12 Şehit, 15 Esir’e Karşılık Bir Şehitlik
biz Hazret Abdullah Öcalan’dan sonra bu sahalara gidenlerdik. Bizden sonra Bekaa açıldı. Çoğu insan bu Bekaa Hikayesi’ni tam olarak bilmez. Bekaa Aslen Lübnanlı bir Kürdün topraklarıdır. Kürdlerin (PKK) saflarında bulunan fedakar insanların savaşmaları neticesinde bu insan tarafından bağışlanmıştır PKK’ye.
Daha önceki bir kaç yazımda ve en son olarak Orhan Aydın’ı anlatığım yazımda; Suriye/Lübnan hikayemi ve orda gördüklerimin bir kısmını anlatmıştım.
Çünkü biz Hazret Abdullah Öcalan’dan sonra bu sahalara gidenlerdik.
Bizden sonra Bekaa açıldı. Çoğu insan bu Bekaa Hikayesi’ni tam olarak bilmez. Bekaa Aslen Lübnanlı bir Kürdün topraklarıdır. Kürdlerin (PKK) saflarında bulunan fedakar insanların savaşmaları neticesinde bu insan tarafından bağışlanmıştır PKK’ye.
Ve buraya Şehitlik adı verilmiştir.
Sembolik olarak belki bir kaç savaşan kahramanın mezarı vardır. Lakin çoğu mezarın içi boştur. Nerde, ne zaman ve ne şekilde vuruldukları pek belli değildir. Ama her birinin mezarında, mermer üzerine yazılı isimleri var.
12 Şehid ve 15 Esir’e Karşılık Bağışlanan bir toprak parçası ŞEHİTLİK.
Öcalan ve Ankara PKK’sında gidenler şehit, kalanlar haindir. Daha doğusu en iyi PKK’lı en iyi Apocu; Ölü olandır. Peki Cemil Bayık ve Duran Kalkan; bize geriye kalanların akibetini açıklayabilir mi?
İşte bunun için ben ısrarla AKA’nın Lübnan’da İsraillere karşı savaşmasını, esaretini ve bir bütünlüklü yaşamını anlatmasını istedim. Ama görünen o ki; hala bu travmadan kurtulmuş değil. O hala 26 yıl öncesinin saflığıyla düşünüyor. Kimbilir kendisi için de değilde geride kalanları için korkuyor.
İnsandır. Korkmasını da anlıyorum.
İsmini açıklamamsını da anlayışla karşılıyorum.
Ama biraz da kızıyorum.
Ya iki gözüm uyan uyan!...
Artık o düşlediğinden geriye hiç bir şey kalamadı inan.
Bak sen anlatmayınca Kaymakam Xalit ve Cemil Bayık. YÖP Gazetesine nasıl manşet manşet açıklama yapıyor. Bizim de anlatacak bir hikayemiz vardır.
Tabi yine de sen bilirisin.
Ben yazılanları sana hatırlatıyorum.
Al oku bakalım. Ne kadar doğru ne kadar yanlış.
Bunu anlatmak görevin AKA !...
Selam ve devamla
Xoca
Yıl 82. Haziran’ın 6’sı. İsrail tüm gücüyle Lübnan’a saldırıyor. Lübnan’da bulunan Suriye, Mısır ve Ürdün askerleriyle Lübnanlı ve Filistinli direnişçilerin çoğu çaresiz kaçarken, mevzilerini terk etmeyenler ise bir avuç Kürt özgürlük savaşçısı...
Bir kahramanlık öyküsü: Arnon Direnişi - 1
PKK tarihinde önemli bir yere sahip olan Lübnan-Arnon kalesi direnişi hem Kürtlerin Arap halkıyla enternasyonalist dayanışması hem de PKK’nin Lübnan’da kalıcılaşması anlamında oldukça önemli bir yere sahiptir. Lübnan’ı işgal eden İsrail ordularına karşı büyük bir fedakarlıkla direnen, hayatını kaybeden, esir düşen PKK savaşçılarını konu alan “Arnon direnişi” yazı dizisi, kamuoyuna yeteri kadar yansımayan bir döneme ışık tutmaktadır.
HELWE KAMPI
Yıl 1982, Haziran ayının 6’sı. İsrail kuvvetleri Lübnan sınırını geçerek, üç koldan kuzeye doğru ilerlemeye başlar. Dünya, bağımsız bir ülkenin işgalini seyrederken batıdaki kol, kıyıdan Beyrut’a doğru yönelir; ortadaki kol Beyrut-Şam yolunu kesmek üzere, kuzeye çıkar; doğudaki üçüncü kol ise, Suriye sınırını kontrol ederek Bekaa Vadisi’ni boydan boya geçmeyi hedefler. İsrail uçakları Filistin direniş odaklarını bombalarken siviller de bundan fazlasıyla nasibini alır. Lübnan yine kan gölüne döner; 15 bin FKÖ savaşçısını ezmek için, İsrail Ordusu (IDF) 76 bin asker ve 800 tank ile saldırır, 600 uçağının üçte ikisini de bu harekata yönlendirir. İsrail’in Lübnan işgali başlamıştır. Her ne kadar Suriye, Mısır ve Ürdün askerleri Lübnan’ı işgal eden İsrail’e karşı savaşsa da ciddi bir varlık gösteremezler. En büyük direnişi Lübnalılar, Filistinliler bir de Lübnan’da bulunan PKK’liler gösterir.
PKK tarihinde ‘Arnon Direnişi’ olarak yerini alan bu direnişte 10 PKK savaşçısı hayatını kaybetmiş, 14’ü de İsrail güçlerinin eline esir düşmüştür. Hem Beyrut Savunmasında yer alan hem de Arnon Kalesi’nde direnen PKK savaşçıları, İsrail güçlerine karşı, yalnız kalmalarına rağmen mevzilerinden çıkmamış, ölene kadar direnişe devam etmişlerdir. Bu savunma sayesinde tüm Lübnan ve Arap ülkelerinde PKK’lilere ‘Beyrut Aslanları’, ‘Arnon kahramanları’ olarak isim verilir. Ardından da Bekaa Vadisi’nde daha sonra ismi Mahsun Korkmaz Akademesi olan kamp yeri tahsis edilir. Arnon direnişinin üzerinden 26 yıl geçti. O direnişte yer alan ve İsrail’e esir düşüp iki yıl esir kamplarında kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuşan Kaymakam Xalıt, o günleri anlatırken, PKK’nin her şeyi kendi direnişiyle kazandığını söyledi. Xalıt direnişte Filistinliler tarafından mevzilerde yalnız bırakıldıklarını, ancak ona rağmen Arnon’daki arkadaşlarının kahramanca direnerek yaşamlarını yitirdiklerini belirtti. Bu direnişle Filistin sahasında bulunan tüm güçlerin saygılarını kazandıklarını belirten Xalıt, İsrail’in ise onlara savaş esiri muamelesi yapmadığını, Türkiye’de işkence altında olan arkadaşlarından farklı olmayan bir yaklaşımla karşıya kaldıklarını anlattı.
Arapça adı Kalatıl Şıkıf olan Arnon Kalesi direnişinde yer alan ve İsrail’e esir düşen Kaymakam Xalıt 1981’de Ortadoğu’ya çıkan son PKK birimleri içerisinde yer alır. Onlardan önce çok sayıda kadro Lübnan sahasına gelmiş, eğitim görerek tekrar Kürdistan’ın çeşitli alanlarına ulaşmışlardı. Kaymakam Xalıt’ın içinde bulunduğu grup, Dersim’den on üç kişiyle yola çıkmış, Bekaa Vadisi’ndeki Helwe kampına 1981 yılının sonunda ulaşabilmişlerdi. Helwe kampında yüz civarında PKK savaşçısının olduğunu belirten Xalıt, bu sürece ilişkin şu bilgileri veriyor; “ulaştığımız yer merkezi bir kamp görünümüne sahipti. Eğitimler yapılıyor, askeri bir disiplinle çalışmalar sürdürülüyordu. Merkez düzeyinde arkadaşlar da vardı. (Halen onlardan sağ olanlar var.) Birçok arkadaşı orada gördük. O kampta düzenlemeler oluyordu. Hatırladığım kadarıyla pratik çalışmaları daha çok Karasungur arkadaş yürütüyordu. Karasungur arkadaş, Önderliğin perspektif ve talimatları temelinde alan çalışmalarının koordinesini yapıyordu. O zaman daha Önderliği görmemiştik. İlk geldiğimizde Şam’da bir evde Abbas arkadaş bizimle konuşmuştu. Daha sonra kampa geçtiğimizde de Karasungur arkadaş bizlerle konuştu. Saatlerce bulunduğumuz alanı, alanın özgünlüklerini, geri çekilme sebeplerini, bu kadar zorluğa neden katlandığımızı ve bundan sonra ülkeye dönüş için neler yapmamız gerektiğini anlatıyordu.” Belli bir müddet Helwe kampında kalan Kaymakam Xalıt, daha sonra eğitim almak için bir grup arkadaşıyla birlikte El Fetih örgütünün kamplarına gider. İki ay kadar bu kamplarda eğitim aldıklarını anlatan Xalıt, “o zaman yirmi iki arkadaş Bekaa Vadisi’nde Küferdünüz diye bir kampa gittik. İki ay kadar orada askeri eğitim gördük. Askeri eğitimin yanında bir de teorik, siyasi eğitim görüyorduk. Siyasi eğitimi bizim arkadaşlar veriyorlardı. Bizlerden önceki devrelerde Lübnan’da kalmış, birinci konferansa katılmış arkadaşlarla daha çok konferans belgeleri üzerine eğitim görüyorduk. Ama çoğunlukla da askeri eğitim görüyorduk. Askeri eğitimi El-Fetih örgütünün bazı yüzbaşı, teğmen ve hatta binbaşı düzeyindeki komutanları veriyorlardı. Her yönüyle askeri eğitim alıyorduk. Komando eğitiminden tutun, tüm patlayıcı maddelerin kullanımına kadar eğitim görüyorduk. Herkesin branşı vardı. Her branştan öğretmenler gelip, bize belli günlerde eğitim verirdi. Zamanımız çok dolu geçerdi” diye konuştu.
SAVAŞIN AYAK SESLERİ
Xalıt, 82 baharına çıktıklarında İsrail’in Lübnan’ı işgal hazırlıkları olduğunu gördüklerini, siyasi değerlendirmelerde bunun kapsamlıca ortaya konulduğunu, Filistinlilerin de sürekli bu işgalden bahsettiklerini söyledi. Bununla savaşın yaklaştığını anlamaya başladıklarını ifade eden Xalıt, şöyle konuştu, “İsrail, Lübnan alanını işgal etmek, Filistin direniş hareketini tasfiye etmek, dağıtmak amaçlı hazırlık yapıyordu. Bu propagandalar epey sürdü. O zaman örgüt düzenlememizi Nebatiye’ye yaptı. Nebatiye İsrail sınırı yakınında Güney Lübnan’da bir ilçedir. Güney Lübnan’da üç temel şehir, merkez var. Sur, Sayda ve Nebatiye. Sur en Güney uçtadır. Sayda, Nebatiye ile Sur’un biraz daha Akdeniz’e bakan tarafındaydı. Nebatiye de dağlık bir alanda İsrail’e komşu olan bir ilçedir. Bizi oraya düzenlediler. Karasungur arkadaş bizimle konuştu. Zaten kendisi araba kullanıyordu. Arabasıyla geldi, bizi taşıdı, götürdü. Biz El-Fetih kampına gittik. Diğer arkadaşları da çeşitli yerlere düzenlendiler.”
100’e yakın arkadaşlarının da kendileri gibi Güney Lübnan’a aktarıldıklarını söyleyen Xalıt, ancak ayrı alanlara dağıldıklarını belirtti. Kendisinin altı kişilik bir birimde yer aldığını belirten Xalıt, sonraki gelişmeleri şöyle anlattı, “altı arkadaş bir alana gittik. Başka bir grup da bizim hemen yakınımızdaydı bu da İbrahim arkadaşın olduğu gruptu. Onlar da bizim paralelimizde sınırın karşı tarafında konaklamışlardı. Onlar binaların bulunduğu bir yerde, biz ise arazide hazırlanmış mevzilerde kalıyorduk. Zaman zaman da çıkan çatışmalara katılıyorduk. Filistinliler bizi mevzilendirmiş, eylemlere gidip geliyorlardı. Pusu atıyorlardı. O zaman İsraillilerin de çete güçleri vardı. Onlara Sait Hadat güçleri diyorlardı. Sait Hadat’ın kendisi aslen Lübnanlıdır. İsrail’in korucu gücüydü. Sınırı korumakla görevliydi. İsrail kendi askerlerini sınıra koymuyor, korucu güçlerini koyuyordu. Bizim çatışmalarımız da çoğunlukla onlarla oluyordu. Filistinliler zaman zaman bizi de sınıra pusulara götürüyorlardı, çatışmalara da giriyorduk. Savaş giderek yaklaşıyordu. Ben fiziki olarak güçlü kuvvetli olduğum için Katyuşa eğitimine de gidip geliyordum. O zaman Filistinlilerin elinde çok sayıda Katyuşa rampaları vardı. Hem eğitim görüyorduk hem de pratik olarak uygulamasını yapıyorduk.”
82 baharının son günlerine kadar Nebatiye alanında kaldıklarını söyleyen Xalıt, bir yandan savaş deneyimini kazanmak diğer yandan da enternasyonalist görevlerini yerine getirmek amacıyla Filistinlilerin yanında savaşa girdiklerinin bilincinde olduklarını söylüyor. Bunun kendileri için ideolojik bir yaklaşım olduğunu belirten Xalıt, şunları belirtti; “biz enternasyonal bir güçtük. Amacımız sadece Kürdistan’ı kurtarmak değil, sosyalizmi inşa etmekti. Onun için mücadeleye katılmıştık. Pratiğimiz de bu temelde olmak zorundaydı.”
İŞGAL BAŞLIYOR
İsrail’in daha önce Lübnan’ı birkaç kez işgal provasında bulunduğu, ancak geri püskürtüldüğünü söyleyen Xalıt, 6 Haziran 1982’ye gelindiğinde tank, top ve bütün güçleriyle yüklenerek yeni ve kapsamlı bir işgalin başladığını belirtti. İki gün içerisinde Güney Lübnan’ın birçok yerine indirmeler yapıldığını, bir yandan uçak, helikopter saldırılarının öte yandan tank saldırılarının oldukça yoğun olduğunu belirten Xalıt, anlatımlarına şöyle devam etti; “indirmelerle birçok yeri aldılar, ama çatışmalar da sürüyordu. 6 Haziran’dan 10 Haziran’a kadarki o dört gün içersinde Güney Lübnan’daki bütün belde ve şehirlerde yoğun çatışmalar yaşandı. Çatışmalar içersinde çok sayıda güçler vardı. Değişik ülke ve halkların örgütleri vardı. Filistinlilerin güçleri, Hizbullah güçleri vardı. Bir de dünyanın çeşitli yerlerinden gelen yani Filistinlilerin olanaklarından yararlanıp, bizim gibi eğitim ve hazırlık amaçlı çok sayıda örgütler de vardı. Hepsi savaş içerisindeydiler. Dört gün kadar yoğun çatışmalar yaşadık. Bu da Filistinlilerin emir ve komutasında gelişiyordu. Grubumuz altı kişiydi. Başımızda da bir tane Filistinli komutan vardı. Bizim mevzilendiğimiz yer, iki tarafı mezarlık olan bir asfalt yoldu. Yol, Nebatiye şehrine doğru gidiyordu. İsrail tankları da o yoldan gelerek ilerliyor, Nebatiye’ye geçmek istiyorlardı. Yoğun tank ve top atışı yapıyorlardı. Bizim grup o tankları ayın 6’sından 8’sine kadar o yoldan geçirmedi. Elimize birer B-7 silahı almış, önümüze de çok sayıda roket yığmış o şekilde çatışıyorduk. Bir inat gibi olmuştu adeta. Onlar geçmek istiyordu. Biz de geçmelerine izin vermiyorduk.”
ARNON KALESİ’NDE YAZILAN DESTAN
Ayın 6’sına doğru gelindiğinde kendilerinden başka kimsenin çatışmadığını fark ettiklerini belirten Xalıt, Filistinliler tarafından mevzilerde bırakıldıklarını söyledi. Çok uzaklardan çatışma sesleri geldiğini kaydeden Xalıt şunları söyledi, “bizim karşımızda İbrahim arkadaşların birimi vardı. Sanki onlar da geri çekilmişlerdi, oradan da çatışma sesleri gelmiyordu. Yine bizim bazı arkadaşlar, demokratik ve halk cephesi gibi hareketlerde yer almışlardı, onlarla hareket ediyorlardı. Onların olduğu yerde de çok kısmi çatışma sesleri geliyordu. Biz de dil bilmiyoruz, kimseye bir şey de soramıyoruz. Tek-tük bildiğimiz kelimelerle bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz. Dil bilmediğimiz için birilerinin gelip bize “geri çekilin, mevzi değiştirin ya da biz bu dağı bırakıyoruz, başka bir yere gidiyoruz” demesini bekliyorduk. Ama talimat alıncaya kadar da direnmeli ve mevzilerimizi bırakmamalıydık, anlayışımız buydu.”
En şiddetli çatışmaların Arnon Kalesi denilen yerde olduğunu belirten Xalıt, şöyle konuştu, “Arnon Kalesi bize epey uzaktı. Kale sınıra en yakın yerdeydi. Biz sırtın bir ucundaydık, o kale de diğer ucundaydı. Ben de o kalenin yapımında çalışmıştım. Kalenin altı hep askeri tünellerdi. Filistinliler tarafından yapılmıştı, ama biz de orada çalışmıştık. Kalede şehit düşen arkadaşlar kaleyi savunmakla görevli Demokratik Cephe güçlerinin yanında yer alıyorlardı. Yani onlarla hareket eden bir grubumuzdu. O grubun çevresindeki Filistinliler mevzilerini bırakıp kaçmışlardı. Nebatiye, Sura doğru geri çekilmişlerdi. Filistinliler çok fazla direnmemişlerdi. Orada bulunan grubumuzun durumuna ilişkin bilgi alamamıştık. Dil bilmediğimiz için kimseye de soramıyorduk. Çat pat anladığımız kadarıyla grubumuzun şehit düştüğünü anladım. Ama tam olarak kaç arkadaşın şehit düştüğünü bilmiyorduk. Onlardan biri ‘Kürtler çok yiğittir, çok kahramandır. Kaledekiler de çok direndiler, kahramanca, aslanlar gibi dövüştüler, şehit düştüler’ dedi. Arkadaşların şahadetini de o şekilde öğrendik.”
Kalede 9 arkadaşının yaşamını yitirdiğini, onlardan sadece Mehmet Atmaca, Kemal Çelik (Kaymakam Xalit’in kardeşi), Veli Çakmak’ın ismini hatırladığını belirten Xalıt, “orada şehit düşen toplam dokuz arkadaştı. Demokratik Cephe ile birlikte hareket ediyorlardı. Hem uçaklara, hem tanklara karşı ciddi bir direniş sergilemişler ve şehit düşmüşlerdi. Daha sonra, İsrailli yetkililer, bu kaledekiler Filistinli değiller, kesin başka halklardandırlar. Filistinliler bu kadar direnemezler, kendilerini zorlayamazlar” değerlendirmesi yaptığını öğrenmiştik. Ki direnenlerin Kürtler olduğunu öğrenmeleri de uzun sürmedi...
YARIN: Savaşın şehirlerdeki yüzü...
Mevzileri terk etmeyerek esir düşen PKK’liler...
Ensar esir kampında iki yıl..
Hazırlayanlar
SEYİT EVRAN / GÜLİSTAN TARA/ ANF- KANDİL
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
“Hiç kimse kalmamıştı çevremizde. Mecbur biz de geri çekilmeye başladık. Yaralımız vardı. Doktor olabilir umuduyla karşımıza çıkan bir köye (Hıristiyan köyü) girdik. Köyde İsrail askerlerinin olduğunu hiç tahmin etmemiştik. Ardından da esaret günleri başladı.”
İlgili Başlıklar
» ‘Cesaret ve ilham olmazsa hayal ölür; özgürlük ve barış hayali’
Bir kahramanlık öyküsü: Arnon Direnişi - 2
PKK’nin eski kadrolarından Kaymakam Xalıt, İsrail işgaline karşı Lübnan savunmasında yaşanan direnişi, nasıl yakalandıklarını, esir kamplarında geçirdikleri günleri ve serbest kaldıktan sonra arkadaşlarına nasıl ulaştıklarını anlatırken, bazen gülümsüyor, bazen de gözleri uzaklara takılıp kalıyordu. Sanki o günleri tekrar yaşıyor gibiydi. Özellikle esir düştükleri anı anlatırken, sesi bazen yükseliyor bazen de düşüyordu.
‘KADERİMİZLE BAŞ BAŞA KALDIK’
Çatışmanın ortasında kendilerinden başka hiç kimsenin kalmadığını ve yanlarına uğrayan kimsenin de olmadığını ifade eden Xalıt, o durumda geri çekilmek için kendi aralarında tartışarak bir karara vardıklarını söyledi. Xalıt geri çekilmeleri ile kentlerde karşılaştığı manzaraları şu şekilde anlattı, “bizim yanımızda kimse kalmamıştı. Kendi aramızda tartıştık. ‘Ne oluyor, herkes bizi bıraktı mı, burada tek başımıza mı kaldık’ dedik. Daha sonra sağımıza, solumuza baktık, ama kimseyi göremedik. Deyim yerindeyse ortada kalmıştık. Herkes çekilmiş gitmiş, biz ise mevzilerimizi terk etmemiştik. Bulunduğumuz alan tümden İsrail’in denetimine girmişti. Yani biz kuşatma içinde kalmıştık. Çevremizde kimseyi göremeyince, mecburen geri çekilme kararı aldık. Şehre indik. Şehirde yaşanan tam bir katliam ve trajediydi. Filistinli gerillaların, yabancıların, sivillerin cesetleri kaldırımlarda, yollarda, gözler önünde duruyordu. Kentte yüzlerce ev vurulmuş, bir harabeye dönüşmüştü. Asfaltlar paramparça olmuştu. O manzara içerisinden geri çekilmeye çalışıyorduk. Hızlı geçmemiz gerekiyordu. Çünkü çevreden ha bire havanlar geliyordu.
Belli bir süre yürüdükten sonra başka bir yerde çatışmaya girdik. Güney Lübnan dağlarının etekleriydi, isimlerini tam olarak hatırlamıyorum. Bütün isimler Arapça olduğu için aklımda tutamadım. Nahiye gibi bir yere benziyordu. Çatışmada bir arkadaşımız iki bacağından yaralandı. Buna rağmen oradan çıkabildik. Başka bir yere gittik. Gittiğimiz yerde Filistinliler de vardı. Biz de gidip oraya yerleştik. Ama bizim, yanında yer aldığımız El Fetih örgütü değildi. Başka bir örgüttü, halk cephesi ya da demokratik cepheydi. “Bunlarla hareket edelim” dedik. Kendi aramızda böyle pratik kararlar alıyor, ona göre hareket ediyorduk. Sonradan onlar da sanki biz onlara yük oluyormuşuz gibi bizi kandırıp, kaçtılar. Biz yine kendi başımıza kaldık. Bir de bir yaralımız vardı. Arkadaşlarla ne yapacağımıza ilişkin tartıştıktan sonra yönümüzü kuzeye vererek ilerleme kararı aldık. Eğer İsrail güçleriyle çatışmalara girmezsek yaralımızı da kurtarıp, Bekaa Vadisi’ne ulaşırız diye düşünüyorduk.
Tabii aramızda birkaç dağ silselesi vardı. Çok geniş bir alandı. Doğru dürüst dil bilmeden, yol bilmeden, coğrafyayı tanımadan yürümek zorundaydık. Güney Lübnan dağlarını aşmamız gerekiyordu. En son o yaralı arkadaşın durumu ağırlaştı. Bir köye gittik. Müslüman bir köydü. Bize çok yardımcı oldular. Baktılar öyle yabancıyız, bir sürü elbise ve yiyecek verdiler. Biz biraz ihtiyaç aldık, sağlık malzemeleri aldık. O arkadaşın pansumanını yaptık, yine yola çıktık. Arkadaşın durumu giderek ağırlaşıyordu. Önümüze bir köy daha çıktı. Doktor olabilir ihtimaliyle köye girdik. Köy bir Hıristiyan köyüymüş ve İsrailliler de köydeymiş. Tabii bunları hiç fark edemedik. Akşam saatiydi, bir dükkana gittik. Zor bela bir şeyler aldık. Aniden İsrailliler bizi gördüler ve çevremizi sardılar. Yakalanmamız bu şekilde oldu. Tabii gerilla olduğumuz anlaşılmasın diye silahlarımızı yaralı arkadaşın yanında bırakmıştık. Tahminen haziran ayının ortalarıydı. Savaş başlayalı 8-9 gün olmuştu. Bu süre içerisinde İsrail hemen hemen Lübnan’ın çoğunu, Bekaa Vadisi dışındaki her yeri işgal etmişti.”
ENSAR ESİR KAMPINDA İKİ YIL
Kaymakam Xalıt, yakalandıktan sonra Ensar adı verilen sınıra sıfır noktada tel örgülerle yapılmış kamplara götürüldüklerini belirtti. İşgalle birlikte tutuklamaların da yoğunlaştığını, insanları toplayıp, esir kampına yığmaya başladıklarını söyleyen Xalıt, daha sonra o kampı genişlettiklerini belirtti. Genç, yaşlı, kadın, erkek demeden binlerce insanın tutuklandığını, bundan ötürü yeni bazı kampların kurulduğunu ifade eden Xalıt, tutuklandıkları andan itibaren kendilerini de dağıtarak herbirini ayrı bir kampa verdiklerini söyledi. Mehmet Keş adındaki arkadaşıyla aynı kampa düştüğünü belirten Xalıt, iki yıl boyunca kaldığı kamplarda geçirdiği günleri şöyle anlattı; “bizi yakaladıktan sonra her birimizi bir tarafa koydular. Kimin nereye gittiğini bilmiyorduk. On binlerce insanı tutuklamışlardı. Lübnan’da on yaşından yetmiş yaşına kadar kimi görmüşlerse tutuklamışlardı. İsrailliler gelip gidiyorlardı. Ellerinde cop ve sopalarıyla sağa sola vurup duruyorlardı. Dil bilmediğimiz için ne söylediklerini anlayamıyorduk. Sorgulama yok. Ekmek, su ve hiçbir şey vermiyorlardı. Günlerce öyle kaldık. Bir süreden sonra Kızılhaç temsilcileri geldi. En son Suriye Qamışlo’dan birine rastladım. Suriye askeriymiş, o da tutuklanmıştı. Onu da kendi arkadaşımız yaptık. İkiydik daha sonra üç kişi olduk. O bize hep bilgi getiriyordu. Onu grupların yanına göndererek arkadaşlarımızın akıbeti hakkında bilgi getirmesi için yönlendiriyordum. O şekilde olup bitenlerden haberdar oluyordum. Daha sonra aldığım bilgilere göre, Arnon Kalesi’nde Demokratik Cephe’de yer alan arkadaşların hiçbiri kurtulamamış, hepsi direnip, şehit düşmüşler. Filistinliler mevzilerini bırakmışlar, ama o arkadaşlar mevzilerini bırakmadan bütün düşman tekniklerine karşı direnmişler.
O savaşa giren yüze yakın arkadaşımız vardı. Dokuz arkadaşın şahadet haberini aldık. Peki ya diğerleri ne oldu diye merak ediyordum. Böyle araştıra araştıra, sağdan soldan aldığım bilgilerden, arkadaşların birçoğunun Bekaa Vadisi’ne ulaştığını öğrendim. Ama bir grup arkadaş da tutuklanmıştı. Bunların kim olduklarını bilemiyorduk tabii. Tel örgüler üzerinden geliştirdiğimiz notlaşma tekniğiyle esir düşen arkadaşların sayısını da tespit ettik. Toplam14 arkadaş esir düşmüştük. Esir arkadaşlar arasında Seyfettin Zoğurlu, Sabri Gözübüyük gibi arkadaşlar da vardı. Diğer arkadaşların yerlerini de tespit ettik. O arkadaşlarla da ilişkilerimizi geliştirmeye başladık. Bu şekilde haberleşmemiz, diyalogumuz sürdü.”
ESARET KOŞULLARINDA NEWROZ
Kamplarda iki yıla yakın kaldığını belirten Xalıt, 83 yılı Newroz’unu Filistinli, Suriyeli ve o kamplarda bulunan diğer hareketlerle ortak bir şekilde kutladıklarını belirtti. Esaret koşullarında ve düşman topraklarında direniş günü olan Newroz’u, başka halkların devrimcileriyle birlikte kutlamanın farklı bir anlamı olduğunu belirten Xalıt, bu inançlı yaklaşımlarını görenler üzerinde etkilerinin daha da arttığını söyledi. Tabii, Arnon Kalesi’nde yaşanan kahramanlık da, tüm esirler arasında kulaktan kulağa aktarılmış, esir kampında bulunan PKK’liler ciddi bir saygınlık kazanmıştı. Bununla birlikte birçok insanın esaret koşullarında inançlarını kaybetmesi, düşkünleşmesi, zavallılaşması yaşanırken, PKK’lilerin inancı, bu inancı çevrelerine dağıtabilmeleri, tutarlı yaklaşımları, birbiriyle olan ilişkileri, paylaşımcılıkları bu saygınlığı artırıyordu.
ESİR KAMPI MI TOPLAMA KAMPI MI!
Kampta kaldığı süre içerisinde çok farklı uygulamalarla karşılaştığını belirten Xalıt, orada yaşananların insanlık adına utanç verici olduğunu söyledi. Ensar Kamplarını vahşetin merkezi olarak tanımlayan Xalıt, kamplarda karşı karşıya kaldığı uygulamaları şu şekilde anlattı, “genelde ‘İsrail’de demokrasi var,’ derler. Ama oralara yansımadı. Varsa da oraya hiçbir şey yansımadı. Oraya yansıyan sadece katliam oldu, başka da bir şey değildi. İnsanlara yirmi altı gün ekmek vermediler. Günde beş tane bisküvi dağıtıyorlardı, bir de tuz veriyorlardı. Gidin bol bol tuz yiyin, sonra da su için, diyorlardı. Açlık grevi gibi bir şeydi. Toplama kampıydı zaten. Bir de her çeşit insan vardı orada. Latin Amerikalısından tutun, Bangladeşlilere, Afrikalılara kadar her kıtadan insan vardı. Tabii epey direnişler de yaşandı, bu direnişler katliamla bastırıldı. Bizde şehit düşenler olmadı, fakat Filistinlilerden çok şehit düşenler oldu. Örneğin bir tank geliyor, geçerken otomatik silahla kamptaki tutukluları tarıyordu. “Niye tarıyorlar” diye sorulduğunda “asker cinnet geçirmiş” diyorlar. Bir sefer altı kişi, başka sefer on kişi, sebepsiz yere öldürülüyor. Onlarca defa bu tekrarlandı. Filistinlileri kendi içinde birbirine düşürme, provokasyonları geliştirme, direnme eğiliminde olanları bu biçimde tasfiye etme politikaları yürütüyorlardı. Tam bir insanlık dramıydı orada yaşanan. Hatta çok sayıda suçsuz, hiçbir şeye bulaşmamış insan vardı bu katliamlarda giden. Örneğin birçok Lübnan vatandaşı tutuklanmış, bir yıl iki yıl hiç nedensiz o kamplarda tutuluyordu. Filistinliler savaşmış, o tutuklama ve öldürmeler için bir gerekçedir, ama Lübnanlı insanlar bir-iki yıl tamamen sebepsiz yatıyorlardı orada. İsrail’in hiç olumlu bir yaklaşımını görmedik. Türkiye ve Kürdistan’da TC’nin tutuklulara yaklaşımı ne ise hemen hemen İsrail’in de öyleydi. Deyim yerindeyse Nazi toplama kamplarından farkı yoktu, İsrail esir kamplarının.”
İKİ YIL SONRA GELEN ÖZGÜRLÜK
Yaklaşık iki yıl Ensar Esir Kamplarında kaldıktan sonra verdiği ifadeden ötürü BM denetiminde Golan sınır kapısından Suriye’ye teslim edildiğini söyleyen Xalıt, ancak bu kez Suriye tarafından tutuklandığını belirtti. Kaymakam Xalıt, iki yıl toplama kampındaki esaretten sonra serbest bırakılma hikayesini ise şöyle anlattı, “Birkaç kere soruşturmaya alındık. Bende hep kendimi Suriyeli olarak tanıttım. Ve orada bir şirkette çalışmak için geldiğimi, tutuklamalar sırasında beni de tutukladıklarını söyledim hep. Kuranı, incili getiriyorlar, el basmamızı istiyorlardı. Biz de onların söylediklerinin hepsini yerine getiriyorduk. Savaşıp, savaşmadığımızı sordular. Biz de yok, savaşmamışız, şirketlerde çalışmışız, ama bizi tutuklamış, mağdur etmişsiniz, diyerek onları suçluyorduk. Soruşturmalar o biçimde geçti. Tabii kayıtlara da o ilk ifadelerimiz geçti. Sonuçta Filistin fedaisi olmadığımız kabul edildi. Daha sonra böyle parça parça bırakılmalar başladı. Ben her bırakılışta arkadaşlardan bırakılan olup olmadığını araştırıyordum. Ama bizden hiç bırakılan olmamıştı. En son bir gün beni çağırdılar. Arapça bilen genci de yanımda götürdüm. BM görevlileriydi benimle konuşmak isteyenler. Onlar da soru sordular. Ben aynı ifadeleri verdim. Seni bir hafta sonra bırakacağız, dediler. Ben nereye bırakacaksınız, diye sorduğumda Suriye’ye teslim edeceklerini söylediler. Ben de tamam dedim. Oradan beni çıkardılar. Arkadaşlara beni bırakarak, Suriye’ye teslim edeceklerini söyledim. Onlar da tamam, dedi. Tabii ben her şeye hazırlıklı olmaya çalışıyordum. Buradan gittikten sonra, tekrar İsrail’de tutuklayabilirler, hücreye atabilirler veya infaz edebilirlerdi. Bunu arkadaşlara da söyledim. Sorumlumuz olduğu için Seyfettin arkadaşın da görüşlerini aldım. Kısa bir süre sonra beni İsrail’e götürdüler. İsrail’de bir kapalı cezaevinde yirmi gün kaldım. Yirmi günden sonra beni Golan sınır kapısından Suriye muhaberatına teslim ettiler. Artık kurtulduğumu, bırakılacağımı düşünürken, bu defa Suriye beni tutuklayarak cezaevine attı.”
SURİYE CEZAEVİNDE İKİ AY
İki aya yakın da Suriye’nin elinde tutuklu kaldığını söyleyen Xalıt, daha sonra ifadesinin alındığını belirtti. Burada PKK’li ve Kuzeyli olduğunu açıkladığını kaydeden Xalıt, anlatımına şöyle devam etti; “Ben ‘PKK’li ve Kuzey Kürdistanlıyım. Size de İsrail’e de yanlış bilgi verdim’ dedim. Bu ifadeden sonra beni Türkiye’ye vermek üzere karar almışlar. Türkiye’ye vermek isterlerken, tesadüfen Qamışlolu, arkadaşlarımızı tanıyan, yarısı Kürt bir güvenlik yetkilisiyle tanıştım. Gerçekten PKK’li olup olmadığımı anlamak için bana bazı arkadaşları sordu. PKK’li olduğuma inandıktan sonra da adeta beni kaçırarak arkadaşlara teslim etti. Bu şekilde iki yıl aradan sonra arkadaşlara ulaştım. İlk karşılaştığım arkadaş Hacı Zinar’dı. O da beni Cuma arkadaşa götürdü. Cuma arkadaşa gerekli bilgilendirmeleri yaptım. Ne olduysa, başımıza ne geldiyse ona sözlü olarak aktardım. Daha sonra beni arkadaşlara veren o Suriyeli yetkili ‘bunu buralarda tutmayın, hemen Kürdistan’a gönderin, tekrar yakalarlarsa benim başım belaya girer,’ diyor. Ardından Önderlik beni çağırdı. Cuma arkadaşla birlikte yanına giderek, Önderlikle görüştüm. Bir hafta da orada kaldım. Önderliğe de yaşadıklarımızı anlattım.”
Bir süre KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın yanında kaldıktan sonra Lolan’a geçtiğini, ancak sürekli esir kalan arkadaşlarını sorduğunu belirten Xalıt sözlerini şöyle noktaladı, “kısa bir süre sonra ülkeye, Lolan’a geçtim. Geride bıraktığım arkadaşlar oldukları için doğal olarak hep onları soruyordum. Sonuç olarak onların da bırakıldığını öğrendim. Seyfettin arkadaşla gerilla sahasında tekrar buluştuk, yine komutanımız oldu. Onunla kaldığım süre içersinde hemen hemen her gün o direniş ile yaşadığımız esaret günlerini konuştuk. Parti tarihimizde yaşanan direnişlerden önemli bir sayfadır Arnon direnişi. O günden hayatta kalan bizlerin de bunu gelecek kuşaklara aktarma gibi bir görevimiz var. Kısmi de olsa bunu gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyorum.”
YARIN:
- ‘KCK Önderi Öcalan Filistinlileri uyardı’...
- ‘Beyrut biz savunduk’...
- ‘Irak ve Türk istihbaratı peşimize düştü’...
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık anlatıyor...
Hazırlayanlar SEYİT EVRAN / GÜLİSTAN TARA/ ANF- KANDİL
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Bir kahramanlık öyküsü: Arnon Direnişi - 3
1982 Haziranı’nda İsrail’in işgaline uğrayan Lübnan’da bulunan Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, ‘Lübnan’da birçok alanda en büyük direnişleri en ön cephelerde bizim arkadaşlarımız gerçekleştirdi. Öyle ki, Filistinli komutanlar bize ‘ön cephelerde siz olursanız, bizim güçlerimiz size bakarak daha güçlü direnir’ diyordu. Savaş sonrasında arkadaşlarımızın kahramanlığı sayesinde tüm Filistinli ve Lübnanlı güçler PKK’ye ve PKK’nin direnişçi kadrolarına gıptayla, saygıyla bakıyordu” dedi.
PKK II. Kongeresi için Beyrut’tan Bekaa Vadisi’ndeki kampa geldiği sırada işgalin başladığı haberini aldıklarını belirtten Bayık, o anı şöyle anlattı; ‘yeni bir kongreye, yani ikinci kongreye doğru gideceğimiz bir sırada İsrail’in Lübnan’a müdahalesi oldu.’ Bayık, müdahale başlamadan önce KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın alana geldiğini, o sırada Filistinlilerle bazı görüşmeler yaptıklarını, o görüşmede Öcalan’ın Filistinlilere tehlikeli bir sürecin başladığı uyarısında bulunduğunu belirtti. Öcalan’ın en büyük tehlikenin İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesi olduğunu ve bunun çok yakında olabileceğini söyleyerek Filistinlileri uyardığını belirten Bayık, konuşmasını şöyle sürdürdü, “Önderlik açık bir şekilde İsrail müdahalesinin olacağını belirtti. Filistinlilere kendilerini çok yoğun diplomatik çalışmalara yönelttiğini, bunun da yanlış olduğunu söyledi. O sırada Filistinliler çalışmalarının tamamına yakınını diplomasiyle yürütmeye başlamışlardı. O yüzden de askeri yönlerini ve örgütsel çalışmalarını ihmal etmişlerdi. Diplomatik çalışmalarla Filistin sorununu çözeceğine inanmaya başlamışlardı. Önderlik onlara, diplomasiye karşı olmadığını, ancak Filistin sorununun diplomasiyle çözülecek aşamaya ulaşmadığını belirterek, İsrail’in saldırabilme tehlikesinin olduğunu söylemişti. Filistinliler ona ihtimal vermediler. Çünkü Sovyetler Birliği’ne çok güveniyorlardı. Sovyetler Birliği’nin böyle bir şeye izin vermeyeceğini söylüyorlardı. O yüzden İsrail saldırdığında Filistinliler hazırlıksızlardı. Bu sebeple de ciddi bir direniş göstermediler. Paniğe kapıldılar. Savaşma güçleri ve koşulları da vardı. Yeterli sayıda silah ve mühimmata da sahiptiler. Tankları, helikopterleri bile vardı. Sadece savaş uçakları yoktu. Fakat hiçbirini kullanmadılar/kullanamadılar. Paniğe kapılmışlardı. Kaçan kaçanaydı adeta.”
‘ARKADAŞLARIMIZ KUŞATMADA HABERİ GELDİ’
O dönem Filistin cephelerinde mevzilenen arkadaşlarının Hesbi’de çembere alındığı haberi geldiğini belirten Bayık, Filistinlilerin arkadaşlarını bırakıp kaçtıklarını söyledi. Bunun üzerine zaman kaybetmeden müdahale amacıyla bir grup hazırlayıp Hesbi’ye gönderdiklerini belirten Bayık anlatımlarına şöyle devam etti, “arkadaşları çemberden çıkarmaları için bir grup hazırlayıp gönderdik. Hesbi grubundaki Abdullah Kumral arkadaşı şehit vermiştik. Diğer arkadaşları kurtarıp kampa getirdik.”
Hesbi’deki gruptan sonra diğer arkadaşlarına ulaşmak amacıyla Beyrut’a doğru harekete geçtiklerini belirten Bayık, ‘birçok arkadaşımızdan haber alamıyorduk. Filistinliler kaçmıştı. Bizimkiler ise direnişe devam ediyordu’ diyerek sürdürdü sözlerini. O durumda gitmekten başka çarelerinin olmadığının altını çizen Bayık, şunları söyledi; “yaşanan durum arkadaşlarımızın ortada kaldığını gösteriyordu. Bu da büyük darbeler yememiz anlamına geliyordu. Arkadaşlar ‘ulaşamazsın gitme’ dedi. Ben ise ‘ulaşırım ve gitmem gerekir’ dedim. Çünkü arkadaşlarımız Kalatıl Şikif, Selahattin Kalesi, Namê, Sayda, Sur, Demorda, Beyrut vb birçok yerde işgale karşı direniyorlardı. Tabii ben Beyrut’a ulaşana kadar İsrail Demor ile Name’ye ulaşmıştı. Sadece Beyrut’taki arkadaşlarımız kuşatma dışındaydı.
Diğer arkadaşlarımızın hepsi İsrail’in denetimindeki alanlarda kalmışlardı. İsrail artık Beyrut’un kapısına kadar dayanmıştı. Beyrut’u kuşatmaya alıyorlardı. Filistinlilerin Sayda ve Sur’daki komutanlarının hepsini Beyrut’ta gördüm. Onlara ‘arkadaşlarımıza ne oldu’ diye soruyordum. Bazıları ‘bilmediklerini,’ bazıları da arkadaşlarımızın ‘kahramanca direnerek şehit düştüklerini’ söylüyorlardı. ‘Kahramanca şehit düştüklerini nereden bildiklerini’ sorduğumda, işte kendilerini kurtararak buraya zor ulaştıklarını ama arkadaşlarımızın mevzileri terk etmeyerek savaştıklarını söylüyorlardı. Açıkça yalan söylüyorlardı. Çünkü İsrail saldırıya geçer geçmez hepsi arkadaşları bırakıp kaçmışlardı. Arkadaşlarımız direnişçi ve savaşçıydılar. Kalatıl Şıkıf yani Arnon kalesinde büyük savaş yaşanmıştı. Orada bir grup arkadaş şehit düştü, bir grup arkadaş da esir düştü. Sur, Sayda’da şehit düşen ve esir düşen arkadaşlar oldu. Sağ kalanlara da Lübnan köylüleri yardım ederek akademiye ulaşmalarını sağladı.”
‘FİLİSTİN HALKINI YALNIZ BIRAKAMAZDIK’
Çok geçmeden Beyrut’un kuşatmasının tamamlandığını belirten Bayık, kendisinin de 27 arkadaşıyla Beyrut kuşatmasında kaldığını söyledi. Diğer arkadaşlarına ilişkin uzun bir süre herhangi bir bilgiye ulaşamadıklarını belirten Bayık, sözlerine şöyle devam etti, “iletişim imkanlarımız da yoktu. Suriye’ye ulaşmak o kadar kolay değildi. Fransa üzerinden telefon bağlantısı kuruluyordu. Telefon ise İsrail’in eline geçen bölge ile diğer bölgenin arasında kalmıştı. O durumda telefon açmak bile bir eylemdi. Telefona giderken sağlam geri dönmek çok zordu.” Savaş başlar başlamaz KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın da savaşa katılıp katılmayacakları konusunda bir karara gittiğini ve tartışmasız bir şekilde Filistin halkını yalnız bırakmamak için savaşa katılacakları yönünde bir karar aldığını belirten Bayık, devamla şunları söyledi “Lübnan savaşı başlarken Önderlik savaşa katılmamıza karar vermişti. O savaşta tasfiye de olabilirdik. Çünkü Kürt halkının kaderi o savaşa katılacak kadrolara bağlıydı. Eğer o kadrolar tasfiye olsaydı hareket tasfiye olurdu.
Fakat dar günde Filistinlilerin imkanlarıyla onların yanında barınmış, hazırlıklarımızı onların yanında yapmıştık. Böyle bir günde onları yalnız bırakamazdık. Zor günlerde onları terk edemezdik. Ahlakımız ve felsefemizde bu yoktu. Filistin halkı da bizim halkımız gibiydi. Onların imkanıyla orada çalışmalarımızı sürdürmüş, örgütlenmemizi yapmıştık. Ülkeye dönüş hazırlıklarımızı yapmak için onların imkanlarını kullanmıştık. Bize kucak açmışlardı. Öyle bir günde onların yanında yer almamız gerekiyordu. Ki bu bizim ideolojik, enternasyonalist yaklaşımımızdı aynı zamanda. Başkan da bu kararı vermişti. Bu süreçte II. Kongremizi gerçekleştirecektik. Ülkeye dönmek için tüm hazırlıklarımızı yapmıştık. Böyle bir durum ortaya çıkınca kongre ertelendi. Filistinlilerin yanında yer alarak savaşmamız gerekiyordu. Bu şekilde savaşa girdik. Ama Filistinlilerin paniğe gireceklerini, kaçacaklarını, arkadaşlarımızı ortada bırakacaklarını hiç tahmin etmiyorduk. Fakat bunlar yaşandı. Savaşan, çatışan, kahramanca direnen Filistinliler de vardı tabii ki. Fakat genelde hareketlerinde bir panik de yaşanmıştı. Ellerindeki imkanların hiçbirini kullanmayarak kaçmışlardı. O yüzden de İsrail birkaç gün içinde Beyrut’a ulaşarak, şehri kuşatmaya aldı.”
‘BEYRUT’U BİZ SAVUNDUK’
27 arkadaşıyla Beyrut’ta kuşatmada kaldığını belirten Bayık, o sırada Beyrut’un savunması için Demokratik Cephenin Genel Komutanı’nın kendilerinden yardım istediğini söyledi. Bu yardımı koşullu kabul edecekleri şeklinde bir cevap verdiklerini ifade eden Bayık, şöyle konuştu, “o zaman biz Beyrut’ta kuşatmada kalan 27 arkadaştık. Arkadaşlarımızın bazıları El Fetih, bazıları Demokratik Cephe, bazıları da Halk Cephesi’nin yanında kalıyordu. Memdüh adındaki Demokratik Cephe Genel Kurmayı gelip bize Beyrut’un savunması için arkadaşlarımızı en ön cepheye vermeyi düşündüklerini söyledi. Bunun gerekçisini de, arkadaşlarımızın ön cephede olması durumunda Filistinlilerin de cesaretlenerek savaşacaklarını söylüyordu. ‘Tabii eğer siz kabul ederseniz’ diyordu. Çok iyi bir insandı. Bizi de iyi tanıyordu. Arkadaşlara çok değer veriyordu. ‘Tamam kabul ediyoruz. Eğer siz direnirseniz en önde biz yer alabiliriz’ dedim. Böyle bir mevzilenmeyi yapabileceklerini söyledim. Arkadaşlarımız hem deniz tarafında hem de Sayda, Sur’dan gelen yol üzerinde ve Beyrut havaalanında mevzilendirildiler. Deniz tarafındaki mevzilenmede bizim arkadaşlar önde, arkamızda Filistinliler, onların da arkasında Suriye güçleri biçiminde mevzilendirilmişlerdi. Gerçekten o savaş ve direnişte arkadaşlar büyük bir kahramanlık örneğini sergilediler. Orada bazı arkadaşlar yaralandı. George Habesh, kadroları için yaptığı bir toplantıda, ‘biz ne zaman PKK kadroları gibi savaşıp direnmeye başlarsak o zaman Filistin’i özgürleştirebiliriz’ tespitini yapmıştı.
Beyrut savunmasında İsrail güçleri birçok defa saldırıya geçmiş, ama arkadaşların direnişi sayesinde saldırıları kırılmıştı. Arkadaşlarımız İsrail’in Beyrut’a girmesine izin vermemişti. Bundan sonra Filistinliler bizim arkadaşları her tarafta örnek vermeye başladılar. Beyrut kuşatmasının sonuna kadar kaldık. Filistinlilerin Beyrut’tan çıkmasına izin verilmesi temelinde yapılan anlaşmayla biz de Filistinlilerle birlikte Beyrut’u terk ettik.”
‘IRAK VE TÜRK İSTİHBARATI PEŞİMİZE DÜŞTÜ’
Kuşatmada oldukları sürede KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın kendisine bir haber göndererek kongreye katılması için çağırdığını söyleyen Bayık, ancak o ortamda arkadaşlarını bırakıp gidemeyeceği biçiminde bir cevap yazdığını belirtti. O zaman Lübnan’da bulunan birçok arkadaşının partiye ulaştığına dair bilgi aldığını da belirten Bayık, anlatımını şöyle sürdürdü, “o zaman çok ciddi bir olay da yaşadık. Semir (Çetin Güngör) hareketin tasfiye olduğunu sanmıştı. Baki (Karer) ile kendilerini hareket olarak ilan etmek için yayınlanmak üzere bir de bildiri hazırlamışlardı. Emin olmak için bekliyordu. Ben Fransa üzeri Suriye’ye telefon ederken Avrupa’da telefonuma Semir çıktı. ‘Durumunuz nasıl’ diye sordu. Ben de durumumuzun çok iyi olduğunu söyledim. ‘Ne kadar darbe yemişsiniz’ dedi. Hiç darbe yemediğimizi, az sayıda şehit verdiğimizi söyledim. ‘Arkadaşlarımızda ağırlıklı olarak Akademi yerinde, biz küçük bir grup buradayız’ dedim. ‘Tüm yerlerden haberin var mı, bu söylediklerin doğru mu’ diye sordu. Bende tabii haberimin olduğunu ve o yüzden böyle konuştuğumu söyledim. Benimle konuştuktan sonra bildirilerini iptal ettiler.”
Beyrut’ta çok karışık bir durumun olduğunu söyleyen Bayık, “İsrail durmadan vuruyordu. Kimin ne yaptığı belli değildi. Daha sonra Komünist Parti’nin şehit düşürdüğü Riyad arkadaşla gruplarımızı denetlemek için dolaşıyorduk. Yoğun bombardımanın olduğu bir yerden geçiyorduk. Bombardıman çok şiddetli olduğu için kendimizi bir binanın bodrumuna attık. Baktık ki, Arap Cephesi’nin neredeyse hepsi orada. Bunlar, Filistinliler içerisinde Saddam’ın oluşturduğu bir güçtü. Bizde de Demokratik Cephe kimliği vardı. ‘Kimsiniz’ diye sordular, Filistinli olduğumuzu söyledik. Hangi örgütsünüz, ne dolaşıyorsunuz diye soruyorlardı. Şiddetli bombardıman olduğunu o yüzden kendimizi oraya attığımızı söyledik. Kimliklerimize bakmak istediler. Verdik. Baktılar. Sonra onlara ait olup olmadığımızı soracaklarını söylediler. Heval Riyad’a ‘bunlar tehlikelidir, buradan çıkalım’ dedim. Onların elinde o bodrum katında öldürüleceğimize bombardımanda öldürülmemiz daha iyi olur dedim. Çünkü o örgüt tehlikeli ve kontra bir güçtü. Eğer PKK’li olduğumuzu bilselerdi kesin bizi vururlardı. Çıkmak istedik. Bombardıman olduğunu, nereye gideceğimizi sordular. Biz ‘bir şey olmaz, çıkarız. Buraları tanıyoruz. Belki bize ihtiyaç olur’ dedik.”
‘YAĞMURDAN KAÇARKEN DOLUYA TUTULDUK’
Saddam’a bağlı örgütün yanından çıkarak, eve ulaştıklarında oturdukları apartmanın kapısının açık olduğunu gören Cemil Bayık, daireye girmek için içeri girdiklerinde bir anda etraflarının kuşatıldığını söyledi. Bayık şunları anlattı, “tanımadığımız bu kimseler bir anda çevremizi sardılar. Bazıları bizim evden çıktı, bazıları dışardan geldi. Kim olduklarını da bilmiyoruz. Oradaki arkadaşlarımızı da alıp götürmüşler meğer. Bir tane Dev Yolcu da vardı yanımızda. Çünkü onu da biz koruyorduk. Bizi yakalayıp gözlerimizi bağladıktan sonra arabaya bindirip götürdüler. Bizi ilişkisi Irak’la olan bir partinin yerine götürdüler. İçeri girdik. Gözlerimizi açtıklarında arkadaşlarımızın da orada olduğunu gördük. Ayrıca KUK’la ilişkili biri de oradaydı. Normalde onun Beyrut’ta bir işi yoktu. Ajandı bu kişi. Hem de Türklerin ajanıydı. Bizi götürenler Irak İstihbarat Örgütü’ydü. İçinde bazı Türkler de vardı. Hepimizi öldüreceklerdi. Fakat bir bayan arkadaş onlar evi basmaya gelirken, balkondaymış. Onlar içeri girerken o da kendisini başka bir yere atmış, kurtulmuş. Arkadaşların götürüldüğü yere kadar onları takip etmiş. Ardından Nidal Cephesi’nin yanına giderek durumu anlatmış, arkadaşlarımızı nereye götürdüklerini söyleyerek onları şu an bulunduğumuz yere getirmiş. Tabii bayan arkadaşın bizden haberi yok. Çünkü o gidene kadar biz yoktuk. Yani daha yakalanmamıştık.
Evde bize küfür ediyorlardı. Açık açık bizi vuracaklarını söylüyorlardı. Daha beş dakika geçmeden Nidal ve Demokratik Cephe’nin militanları tarafından bulunduğumuz bina kuşatıldı. Ağır silahların yönünü binaya çevirdiler. Nidal Cephesi’nin bir komutanı vardı. İçeri girdi. Onu içerde gördüğümde ‘tamam biz kurtulduk’ dedim. İçeri girer girmez bize ‘gelin’ dedi. Diğerleri artık bir şey yapamıyordu. ‘Eğer bir şey yaparsanız burayı yerle bir ederiz’ dediler. Bizi çıkardılar ve bu şekilde kurtulduk. Eğer birkaç dakika daha geç kalınsaydı hiçbirimiz oradan sağ kurtulamazdık. Savaş ortamıydı. Kimin yaptığı da ispatlanamazdı. Türkiye ve Irak istihbaratı öyle bir ortamda bize bir darbe vurmak istedi.”
‘12 ŞEHİT 15 ESİR’
Cemil Bayık, Kürt Özgürlük Hareketi tarihine Arnon Kalesi Direnişi olarak geçen İsrail işgaline karşı, 1982 6 Haziranı’nda başlayan direnişte biri Hesbi’de Abdullah Kumral adındaki arkadaşları olmakta üzere 9’da kalenin kendisinde ve Abdulkadir Çubukçu adındaki arkadaşlarının da daha önce İsrail saldırısında, Süleyan Tuğcu’nun da daha sonra yaşamını yitirmesiyle Lübnan savaşında toplam 12 şehit verdiklerini belirtti. 15 arkadaşlarının da esir düştüğünü belirten Bayık, esirlerin kurtarılmasında da bazı sorunlar yaşadıklarını söyledi. Bayık bu döneme ilişkin şu bilgileri verdi; “İsrail’e esir düşen arkadaşlar savaş sonrası Filistinliler ile İsrail arasında yapılan bir anlaşama ile bırakıldılar. O arkadaşların serbest bırakılmasında da bazı sorunlar yaşadık. Esirleri Cezayir’e götürmüşler, dağınık bir şekilde konumlandırmışlardı. Arkadaşlarımızın çoğu da birbirinden ayrıydı. Biz Filistinlilere Suriye’ye getirin dedik. Suriye’den izin almaları gerekiyordu. İzin aldıklarını ve getireceklerini söylediler. Arkadaşları Şam havaalanına getirince Suriye kabul etmedi. Durum tehlikeye girmişti. Tekrar Cezayir’e götürülecekler ardından da, Türkiye’ye teslim edileceklerdi. O zaman ben, Abbas arkadaş ve Seyfettin arkadaş İran’a geliyorduk. O arkadaşları tesadüfen havaalanında gördük. Durumlarının tehlikeli olduğunu, kendilerini kabul etmediklerini, geri Cezayir’e götürülüp oradan da Türkiye’ye verileceklerini söylediler. Uçak Yunanistan üzeri gidecekti. Yunanistan’da aktarma yapılarak, Türkiye’ye gönderileceklerdi. Biz de ‘o zaman aktarma sırasında gitmeyin orada iltica edin’ dedik. Arkadaşlar söylediklerimizi yaptılar. Biz de daha sonra o arkadaşları oradan aldık.”
‘SAVAŞın SONUNA KADAR KUŞUTMADA KALDIK’
Kendilerinin de savaşın sonuna kadar Beyrut’ta kuşatmada kaldıklarını belirten Bayık, İsrail ile Filistin arasında yapılan bir anlaşma ile Filistinlerin arasında Beyrut’tan çıktıklarını söyledi. Cemil Bayık kuşatmadan çıktıktan sonra arkadaşlarına nasıl ulaştıklarına ilişkin de şu bilgileri verdi, “Filistin güçlerinin Lübnan’ı terk etmesi için bir anlaşma yapılmıştı. Amerika gemileriyle Suriye’ye geleceklerdi. Biz de onların içinde çıktık. Tabii o zaman Lübnan’da görünen manzara hoş bir manzara değildi. Hem savaş güçlerinde hem de halkta ciddi kırılmalar yaşanmıştı. Halka büyük bir korku hakim olmaya başlamıştı. Silahlar bırakılarak gemilere biniliyordu. Bunu gören halk ağlıyordu. Suriye ise gemilerden indiğimizde tören yapıyordu. ‘Hoş geldiniz Beyrut kahramanları’ diyorlardı. Arabalara bindik. Şam yakınlarına geldik. Ben Şam’a geleceğimizi sanıyordum. Bir de baktım ki arabanın yönünü Irak sınırına çevirdiler. Bizi bir çöle götürdüler. Suriye’nin büyük bir askeri üssüydü. Gelen bütün savaşçıları oraya götürmüşlerdi. Riyad arkadaş Suriye’nin Fili



Yorumlar (2 gönderildi):
Aslinda her sey cok acik.Gozlerimizin onunde olup bitiyor ve hic kimse kalkipta karsi cikma cesaretini gosteremiyor. Her hafta yayinlanan su meshur Avukat gorusmelerine bakin.
Hep ayni hikaye.Turk Genel Kurmayi ile Imrali arasinda kesin bir iliski oldugu ve beraber calistiklari bir sir degildir.Benim burada zoruma giden kendisine "Aydinim" diyen bazi insanlarin sehtakar ve iki yuzlu davranmalaridir.
Iste bu konuda cesaretinize hayranim ve sizi kutluyorum.Emegin bosa gitmeyecek,Kurd halki er-gec bu kirli ittifakin farkina varacaktir.
Sizi "kiskanmakla" birlikte calismalarinizda basarilar dilerim
Yorum yaz