Ölümü Yasaklıyorum-1
Bugün 14 TEMMUZ.2008 Yani 14 Temmuz 1982’den bu yana 19 yıl bitiyor ve 20. yılına girdiğimiz bir zaman diliminde hala 14 Temmuz lider kadrosunun kararlılık ve tavırına; ekmek/su ve hava ve güneş kadar gereksinim duyduğumuz bir zamandayız. Bu belgesel anısal çalışmamı o yoldaşlarıma ithaf etmekte zorlandım. Onlara daha büyük bir bağlılık örneğiyle huzurlarına çıkmak istiyordum. BEN DE ONLARDAN EN MAHCUPKAR VE AFFEDİLMEZ ÖZRÜMÜ SUNUP, ANILARININ ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUM.
‘Yaralı kuşlar ölürken saklanır.’
Kalbura da dönse bedenim güleceğim
Ve son nefesime kadar onların türkülerini
Bir çağlayan gibi hep gür söyleyeceğim.
14 temmuz. 2001
Essen/Almanya
Şimdi de tarih:14 Temmuz 08
Değişen ve değişmeyen durumlar için yine tekrar yayınlıyoruz.
Selam ve devamla.
Şükrü Gülmüş
BİLİNMESİ GEREKENLER
Bu olayın kahramanları olan insanları ben; yıllar öncesinde tanıdım. Hayri ve Kemal’le, 1976 ve77‘lerde Silvan’da yapılan bir mitingte tanıştırıldım Mazlum DOĞAN vasıtasıyla.
Ali Çiçek ‘i, daha ilk Silahlı Propaganda Grupları’mızın oluştu-rulması döneminde Hilvan’da görmüştüm. O zamanlar daha fi-linta gibi bir delikanlı ve bir gerilla adayıydı.
Sonra o ve Akif Yılmaz’la Diyarbakır Zindan’ında uzun bir dö-nem birlikte kaldık.
Önce Hayri Yakalandı. Sonra ben. Daha sonra Pir geldi. Ve der-ken, içerde son zamanlara kadar hep onlarla yan yana oldum. Her şeyde beraber olduk. Bir tek 14. Temmuz Ölüm Orucun’da yoktum. Onlar 36‘da ben 35‘teydim. Kemal’in benim için, „Ruken burda olsaydı da bana Delori’yi söyleseydi“ demesi hala ku-laklarımda. Onun için o türküyü; yaşadıkça söyleyeceğim.
*
Bu kitabı ben; 1993‘ün sonlarına doğru; Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmenliğinden ve tüm partililik vasıfalarımın Apo ta-rafından alınmasından sonra yazmıştım. Dün basının başında „patron“, yaşamı sırat köprüsünde, „ha vuruldu/ha vurulacak“ canhıraşındayken ve onu aşkın gazeteci arkadaşımın peş peşe vurulması döneminde yazmıştım. En son Diyarbakır’da Koca Yürekli Yetmişlik Çınar Musa ANTER vurulduğu dönemde bı-raktım. Gidip ANTER’in evinin içinde masasında duran dakti-losundaki kağıda onu yazmak istedim. Yazmadım. Yazamadım. Yazdırılmadı. Değil onun evine girmek, hiçbir kuruma girmeme bile izin yoktu. Benimle konuşanlar da etraflarına bakınıyor-lardı. Bu korku polisten, Mitten, itten değildi. Bu insanlar kendi arkadaşlarının görmesinden korkuyorlardı.
Evet, dünün patron’u, TC’nin gözünde hedefteki adam. Ama gelin görün ki cebimde ancak bir simit parası ve evime gidecek bir bilet parası anca buluyordum. Bu bizim görünmez trajedi-miz. Boşuna K. Celadet BEDIRXAN: ‚Nav girano/Mal verano‘ dememiş. Bizde onun torunları sayılırdık ve onun büyük traje-disinin bir parçasıydık.
Bakın o günün şartlarında Ölümü Yasaklıyorum! üzerine neler yazmışım:
ÖLÜM ÜZERİNE
Her ölüm söcüğü aklıma geldiğinde; düşüncem alıp beni, Yunanistan’ın antik çağlarına götürür. Agoralarda feylesoflar, belki de dünyanın en güzel demokrasisini, bilgelikleri ve derinlikle-riyle yaşatıyorlar.
Feylesoflar içinde en çok sevdiğim Epikuros’tur. Çünkü, onun yaşam ve ölüm üzerine söylediği sözleri beynimin içine nak-şetmişim. Söylediği özlü sözler benim, halkımın ve içinden gel-diğim toplumun yaşam felsefesi olmalıdır. İki önemli sözünü yazayım:
*Ölümden korkmuyoruz. Yaşadığımız sürece ölüm yok. Ölüm gelince biz yokuz.
*Ölüm, ölen için değil; geriye kalan için bir felakettir.
Kuşkusuz bu ölüm üzerine olan sözleri uzatmak mümkün. Gel-miş geçmiş her devrimci önder; yaşam, ölüm, özgürlük, bağım-sızlık üzerine düşünmüş ve güzel şeyler söylemiştir. Bu çağın son tanık olduğu önder ve kahramanların sözlerini yazmıyorum. Bunların çoğu biliniyor. Bir şairin güzel bir imgesini hatırla-tayım:
Her yaşam,
Yeni bir ölüme
Merhaba, demektir.
Evet. Yaşam ile ölüm. Bir madalyonun iki farklı yüzü. Birbirini tamamlayan iki ana etmen.
‚Vahşet Dönemi‘ diye tabir edilen Diyarbakır Zindanı’ndaki bir yaşam diliminde; ölümü bile özgürce seçime hakkı ortadan kal-dırılmıştı. İşte o günün şartlarında dile gelen bir şiar şöyle seslenir:
Ölüm Yaşatıyor!..
Duyguların en kabarmış anında; ‚Yaşasın ölüm!..‘ diyenler bile vardı. Her şey zaman ve mekan içinde değerlendirilmeli. Buna ilkesel olarak; ‚somut koşulların, somut tahlili‘ deniyor. Eğer ‚yaşasın ölüm!‘ şiarını koşulları ve içinde bulunulan durumu gözönüne getirmezseniz, o zaman ‚adres tanımayan kurşun‘ dan farkı kalmaz.
Ölüm, insani bir durum. Mutlak sonuç. Kimse bundan kurtul-madı, kurtulamadı daha. Bundan sonra da kimse kurtulamaz. Peki o zaman ölümden ölüme fark yok mu? Buna yanıtı evettir. Hemde en zoru; ÖLÜM ORUCU’dur.
Peki o zaman ölüm orucu nasıl bir şeydir? Nasıl oluyor? İn-sanlar neden böylesi zor bir ölümü bile bile tercih ederler? Gibi daha binbir soru akla gelebilir. Bunu insanın yaşaması lazım. Neden ‚biz uğrunda ölecek kadar yaşamayı seviyoruz‘ diyen bu insanlar böyle zorlu bir ölümü tercih etmek zorunda kalı-yorlar? Elbette her insan illede işkence gördükten sonra işken-cenin nasıl olduğunu anlar. Cezaevinde yatınca bunun nasıl bir yer olduğunu bilir. Ama ölüm orucu, hele de sonu ölümle bit-mişse, o insan artık yaşamıyorsa; bunu bilmesi öğrenmesinin kendisi için bir kıymeti var mı? Hayır. Böyle bir ölüm bize bir mesajdır. O zaman bunu anlamak, bilince çıkarmak ve topluma yansıtmak zorunlu bir görev.
Bunların tümü ortaya konulmadan; ‚En Büyük Ölüm‘ anlaşı-lamaz. Böylesi kutsal ölümlerin bir anlamı olmaz. Nitekim bazı aklıevveller ve şom ağızlılar; „Ölüm, ölümdür. Ölümün büyü-ğü-küçüğü/onurlusu, onursuzu diye bir ayrım olmaz“ diyebil-mektedirler. Bu, metafizik, gerici, ayaklara düşürülen burjuva dünya görüşünün sokak dilidir.
*
İşte bu zorlu ve bir o kadar da onurlu ölümü en yakın duyan-lardan biri olarak; size bunu aktarmaktır amacım. Kendi arka-daşlarıma bir ertelenmez emir ve görevdi. Bunu dilimin döndü-ğünce söyledim. İmkanlarım elverdiğince yazdım. Şimdi hala i-lahlar baş köşeye kurulmuş ve kelle istiyor. Ne onlar ne de ölüm doyuyor can almaya. Zindanlar tıklım tıklım. Hele de dışarda ve içerde zindancıbaşları basbas bağırıyorken.
Bir yanda da onları ‚baştacı‘ yapanlar, her yıldönümlerinde bey-lik sözler edenler, onlar için kır piknikleri düzenliyor. Onların anısına ne kadar bağlı olduklarını Avrupai bir tarzda göstermek için ‚Gril Partileri‘ düzenliyorlar. Bu, beni içten içe kahrediyor. Hele de bunu hiç yaşamayanların yazması kelimenin tam anla-mıyla abesle iştigaldir.
Bir de aynı mekanı paylaşan birileri; ‚Beni en iyi anlayanlar şehitlerdir‘ diyebiliyor. Yaşayanlar kimilerine göre birer tehli-ke, ölümleriyse onların yükselmesi için bir basamak, ceplerinin dolması için birer borsa senedi sanki. ‚.. partimiz şehitler par-tisidir.‘ Oysa onların inandıkları parti, ters yüz edilmiş durum-da. Kazara mezarlarından başlarını kaldırsalar‚ ‚Galiba biz yan-lış yere geldik‘ deyip tekrar ebedi ölüm ülkelerine dönerler.
Sözü uzatmadan, bir onları bir de ardıllarını gözlerinizin önüne getirmeniz dileğiyle, bu çalışmayla sizi vicdanınızla başbaşa bı-rakmak istiyorum. Çünkü, sizin ve yüreğinizin bir karara var-ması en doğrusu.
Kahramanlık çağının kapandığı bir zamanda son kahramanlar onlardı. Onlarınsa tek istediği halkın kahramanlığıydı, bildiğim kadarıyla.
16.Temmuz.2000.
Şükrü Gülmüş
KİMDİ ONLAR? EN SON NE DEDİLER?
M. HAYRİ DURMUŞ:
"Bu insanların çığlıklarını unutmayın! Kürdistan Vietnam-laşıyor!.."
1955 yılında Bingöl'ün Karakoçan ilçesi, Kumik köyün-de doğdu. Diyarbakır Askeri Cezaevinde bütün direnişlerin ör-gütleyiciliğini yaptı. Askeri mahkemeler karşısında ülkesini ve halkını korkusuzca savundu. 14 Temmuz 1982 tarihinde başlat-tığı ölüm orucunun 62‘ci gününde şehit oldu.
KEMAL PİR:
"Biz yaşamı, uğrunda ölecek kadar seviyoruz..."
1951 yılında Gümüşhane'nin Torul ilçesi, Güzeloluk köyünde doğdu. Tutuklandıktan sonra Diyarbakır zindanlarında ve sıkıyönetim mahkemelerinde Ortadoğu halklarının gür bir sesi olarak zulme, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı hay-kırdı. 14 Temmuz 1982 tarihinde Hayri'den sonra ölüm orucu-na girdiğini açıkladı. 57 gün sonra şehit düştü.
AKİF YILMAZ:
" Her gün yüreğim dağlanıyor. Dayaktan, korkudan değil; esaret altında olmaktan korkuyorum... "
1956 yılında Kars'ın Ardahan ilçesi, Beşiktaş köyünde doğdu. Cezaevindeki bütün direnişlere aktif olarak katıldı. Mah-keme kürsülerinde sömürgeciliğe, yerli gericiliğe ve emperya-lizme karşı halkının gür sesi oldu. 15 Temmuz 1982 günü ölüm orucuna başladı. 15 Eylül 1982' de şehit düştü.
ALİ ÇİÇEK:
"Şerefsizce yaşamak her gün ölmektir..."
1961 yılında Urfa'nın Hilvan ilçesi, Karahaydar köyün-de doğdu. Diyarbakır Askeri Cezaevindeki kararlı tavrı, askeri mahkemelerin kürsülerindeki korkusuz haykırışlarından dolayı, M. Hayri Durmuş tarafından " Kızıl Yıldızımız " ünvanına layık görüldü. 14 Temmuz 1982'de başlattığı ölüm orucunu takip e-den 17 Eylül 1982' tarihinde şehit düştü.
***
GELDİLER ve GÖRDÜLER
-Tarihi çevir marşına başla!..
Tarih çevriliyordu. Tutsaklar bir esir pazarına bile böyle götü-rülmüyor, hayvanlara bile böyle muamele edilmiyordu. Tarihin hiç bir zaman diliminde egemenler bu kadar açık ve keskin düşmanlıklarını göstermiyorlardı. Başlar eğik. Gözler kapalı. Sesler en son perdeden: "Çek dizleri...! Salla kolları!" hiçbir devşirme okulunda yoktu.
-Nesrin Dede marşına başla!...
Barbarlık, vahşet dört kıtada toprak oynatıyordu. Güneş Batma-yan İmparatorluklar batarken, Osmanlı'nın torunları "mehter marşı eşliğinde zindanda, yeni fetih hareketlerine girişiyordu. Bu kez fethedilmek istenen ülkeler değildi. İnsan beyninin de-rinliklerine girip" kusma, kusturma operasyonları yapılmak is-teniyordu.
-Marş kes!.. Öndekini takip et!..
Eğilen baş, diklenen onur. Kafaya inen coplar, beynin sabah kahvaltısıydı. Tutsaklar can değil, birer demir cevheriydiler. Örs ve çekiç arasında çelikleşiyorlardı. Direndikçe insanlaşıyorlar. İnsanlaştıkça düşmanları küçülüyordu.
***
Kırkı aşkın tutsak, bir ringe bindiriliyordu. Ring nerden gelmiş? Kim bu ismi koymuş? Bu arabalara tutsaklar; "Cenaze arabaları, mezbaha kamyonları" diyorlardı. Her tarafını demirden yapmış-lar. Şoför mahallinin olduğu yerde küçük bir delik, arka kıs-mında aralıklı duran bir bölme vardı. Öndeki havalandırma de-liğine de sırayla asker gardiyanlar başlarını sokuyorlardı. Tut-saklara bir zerrecik bile hava düşmüyordu. Deprenmelerine bile izin verilmiyordu. Bir değil, bir kaç kişi bile bayılsa havasız-lıktan, araba durmazdı.
Kemal'le haberi veren tutsak yan yanaydılar. Birbirlerinin elle-rini tutuyorlardı. Sıkıp sıkıp, avuç ayalarına harfler yazıyorlardı şehadet parmaklarıyla. Bu, elin elle söyleşisiydi. Bu, mürekkep-siz kalemsiz bir mors alfabesiydi; Avuç içlerine yazılan ve ora-dan yüreklere kazılan... Kemal'i doyurmadı böyle damla damla konuşmak. Başını tutsağınkine yaklaştırdı. Ağız ile kulak bir-likteliği sağlandı:
-Bizi utandırdı Ferhat!.. Bu eylemi önce biz yapmalıy-dık. Diğer arkadaşlar da bizim yapmamızı bekliyordu. Ama Mazlum kibritlerini yakınca, sıra kalmadı.
-Doğrudur. Sizlere rağmen bu işlerin yapılmasını ben kendim bile içime sindiremiyorum. Yarın öbür gün bir iki asi, çılgın arkadaşımız daha yeni bir eyleme girişebilir. Öncü, öncü-lüğünü yapmalı. Diğer arkadaşlar da bunu açıkça dile getirdi. Eylemleriyle sizleri ezmek istemiyorlar. Siz bu işin doğal ön-derlerisiniz.
-Ben sana söylemiştim!...
-Bana söyledin. Ben seni anlıyorum. Ama tarih, halk ve devrim karşısında sorumluluğunuz apayrı...
-Bir fısıltılar geliyor lannn... Oyarım haa... Ananızın …ına uçakla girer, helikopterle çıkarım ha... K…..umu çocuk-larııı!...
Gardiyanın sözünü onun kadar beyinsiz biri kesti. Şoför fren ya-pınca, tutsakların üstüne yığıldı kaldı. Kalkmadı. İyice oturdu.
-Vay be şimdiye kadar neden düşünmemişim... Yumu-şacık koltuklarımız varmış!... Afferin lan tertip... Fren yapmakla iyi akıl ettin... Bundan sonra çökeceğim birilerinin ensesine...
Tutsakların boyunlarının üstünden inmedi. Ayaklarını uzattı. Kollarını yana açtı:
-Gel keyfim geeel!... Teskere hiç gelmese de olur...
Araba durdu. Kapı açıldı.
-İnin aşağıya!...
Tutsaklar tesbihe dizilircesine inmeye başladılar. İlk atlayan, ar-kasındakini çekiyordu. Hepsi birbirlerine bağlıydı. Arka arkaya atlayanlar, çenelerini önceki inenin ensesine vuruyordu. Kimi-nin dili, dişleri arasında kalıyordu. Kimi burnunu kafaya tos-ladığından burunları kanıyordu. Askerler hiç mi hiç oralı olmu-yorlardı.
Mahkeme salonunun içi gardiyan seslerinden ve zincir şakırtı-sından başka hiç bir sese izin vermiyordu. Kelepçeler sökülü-yor, zincirler çekiliyor, tutsaklar yerlerine oturtuluyordu. Başlar dik, gözler kapalı, eller dizlerde, durduruluyordu. Heyetin gel-mesine az bir zaman kala:
-Gözleri aç!... Karşıya bak!... ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR yazısını içinden okumaya başla!...
Gardiyanlar başlarında dolaşıyor, en küçük bir hareket yapanı copluyorlardı. Vuracak bahaneleri olmayınca, canları sıkılıyor-du:
-Kaç kez saydın laan?...
-15 komutanım!...
-Sen?...
-25 komutanım!...
-Demek ki sen saymıyorsun 15'lik!... Bir de beni kandı-rıyorsun haa...
Vurmaya başlardı. Kaç eksikse o kadar cop başa inerdi:
-Şimdi doğru say!...
-Emredersin komutanım.
Bir başkası gelirdi:
-Kaç laaan!...
-55 komutanım.
-Bu sefer de çok attın...
Yine vurmaya başlardı. Gardiyan kafayı takmış bir ke-re. Vuracak. Ama bir bahane arıyor. Bulunmak istenince de ba-hane çok olur.
-Dikkat!... Heyet içeri giriyor. Sayma bitti. Herkesin gö-zü "Adalet Mülkün Temelidir" yazısının "T" harfinde olacak; Türk ve Türklükten başka bir şey düşünmeyeceksiniz!... Ne so-rulursa, "Evet veya hayır komutanım" denecek. Anlaşıldı mı?...
-An..la..şıl..dı..Ko...mu...ta...nıııııııım!...
Hep birlikte ve yüksekçe söylenirdi. Arkasından heyet içeri gi-rerdi. Tutsaklar ayağa kalkınca, rahatlarlardı. Heyet, "Oturun" dediğinde de sanki şimdiye kadar normal oturuyorlarmış gibi: "Oturun. Oturun..." diye alay ederdi...
Başlardı trajedi. Mutat mahkeme duruşmaları sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ederdi. Mahkeme Başkanı: "Yaz kızım!.. Adı geçen tutuklular getirilmiş olup, mahsus yerlerine alındığı görüldü. Tutuklu müvekkillerinden Mehmet Can, Cemşit Bilek, Hüseyin Yıldırım, Erdinç Uzunoğlu, Fethi Gümüş, Mustafa Ö-zer, Kutlu Bilge beylerin geldiği görüldü ve mahkeme duruş-ması başladı. "
Hayri DURMUŞ elini kaldırdı. Mahkeme Başkanı Emrullah Kaya, önce görmemezlikten geldi. Hayri ısrar etti. Avukatlar, basın ve izleyicilerin karşısında bu istemi görmemek belki ha-kimi zor durumda bırakırdı:
-Evet Hayri DURMUŞ, daha sonra sana söz hakkı vere-ceğim.
-Ama üç duruşmadır ard arda söz hakkı istiyorum. Da-vanın gidişatı hakkında önemli açıklamalarda bulunacağım. Söz hakkı istiyorum...
-Tamam. Vereceğim. Ama alınması gereken bir kaç ta-nık ifadesi var. Ondan sonra...
-Ama hep aynı şey yapılıyor. Yapacağım açıklamalar, tanıkların ifadesinden daha önemlidir. Son bir kez olsun bizi dinlenme zahmetinde bulunun!...
Emrullah KAYA, yanındaki üye hakimlerle fısıldaştı. Daha sonra Hayri'ye döndü.
-Peki... Gel bakalım. Ama kısa olsun...
Hayri, uzun boyuyla yürüdü. Yüzünün altındaki kemikler nere-deyse görünüyordu. Gözleri çukura kaçmış birer mercan tanesi gibi parıldıyordu. Kendinden emin ve güvenle kürsüye doğru yürüdü. Mikrofonu boyuna göre ayarladı. Bu sanki bir idam hü-kümlüsünün cellada; "Sana gerek yok. Ben kendi işimi kendim yaparım. İpimi boynuma geçirir, sandalyeme kendim tekmemi atarım. Böylece bilinsin, ölümden korkmadığımız. Böylece bi-linsin YAŞAMI UĞRUNDA ÖLECEK KADAR SEVMEMİZ... Dur orda! Yanıma yaklaşma!... Sen pisliğini de benim güzel ölümüme bulaştırma" der gibiydi.
***
Yıllardır bu kürsülerde bizi yargılamaya çalıştınız. Her şeyin de kendince bir kuralı vardır. Düşman olmanın da, yargılanmanın da... Sizlere defalarca içinde bulunduğumuz koşulları anlattık. Karşı karşıya bulunduğumuz işkenceleri izah ettik. Asgari insa-ni koşulların sağlanmasını istedik. Maalesef bunların hiçbirinde düzelme olmadığı gibi, daha da kötüleşme oldu. Arkadaşım Mazlum DOĞAN 20'yi 21'e bağlayan Newroz gecesinde bas-kı, işkence ve savunma hakkımızın ilga edilmesini protesto et-mek için kendisini astı. Mazlum, hiçbir zaman baskı, işkence ve böylesi çağdışı uygulamalar karşısında bunalıma düşmedi. Sa-vunma hakkının ortadan kaldırılmasından sonra, "ARTIK YAŞAMAMIZIN BİR ANLAMI KALMADI. Senin söylediğin şeyler yerine getirilmedi“ demişti bana.
Artık şuna inancım tamdır. Bu yargılama sizin dışınızda geli-şiyor. Başta yedinci kolordu ve TC'nin silahlı güçleri bizi yar-gılıyor. Bunu yaparken de en küçük bir savunma hakkına izin vermiyor. Bu durum sizi de, mahkemenizi de aşmış durumdadır. Sizlerin iyi niyetinizle olacak bir şey değildir bu. Sizler de bile-rek veya bilmeyerek, inanarak veya inanmayarak buna alet olu-yorsunuz. Bu mahkemeye ve bu yargılamaya inancımı tama-mıyla yitirdim.
Arkadaşlarım ve partim benden daha büyük şeyler bekliyordu. Ben partimin emir ve talimatlarını yerli yerinde hayata geçire-medim. Bu anlamıyla da; MEZARIMA BU ADAM BORÇLUDUR, diye yazılsın.
Bu günden itibaren kayıtsız ve koşulsuz olarak ÖLÜM ORUCU 'na başlıyorum. Benim hiç bir talebim yoktur. Benden sonra kalan arkadaşlarıma savunma hakkı verilecek olursa, bunu de-ğerlendirmelerini isterim. Kulaklarınızı açın ve BU İNSAN ÇIĞLIKLARINI UNUTMAYIN!.. KÜRDİSTAN VİETNAMLAŞIYOR!...
Duruşma hakimi araya girdi:
-Hayri seni anlıyorum. Bunu biraz ertelesen!.. Kolordu yetkilileriyle bir kez daha görüşsek...
-Hayır!... Kararımı verdim. Ben bu saatten sonra hiçbir koşulda kararımı geri almam...
-Düzelecek durumlar... İçinde bulunduğunuz durumları rapor ettik...
-Benim için böyle bir şey yok artık...
***
" Bizim en büyük talihsizliğimiz", diyordu Kemal PİR. " Mert bir düşmanla karşı karşıya bulunmamamızdır." Salonda bulunan herkes soluğunu tutmuş, Hayri'nin konuşmasını dinliyordu. Geri döndüğünde tebessüm ediyordu. Başı dik, onurlu türküler söy-lüyordu. Gururla baktı arkadaşlarına. Tutsakların hepsinin yüzü-ne kan gelmişti. Bir çoğu "Hayri yoldaştan da beklenen buydu! Bizi hiç bir zaman yanıltmadı" diye geçiriyordu içinden. Hayri, sıraların içinden geçerken, arkadaşlarına ilk kez değmenin mut-luluğunu yaşıyordu. Gözlerinin içine susamışçasına bakıyordu herkese. Hayri daha yeni oturmuştu ki, Ali ÇİÇEK fırladı aya-ğa... Kürsüye bile gitmedi:
-Benim de kendimle ilgili önemli açıklamalarım ola-cak...
Mahkeme Başkanı pek bir anlam veremedi:
-Sen ne söyleyeceksin Ali?
-Olaylarımı açıklıyacağım.
-Söyle o zaman!
-Hilvan'daki çatışmaya katıldım. Ben bir gerillaydım. Urfa'daki bekçi ve oğlunu ben vurdum. İsmi geçenlerin hiç bi-rinin ilişkisi yoktur. Ben de Hayri Durmuş gibi bugünden itiba-ren ÖLÜM ORUCU'na başlıyorum.
Kemal, " Ben, yenik bir ordunun komutanıyım. Yenilen komu-tanın konuşmaya hakkı olmadığı gibi, yeniden komutanlığa da hakkı yoktur. Ama şunu unutmayın: Benim ordumdan tek bir nefer kalsın, ben ikincisiyim " demişti Esat Oktay Yıldıran`la bir konuşmasında. Ve işte sözünün eri olduğunu gösteriyordu.
-Ben de Ali Çiçek'in ölüm orucuyla ilgili görüşüne katı-lıyorum. Onun nedenleri benimdir de...
-Sen de mi katılıyorsun ölüm orucuna Kemal?, dedi Mahkeme Başkanı.
-Evet. Ben de arkadaşlarıma katılıyorum.
Hayri DURMUŞ;
durmuş durmuş da
tam orta yerindeyken
insanlık sıratının,
bir ucu ölüme
bir ucu yaşama
bir ucu ihanete
bir ucu direnişe giden
zindan başkaldırısının
Bastille'den Diyarbakır'a
Diyarbakır'dan Bastille'e İSYAN!...
Roma arenalarında bir Spartaküs
Mezopotamya'da bir Kawa aşkıyla
sözünü kılıç gibi fırlatmıştı
Neronvari apoletleri sırıtan,
Bruno'yu diri diri yakan
Engizisyon yargıçlarına...
Söz durunca, yazı hükümsüz kalınca, repliğine Kızıl Yıldız Ali ÇİÇEK atılmıştı öne. Sol omuz hizasında yer almıştı Hayri'nin. Sağ başta Enternosyanalist Kemal PİR'e yer ayrılmıştı. Biliyor-du; Biliyordular... Bakan kör gözleriyle gördüler PİR'in gelişini.
O an aşka gelmişlerdi tutsaklar. Eski özgür günlerini hatırla-mışlardı. Birşeylerin eksikliğinin o an farkına vardılar. Önder-leri vurulmak üzere olan yoldaşların özgeci tavırları gibi:
-Ben de katılıyorum...
-Ben de...
-Ben...
-BAŞARDIK!...
BAŞARDIIIIIIK!... BAŞARDIIIIIIK!... Sözü çınlatıyordu du-ruşma salonunu. Bir şey anlamıyordu gelen tutsak ziyaretçileri. Ölümden, ölüm orucundan, savunmadan, işkence ve baskılar-dan bahsedildiğini duyuyorlardı. Ama en çok Türkçe'yi bilen de çözememişti bu muammayı... Dışarı çıktılar. Birbirlerine sordu-lar: "Kim ne anladı? Bize de bi yol anlatsın! Ne konuştu içer-deki evlatlarımız? Neden bu kadar seviniyorlardı?" Anlattı on-lara en küçük ziyaretçi:
HER YAŞAM
BİR ÖLÜME
MERHABADIR,
sözünün gizemini. Neden dünyaya gelinirken sevinildiğini, ne-den ölürken ağlandığını. Oysa doğan çocuk gülmez; ağlar. Bu ölüm ve yaşamın bir diyalektiğidir. Yani fani olanın yaşamı mutlaka bir gün ölüme çıkar yolu.
Beyhude bir ömürdense;
ONURLU BİR GÜN
BİR ÖMRE BEDELDİR
Analar, tarihi zılgıtlarını çekti. O zaman anladılar Hayri'lerinin "Kazandık, kazandık, kazandııııık..." şiarının anlamını avukatlar cübbelerinin içine gizlendiler. Utandılar. Büzülüp kaldılar yerle-rinde. Birer heykel kesildiler. Gözlerinde hüzün, yüreklerinde korku büyüttüler. Önlerine düşen gölgelerini " vurulma anı " di-ye alınlarına çizdiler.
Gazeteciler, birer yalancı tarih kayıtçısı oldular. Yazdılar ama bunları yayınlayacak yürekli bulamadılar. Elleri korkudan tit-riyordu. Yürekleri saygıdan yazdırıyordu. Ve bir baktılar ki, du-ruşma hakimi, üyeleri, apar topar kaçıyorlar. Gider ayak:
-Yaz kızım!... Duruşma gelecek ayın 10'una ertelen-miştir!...
ÖLÜMLÜ VE ONURLU BİR YAŞAMA DOĞRU
O gün gardiyanlar dokunmadı ölüm orucu eylemcilerine. Onla-rın yüzü suyu hürmetine dokunmadılar diğer tutsaklara da. Ve o gün, belki de yıllar sonra özgürce baş kaldırdılar. Birbirlerine baktılar. Gözleriyle söyleştiler. Tebessümle yoldaşlarını kutladı-lar. Sanki, "Yapılması en uygun olanını yaptınız. Yiğitsek, iyiy-sek ve güzelsek sizinle geleceğiz. Ama işin içinde geri dönme-mek var. Bir TAM karar vermek var. En küçük bir zaaf, bir de celladın eline düşmek var... Kutluyoruz sizleri. Sizler bizden iyi ve güzel, cesur ve mertsiniz. Yaşam denilen hazineden feragat ettiniz!..."
Marş okutmak yoktu ogün. O gün kimseye bir fiske vurulmadı. Askeri kurallarla kimse yürütülmedi. Dalga dalga yayıldı ölüm orucu eylemi zindana:
-Gardiyaaaan... Gel şu kapıyı aç. Ölüm orucundaki ar-kadaşlarımın yanına götür beni.
-Komutanım yok mu artık...
-Yok!... Ve bundan sonra hiçbir zaman da olmayacak benim için...
-Öyle mi oldu şimdi?
-Evet öyle oldu. Ölüm yolculuğuna çıkıyorum. Bir de sana ' komutanım' mı diyeceğim. Şimdiye kadar söylediğim ka-bahat zaten...
Kapıyı açtı gardiyan. Yılmaz AKİF yürüdü. Hücreler-den çıkarılan ölüm orucu kervancılarına katıldı. Ölüm orucuna katılanlar, diğer tutsakların yanından alınıyordu. Onları 36. Ko-ğuş -müşahede, hücreler- diye tabir edilen yerlere götürüyor-lardı. Yanlarında elbiseleri de dahil, hiç bir eşyalarının götü-rülmesine izin verilmiyordu. Katılanlar götürüldü. Daha bir kaç saat geçmedi ki, gardiyanlarda bir değişme oldu. Belli ki, Esat Oktay 38. koğuştan yeni bilgiler almıştı. 38'de Şahin Dönmez, Yıldırım Merkit ve diğer itirafçı-ihanetçiler kalıyordu. Bunlar idareye bilgi veriyorlardı. Esat Oktay ve idareciler de bir işi uy-gulamaya koymadan mutlaka onlara danışırlardı. Az sonra, pa-tates çuvalını andıran bir çavuş, moloz suratı ve lağım kokan ağzıyla:
-Oğlum dinleyin!.. Katılan varsa katılsın... Erkekçe söy-lesin... Ama bundan sonra "ben de gireceğim", diyen olursa a... a... ayağımı sokarım. TC askerliğinde ne kadar küfür varsa hep-sini sıraladı. 8. Hücre'den bir tutsak, "Ben varım" dedi.
-Asker! Onu çıkar bakalım bana!..
Kapı açıldı. Tutsak esas duruşta yürüdü. Duruş ve hareketinde bile, kararlı olmadığı belliydi. Bir tokatla yere serildi. Kalktı. Yine esas duruşta... Bir daha yedi. Ağzı kanadı. Tekme. Tokat. Rast gele vurdu çavuş.
-Demek ölüm orucu'na katılacaksın haa...
"Evet" diye ölgün bir ses çıktı tutsaktan...
-Götürün bakalım... Bir de ölme o zaman ben seni öldü-receğim, bilmiş ol...
Böyle bir kaç kişi daha çıktı. Çavuş şaşırmıyordu. Sanki katıl-malarını bekliyordu.
-Çavuuuş...
-Çavuş senin a…. a…. koysun hemi... Komutanım lann komutanım...
-Ölüm orucu'na katılacağım.
-Öyle miii?.. Peki evladııım... Peki... Sevgili oğluma bir adet ölüm orucu!... Onbaşı çıkar şu …..rak adamı. Boklu hücre-ye koy ama...
Çavuş ellerini birbirine vurdu:
-Bu işte tamam. Böylece bu köpeklerin yarısı ölür. Ya-rısı da ellerimin altına yine düşer. Evet, şimdi marşa devaaam!...
***
Devamı var:
ONLARIN HÜCRE, BİZİM İNSAN KAFESLERİ DEDİĞİMİZ YERLER



Yorumlar (1 gönderildi):
buyrun sen kendin oku ve kararini ver,yüregin varsa öcalanin hayri durmus sahsinda 14 temmuz direnisini kendi korkakligini örtmek icin nasil kullandigini da degerlendir.
iste munzurun yazisi.
Munzur Dersim
--------------------------------------------------------------------------------
14 Temmuz sehitlerini saygiyla aniyorum
Mon, 14 July 2008 14:54
14 Temmuz 1982 büyük ölüm orucu Kürdistan özgürlük mücadelesinin günümüze kadar sürmesinin teminati ve zafere yürümenin güvencesidir. 14 Temmuz en esitsiz kosullarda, sömürgeci fasist rejimin en agir ve insanlik düsmani uygulamalarinin cereyan ettigi Amed zindaninda düsmanin teslim alip yoketme cizgisine karsi direnme ve varolma cizgisini kendi ciplak bedenlerini ölüme yatirarak düsmani yenmenin adidir.
Direnerek teslimiyet zincirlerini parcalayacaklarinin bilinci ile hareket eden halkimizin en yigit, en fedakar öncüleri PKK militan ve önder kadrosu olmanin ne anlama geldigini, düsmani yenmenin, hemde en zor ve esitsiz kosullarda, ölümün öldürülmenin kendilerine karsi silah olarak nasil kullanildigini görerek, düsmanin elinden bu silahi alip ona karsi kullanarak kendi ciplak bedenlerini ölüme yatirarak ihanetin, imhanin ve yenilginin önüne gectiler. 14 Temmuz Kürdistan isyan tarihinin zirvesidir.
14 Temmuz sehitlerini saygiyla aniyorum. Anilari mücadelemize önderdir. Yasasin 14 Temmuz direnisciligi ve kahrolsun inkar ve imha siyaseti
buda munzurun liderinin hayri durmus ile ilgili sarfettigi sözler,buyursun okusun.
hadi munzur bir degerlendirme yap.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, avukatlariyla bir araya geldi. Edinilen bilgilere göre, Öcalan, görüsmede kendisine verilen sekizinci 10 günlük hücre cezasinin bittigini, 20 günlük 9. hücre cezasinin ise 2 Temmuz itibariyle baslatilabilecegini söyledi. Öcalan, hücre cezasi esnasinda karsilastigi tutumlari degerlendirirken Eylül 2007 yilinda saçlarinin kazitilmasindan sonra ikinci kez istemedigi halde saçlarinin kazitildigini belirtti, su bilgileri verdi: "Saçlarimi kazittilar. Devlet, bunu "biz istedigimiz zaman seni kontrolde tutariz, istedigimizi yapariz, sen bizim elimizdesin, yirmi dört saat kontrolümüzdesin" mesajini veriyor. Benim elimde Imrali yönetmeligi var, diger cezaevi yönetmelikleri var. Yaptiklari saç kesme bunlara aykiridir. Tabii bu yaptiklari siyasidir. Bunu yapmamaniz lazim, dedim. Onlar da 'biz saçinizi kesmek zorundayiz' dediler. Bu durum buradaki yetkilileri asan bir durumdur. Emir en tepeden geliyor. Mazgaldan bakiyorlar. Mehmet Hayri Durmus, 'benim ölüm orucuna baslamamin nedeni bu delikten bakma meselesidir' demisti. Yani kapi deliginden sürekli kontrol ettikleri için ölüm orucuna yatmisti. Tabii ben öyle bir eyleme girmeyecegim ama bu konu önemlidir. Onlara bu yaptiklarinin çok sakincali oldugunu söyledim. Zaten odada sürekli kamerayla gözetleniyorum. Ayrica delikle oynamayin, ama böyle yapacaksaniz mazgal açik kalabilir, dedim. Ama hayir o tarafa bu tarafa sak suk diye çekiyorlar, ben birden irkiliyorum, kitap okurken rahatsiz oluyorum, yazi yazamiyorum, dikkatim dagiliyor, hatta geceleri bazen uyuyamiyorum. Bu durumu Cezaevleri Izleme Komisyonu'na bildirmek istiyorum. Bana iliskin seyler üstten geliyor. Ne yaparlarsa yapsinlar sahsiligimi, kisiligimi korurum, korumasini biliyorum. Sereflice yasamasini biliyorum. Son nefesime kadar onurluca yasayacagim. Burada direnmeye devam edecegim. Intiharvari herhangi bir eyleme girismeyecegim, bir sey olursa benden bilmeyin bunun sorumlusu devlettir. Kaba direnise girmeyecegim, hatta küfür etmeyi bile kaba direnis tarzi oldugu için kendime yakistirmiyorum. 30 günlük hücre cezasini basariyla atlattik, bir 20 günü daha atlatirim. Ben biraz alistim, savunmalarimi yaziyorum. 10 günlük hücre cezasi iki gün önce sona erdi. Son 20 yirmi günlük hücre cezasini da hemen uygularlar.
simdi soruyorum munuzr dersim senmi dogru yazmissin yoksa liderin öcalanmi?
sanami inanalim yoksa liderin öcalanami?
hangisi dogru,yoksa ikisidemi dogru
Yorum yaz