Necdet BULDAN (*) Her Ölüm Aynı Değildir
Yaş ve konum itibariyle ölümlerin her türüne ya tanık oldum ya da duydum, okudum. Ve bir de direnişle uygulamalara karşı çıkanları düşünürüm hep. Kendi özgür iradeleriyle direnerek yaşamlarını kaybedenleri. Bir başka deyişle elinde kendi canı dışında zulme karşı kullanacağı bir silahı olmayanların ölümlerini. Kimi en yalın şekilde intihar eder, kimi kendini yakar, kimileri de ölüm orucuna yatarak gerçekleştirirler eylemlerini. Bu tür karşı çıkışları, yani ölümleri en iyi anlayanlar sanırım zulüm görenlerdir.
1982 yazında uzun süreli bir işkence, arkasından gözaltında işkence izlerinin iyileştirilmesi döneminden sonra tutuklanıp Diyarbakır “beş” numaralı zindanına konulmuştum. İşkencehane, gözaltı ve zindandaki hücrede geçen süre üç ayı geçmişti. 9 Kasım 1982 günü varmıştım meşhur zindana. Ondan bir ay sonra da 3 numaralı koğuşa vermişlerdi beni.
Dolayısıyla Temmuz direnişçilerinin şahadetlerini koğuşta duydum. İki buçuk yıl sürecek bu zindan yaşamımın öncesi ve sonrası ile ilgili çok şey yazıldı ve söylendi. Bu detaylara girmek değil amacım. Ama o yaşamın içinde, o koşullarda bir arkadaşımın söylediklerini anmadan geçemiyeceğim. Fiziki ve psikolojik işkencelerin molalarında kısık seslerle bazı sohbetlerimiz olurdu. Bir gün dışarı çıkarsak eğer, bu çektiklerimiz veya çekilenlerin yazılıp yazılmayacağı idi bir an söyleşimizin konusu. Benden çok önceleri bu koğuşa gelmiş, esas işi öğretmenlik olan bir koğuş arkadaşım şöyle demişti:
“Burada yaşananları belki birileri yazacak veya anlatacak. Ancak hakkıyla anlatacak ve yazacak dil ve kalem olacağını sanmıyorum. Keza bunları anlayacak bir beyinin olacağını da...”
Bu nedenle Diyarbakır vahşet dönemiyle ilgili Kürtçe/Türkçe yazılanları ve anlatılanları hep eksik hatta bazen yavan görürüm. Bu görüşüm yazan ve anlatanların becerisiyle ilgili değildir. Anlamak için yaşamak gerekir ki, o da kimseye tavsiye veya temenni edilmez.
Yaş ve konum itibariyle ölümlerin her türüne ya tanık oldum ya da duydum, okudum. Ve bir de direnişle uygulamalara karşı çıkanları düşünürüm hep. Kendi özgür iradeleriyle direnerek yaşamlarını kaybedenleri. Bir başka deyişle elinde kendi canı dışında zulme karşı kullanacağı bir silahı olmayanların ölümlerini. Kimi en yalın şekilde intihar eder, kimi kendini yakar, kimileri de ölüm orucuna yatarak gerçekleştirirler eylemlerini. Bu tür karşı çıkışları, yani ölümleri en iyi anlayanlar sanırım zulüm görenlerdir.
Aslında hem içerideki esirler için, hem de bunları esir alan egemenler için Diyarbakır zindanı bir okuldur, akademidir. Hem yapılanlar, hem de uygulamalara karşı duruşlar açısından. Esir olanlarla esir edenlerin yaşadıkları ve yaptıkları, aynı zamanda bu tür yerlerle ilgili araştırma yapacak olanların baş vuracağı önemli bir örnektir Diyarbakır zindanının vahşet dönemi.
Tüm o dönemin beyinlere kazınmış, yıllar sonra çekenlerin ve çektirenlerin etkisinden kurtulamayacağı sadece yaşanan vahşet değildir. Bu vahşete teslim olanlarla, kendi canını vererek karşı olanlar ayrı-ayrı ele alınabilir. Dedik ya her santimetrekaresi, her saniyesi ayrı inceleme konusudur. Ben bunlara girmek yerine, bende derin izler bırakan canlı tanığı olmadığım, ama kendim yaşamış kadar etkilendiğim iki olay üzerinde duracağım.
“Dörtlerin Gecesi” olarak bilinen Ferhat Kutay ve arkadaşlarının kendilerini yakma olayı. O her şeyiyle soğuk zindan duvarlarını gelecek kuşaklara ateşten bir sayfa yapan eylem. Yeryüzünde bedenini ateşe vererek, en doğal hakkı olan acıya karşı kurtuluşu engellemek için, kurtulamayacak şekilde insanın kendisini bağlaması. Son nefesini verinceye dek yangını söndürmeye çalışan arkadaşlarına “ateşi söndürmeyin, bize ihanet ediyorsunuz” şeklindeki söylemleri. O gecenin etkisinde kalarak hala akli dengesini bulamamış bu olay tanığı arkadaşımın bana anlattıklarını andıkça hayranlıkla korkuyu bir arada yaşarım. Korkum ve hayranlığım bu kahramanların karşı çıktığı uygulama sahiplerine kinimi arttırır.
İkincisi; Temmuz direnişçilerinin eylemi. Daha doğrusu ölüm orucunu sonuna dek götüren ölümsüzlerin olayı. Bir insanın kendi bedeninin çürümesini duyması, koklaması, hissetmesi, bazı organlarının işlevsiz kalışını en derinden izlemesi, kendi eliyle ölümün en yavaş ve en zor olanını seçmesi iradesi, tanımlanamaz. Son saniyeye kadar vücudunun tüm fiziksel ihtiyaçlarına gem vurmak, o amansız yaşama isteğini beyninden silmesi tanımlaması olanaksız bir irade. İşte Pir, Durmuş, Yılmaz ve Çiçek Kürtler için yüzyıllar boyu konuşabilecekleri ve anacakları böyle bir karşı duruşun örnekleridir. Onlar sadece zindan zebanilerine karşı canlarını ortaya koymadılar. Kimilerinin onlara sadık kalmadan onların edebiyatını yapmalarını sağladılar. Kimilerinin de onlara olan bağlılıklarından ötürü en ufak bir teslimiyete muhalefetinin örgütleyicisi oldular. Bir başka deyişle; Pir ve arkadaşları yıllar süren onurlu direniş ve savaşın, Diyarbakır zindanındaki ilk temelleri oldu dersek yalan olmaz. Aslında bu gün bile can korkusuyla teslim olanlara duyulan öfke, 14 Temmuz ölümsüzlerine olan saygıdır.
Şükrü Gülmüş hocanın bu çalışması ve Korkum Gölgem Gibi adlı yapıtı ne yazık ki gene “ölüm” üzerinedir. İlk başta insana sevimsiz bir kavram gibi gelse de; her iki çalışmada da ölümleri sıradanlıktan çıkarması açısından değerlidir. Çünkü bir yaşarken ölmek vardır Kürtler için, bir de ölse bile yaşamak. Bunun ayırdına varanlar her ölüme ölüm demezler.
Eline sağlık hoca...
------------------------------------------------------------
(*)
Sayın Buldan'ın bu yazısı; Nasname Yayın Editörü Şükrü Gülmüş'ün Ölümü Yasaklıyorum kitabının özsöz yazısıdır.
Okuyucularımızın istemi, yaklaşan 14 Temmuz yıldönümü münasebetiyle Ölümü Yasaklıyorum kitabının tamamını yayınlayacağız. Umarız bu Öcalan'ın 'İmralı artık Diyarbakır' dır sözüne bir yanıt ve Hayri Durmuş, Kemal Pir hakkında söylemiş olduğu mesnetsiz söylemlerine de bir yanıt olur.
Öcalan her şey hakkında konuşabilir ama asla -ve biz yaşadıkça- Diyarbakır Zindanı, ordaki şanlı ve onurlu direnişler hakkında konuşamayacaktır.
Selam ve saygıyla
Nas-Edi



Yorumlar (1 gönderildi):
Apocu kelimesine kar$i ilk tepki nerden geldi kim kar$i çikti? ve hemde savunmalarda mahkemede hep bir agizdan vurguladilar.Niye?neden apoculugun tehlikesini vurgulamaya gücleri yeterince vurguladilar?bu tehlikeyi ilk görenlerin MAZLUMLAR;HAYRILER;KEMALER neden o surecte vurguladilar geride kalanlar neden uyanamadilar?bunu sureklile$tirip kar$i durmadilar?adeta kendi katileri apoya daha güc verdiler .son ayrildiktan sonra biraz çeneleri açiliyor.
Yorum yaz