmek istediğini hisseder gibiydim. Avucumu su doldurup yüzümü yıkadım. Saçlarımı ıslattım, aman bu sefer jöle sürmeyeyim hem köyde pek de işe yarayacağını sanmıyorum.
    Nasıl olmuş da bu kadar seri olabilmiştim. Oysaki vedalaşmam o kadar hüzünlü olurdu ki yatakla. Hayatımda ani kararlarım olmuştur ama bunları savururken bu denli cömert olmamıştım. Bu seferki ağızdan çıkmadan önce yataktan fırlamıştı. En zayıf anımda en geçersiz sebepler… Avuç dolusu su…
Köyün beni bu kadar heyecanlandıracağı aklımın en tenha ucundan bile geçmezdi.


                       DİCLE BUNALIMDA


Uyuklayan kafamın arabanın camına çarpmasıyla gerçekten uyandım diyebilirim. Acımadı da değil ama erkek adama yakışır mı, bozuntuya vermedim. Neyse ki fark eden de olmamıştı yoksa dillerinden kurtulamazdım. Gözlerimi ovaladım önce. Şişmişlerdi. Bir cam buğusunu siler gibi daha net görebiliyordum artık yolun hemen kenarında bize eşlik eden Dicle nehrini. Görmeyeli ne kadar da mavileşmişti. Son gördüğümde suyu o kadar bulanıktı ki erimiş çikolata kıvamındaydı. Ama şimdi çok berrak... O kadar şeffaf görünüyordu ki kuşların ayna niyetine kullandıklarına bahse girerim. Bir süre daldım yer yer yeşillenen maviliğe.
Bir nehir değil bu baktığım ve gördüklerim bir sudan ibaret değil. Kâh maviye bakıp yaşamımın kara noktacıklarını görüyorum kâh pembe yıldızlar eşlik ediyor geleceğin puslu dürbününe. Yol kıvrılıyor yaklaşıyorum bazen ve içim sızlıyor. Son geldiğimde alıp götürmüştün körpe bir çocuğu.
Ve şimdi… Ve şimdi gözünü Hasankeyf’e dikmişsin. Söyle nedir alıp veremediğin. Ne istiyorsun? İstediğin topraksa al hepsi senin olsun ama ne olur uzak dur tarihten. Eğer içinde azıcık sevgi varsa uslu uslu git Fırat’ınla buluş. Basra minder sermiş sizleri beklemekte. Aslında sen bu kadar gaddar değilsin biliyorum doğduğun zaman tembihlediler sana. Kazma kürek verdi baştakiler yolladılar seni buraya. Ama sen onların dediğini yapmayacaksın. O asil yüreğinde kınına zeval vermeyecek kadar sadakatli bir kılıç gizli biliyorum.
  Dicle;
  Şarkıların, şiirlerin, destanların bazen mahzun, bazense haşarı çocuğu…
  Dicle;
  Her kıvrımında yeşil yosunları kucaklayan şefkatli ana…
  Dicle;
  Evlerin kenarında asıldığı uzun, mavi urgan
  Dicle;
  Kervanlarla sohbet eden konuşkan misafirperver
  Dicle;
  Şabotlar için vazgeçilmez tatlı suya bulanmış gezi parkı
 
  Hiç yakışmıyor sana yellenmek bir el söylemiyle
  Gel beni dinle, dinle de yazık olmasın sana da bize de.

Dakikalarca ahkâm kestim akan suyu durdurup. Ağladım, öfkelendim, bir dost gibi sohbet ettim Dicle’yle. Söz verdi bana. Döneklik yapmazsa yoluna devam edecek; hasan da keyfine…

Hasankeyf’e yaklaşmıştık. Ne kadar da düşünceli görünüyor. Bir derdi var belli. Kına gecesinde boynu bükük gelinin duruşunu andırdı bana. Utangaç, hüzünlü, gitmekle kalmanın anlaşılmaz çatışmasının yüz ifadesi...
İki kafadar karşılıyor bizi. İki köprü… İlki eskimesine rağmen tekmile durmuş
Hemen yanında yeni (çöm olduğu belli) yeni tıraş olmuş bir asker… Her ikisi de esas duruşta, şafak saymakta sonsuzluğa.

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin