Anasayfa | Türkçe | Son ittihatçılar.

Son ittihatçılar.

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Başıma bir şey gelmezse söyleyeyim: Paşaları sevmiyorum

İttihat ve Terakki’nin yüzyıldan fazla bir geçmişi var. Avrupa’da gelişen milliyetçi akımların etkisinde kalarak o dönemde Fransa laisizminden beslenir kökleri. Osmanlı Saltanatı’nın tamamen gerileyerek kendi içine kapanması ve İstanbul dışında bir yere hükmedememesi ve Rum-Ermeni ve Kürd sorununda etkili olamaması buna temel hazırlamıştır.

O dönemde her ne kadar İttihat ve Terakki’nin “Türk” görüntüsü varsa da aslında az biraz dibine inildiğinde kurucuların ve yürütücülerin hiç de “Türk” olmadıkları görülür. Mesela ilk kurucusu o dönemde tıp talebesi olan Abdullah Cevdet daha sonra “Kürd” olarak yargılanacak olan Arabkirli bir Kürd’dür.

Bunun dışında pek çok Kürd, Yahudi, Rum ve Ermeni aydınlar da yer almaktaydılar.

İttihat ve Terakki’nin statüko dışı, “ilerici” görüntüsü saray muhalifi pek çok aydını içine çekmiştir. Hatta beyin adamlarının Selanik ve Balkan kökenli Yahudi olma iddiası ağırlıktadır.

O dönemde Osmanlı Sarayı milliyetçi düşüncelerden uzaktı ve öyle bir geleneği de yoktu. Saray çevresi genel olarak müslüman-Türk olmayan, veya başka ulus ve dinden devşirilmiş insanlarla doluydu.

Saray dışındaki unsurlar yönetime ve ranta ortak olmak isteyen pek çok asker kırmalarıyla doluydu. Bu kırmalar genellikle ticari çevrelerden gelmeyenlerdi. Şu veya bu okulda zar zor okuyup eline silah alabilen alt düzeyde, toplumun yoksul kesimleriydi.

Bunlardan Mekemal tipik bir örnektir. Tariflere göre mavi gözlü ve altın saçlı olan bu “Türk” Selanik’te doğmuş, yetim ve yoksul bir gençtir. O dönemde Selanik Osmanlı’nın en zengin kentidir. Nüfusun büyük çoğunluğu Yahudi tüccar ve eşraftır. Geri kalanları da Rumlardan oluşmaktadır.

Gençlerin büyük çoğunluğu Avrupa’nın büyük kentlerinde öğrenim görecek kadar zengindir. Mekemal gibi yetim ve yoksul “Türkler” ise çevrede bulunan sıradan askeri okullara gitmektedir. Zaten küçüklüğünden beri asker olup “hükmetmek” ve “emretmek”, “vatan kurtarmak” gibi bir düşünceye sahip olmuştur.

Bir süre Fransa’nın Toulon kentinde kalmış, burada laiklerle dindarların kapışmalarını yakından izlemiştir. Ama şunu unutmamak gerekir ki Mekemal o dönemde Fransız sistemine ve Napolyon’a hayran olmuştur. Ama bir yandan da kendisine “Türk” deyip yukarıdan bakan Fransızları da unutmamıştır.

İşte bu düşünceler Balkanlar’dan başlayarak silah zoru ile şehirlere sahip olmak, sarayı altederek yeni bir sistem kurmak isteği doğurmuştur. Bu sadece kendisine özgü değildir. Kendisi durumundaki yoksul “Türk” sınıfındakilerin genel isteğidir.

Çünkü o dönemde başta İstanbul olmak üzere bütün kentlerde azınlıklar ticarete hükmediyordu ve şehirlerde “Türk” esnafa raslamak neredeyse mümkün değildi. İşte bu durum yeni yeni şehri tanımaya başlayan müslüman ahaliyi fena halde kıskandırıyordu.

İşte “ilerici ve devrimci” asker sınıfı bu durumu hazmedemiyor, ticarete sahip olmak, iktidar olmak istiyordu. Bunun için Abdulhamit’e bayrak açtılar. Tıpkı 27 mayıs, 12 mart ve 12 eylül gibi bir kaos ortamı yaratarak ayaklanmalar ve suikastler yaparak padişahı yıpratmakla başladılar. Ve başardılar.

1908 de “ikinci meşrutiyet” adı altında bir rejim kurdular. Bu tarih İttihat ve Terakki’nin, yani ırkçı bir takım güçlerin Osmanlı sistemini avuçlarına aldığı gündür.

İşte darbe geleneği buradan başlar. Artık yasalar ve millet bir takım silahlı ve külahlı güçlerin elindedir. Saray ve kanunlar bir takım zorbaların elindedir. O dönemki aydınlar kısa sürede tasfiye edilirler. İktidar olmak, hükmetmek için en küçük bir engeli hiç acımadan bastırmaktadırlar.

Bunu yapanlar, şimdilerde “elit” olarak tanımlanan silahlı bir çekirdektir.

Bu hala öyledir.

Ama bu arada üç milyon Ermeni’nin tasfiyesini, mübadele ile milyonlarca Rum’un sınır dışı edildiğini unutmayın. Kürd isyanlarının kanlı tarihini ise anlatmaya gerek görmüyorum.

Bunların bir örneğine, Sağır İsmet’in 1940 lardaki “Varlık Vergisi”ne değinmeden olmaz. Bütün tasfiye harekatlarına rağmen İstanbul’da önemli bir gayri-müslim esnaf kalmıştır. Bu esnaf hala bir “tehlike”dir. Bunlara mal varlıkları kadar “vergi” bindirilir. Çoğu bu vergiyi veremez ve mallarını satmak zorunda kalır.

Bununla da kalınmaz. Hepsi de demiryolu yapımı için çalışma kamplarına gönderilir. Kimse geri dönemez. Hatta “Türk hıristiyanlar” da böylece tasfiye edilir.

1954 yağmalamaları, 1963 sürgünleriyle son Rumlar da bitirilir.

Kürdler ise bu kadar isyandan sonra 1938 de susturulurlar.

Biz bu dönemi yaşamadık. Ama şimdi geçmişin bu aynasına baktığımız zaman durumun pek de değişmediğini, bir takım karanlık güçlerin hala “kaos” ile devleti pek güzel yönettiklerini görüyoruz. Demokrasi onlar için bir şey ifade etmemekte, sadece "demokratik, laik, hukuk devletidir" tekerlemesini tamamlayan bir kelimedir.

Ama bir takım farklılıklarla, daha ince yöntemlerle devam etmiştir darbecilik.

Mesela “Aleviler cami yaktı” ile Maraş kana bulandı. “Tunceli’den gelen iki kamyon silah mezarlıklara gömülmüş” ile Elazığ’ın altı üstüne getirildi. Malatya belediye başkanı Hamid Fendoğlu’ya bomba gönderildi ve Malatya’da komünist avına çıkıldı. Madımak Oteli’ne de aynı numaralarla gidildi.

Darbe ve asker hareketlerinde hep aynı yöntem. Kaos ortamı yaratıp sonra duruma hakim olmak. Böylece zavallı halkı “Bakın işte, asker olmasa vatan elden gidecek” diye kandırmak.

Peki neden?

Yazının başında da söyledim: İktidar olmak, hükmetmek ve rant.

28 şubatı hatırlayın. “Maksat vatan kurtulsun” muydu amaç? Hayır. Maksat banka boşaltmaktı. Yakasına “Atatürk”, masasına “Türk bayrağı” koyan, her vatan-millet diyen bir banka boşalttı. Bir baktık ki tek sent kalmamış.

Allah var!..

AB süreci, soğuk savaşın artık ortalıkta olmadığı bir zamanda AK Parti geldi. Şartlar artık “elit”in isteklerinin dışına çıkıyordu. Genel Kurmay’ın bakanlığa bağlanma isteği, askeri ihalelerin açık olması talebi, basında askerin de tartışılabilmesi, Kürd sorununun açılması bir takım İttihatçıları rahatsız etti.

Artık paşa koltuğunda oturup gelsin paralar, gitsin ihaleler devri tehlikeye girmişti. Kendilerine göre manevralar yaptılar. Ama bir ilk de oldu. İttihatçıların bir bölümü tutuklandı. Ama hepsi değil.

Hepsi tutuklanacak mı?

Bugün bir paşa yakında Büyükanıt’ın da tutuklanacağını duyurdu. Eh, iş okadar ilerlerse Türkiye yeni bir döneme girdi demektir. Şahsen ben de Ergenekon’un başının Büyükanıt olduğuna inanıyorum.

Adamın adı Şemdinli’de geçti, kıyametler koptu.

“Bomba patlayacak” dedi, gerçekten patladı. “Bazı olaylar bekliyoruz” dedi olaylar oldu.

Size bir şey daha hatırlatmakta yarar var. Erdoğan Büyükanıt yerine Başbuğ’la görüştü. Tutuklamalar başladı. Büyükanıt sustu. Bazıları “Nasıl olsa bir ay sonra emekli olacak, ondandır” diye açıkladı. Ama ben yutmadım.

Yani ortalık hala İttihatçı kaynıyor. “İttihat biterse demokrasi başlar” diyeceğim ama yalancı çıkmaktan korkuyorum.

Gelecek sefere Ergenekoncu Hasan Atilla Uğur, Levent Ersöz ile İmralı’daki dostlarını anlatmayı düşünüyorum. Yani son ittihatçıları.

Bedran Bêdilî-4 Temmuz 08

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin