Şırnak AKP Milletvekilinden "Vatanını Seven Mafya'ya" kıyak...!
Kendilerini derin devlet gibi göstererek, insanlar korku salan ve çıkar elde eden örgüte yönelik düzenlenen "Matkap operasyonuna" ilişkin 12 kişi hakkında dava açıldı. Müşteki Hakkari AKP Milletvekili Abdullah Veli Seyda'nın suç örgütü liderine 'Sen vatanını seven mafyasın' dediği belirtildi.
"Matkap operasyonuna" ilişkin 12 kişi hakkında dava açıldı.Edinilen bilgiye göre davanın 109 sayfadan oluşan iddianamede müşteki Zübeyir Altıntaş'ın 19 Şubat 2007 tarihinde müracaatta bulunarak, Orhan Aykut'un kendisini Jitemci yada derin devlet olarak tanıtıp haraç istediğini öne sürmesi üzerine teknik takip başlatıldığı anlatıldı.
Orhan Aykut'un kendisini derin devletmiş gibi gösterip, insanları etkilemeye, korkutmaya çalıştığı, diğer örgüt üyelerinin de ona, bu sıfatı kazanması konusunda yardımcı oldukları ve bu şekilde örgüt üyelerinin çıkar temin etmeye çalıştıkları, bazı telefon konuşmalarında "Yeşil" Kod adlı Mahmut Yıldırım ile ilişkisinin olduğunu dile getirdiği belirtildi. Aykut'un bu çerçevede bir çok üst düzey bürokrat ve siyasilerle ilişki kurduğu, kendisini derin devletin bir adamı olduğuna inandırdığı anlatılan iddianamede, " Orhan Aykut'un çevresindeki Mehmet Salih Aydar, Haydar Gündöner, Halime Dayan, Mahmut Kılınç, Hasan Kılınç, Mehmet Mucip Seven, Bedirhan Esenlik, Cahit Gökçar, Albay Şenol Boyu ve soruşturma sırasında ölümü nedeniyle hakkında takipsizlik kararı verilen eski MHP milletvekili Mehmet Gül ile birlikte hareket ederek, baskı, sindirme ve korkutma yoluyla haksız menfaat temin etmek için bir araya geldikleri görülmüştür. " denildi
AYKUT, ÖRGÜT ÜYELERİNİ YÖNLENDİRİYOR
Şüphelilerin örgüt içerisindeki konumlarına teke tek değinilen iddianamede, Orhan Aykut'un Zübeyir Altıntaş ve Maşallah Erez'in yağma amaçlı tehdit edilmesi , Milletvekili Abdullah Veli Seyda ve Mehmet İhsan Arslan 'ın sözde PKK terör örgütü tarafından takip edilip eylem yapılacağını söyleyerek menfaat temin edilmeye çalışılması olaylarına bizzat iştirak ederek diğer örgüt üyelerini yönlendirdiği anlatıldı.
GÜL, SİYASİ BAĞLANTILARI YAPAN KİŞİ
Eski MHP Milletvekili Mehmet Gül'ün örgüt üyesi olduğu, soruşturma sırasında vefat etmesi nedeniyle hakkında takipsizlik kararı verildiği belirtildi.
Gül'ün eski Milletvekili olması nedeniyle örgütün siyasi bağlantılarını yapan kişi olduğu, Aykut'un gizemli davranışlarından etkilendiği ve bir kısım işlerinde onu kullanmaya çalıştığı belirtildi. Milletvekili Seyda ve Arslan'ın sözde PKK terör örgütü tarafından takip edilip eylem yapılacağını söyleyerek menfaat temin edilmeye çalışılması olaylarına örgüt Lideri Orhan Aykut'un talimatı doğrultusunda iştirak ettiği anlatılarak, bir devlet kuruluşundaki aşacağını daha erken almak için Orhan Aykut aracılığıyla Mehmet İhsan Arslan'dan talep ettiği kaydedildi.
TELEFON GÖRÜŞMESİ İDDİANAMEYE ŞÖYLE YANSIDI
Orhan Aykut: "gerçi bir orayı da abluka altına aldık. Yani böyle bir iki gün ","tedbirini al yani aldırırız onları inşallah,senin peşindeler birkaç kişi"
Milletvekili Seyda: "Kim bunlar"
Orhan Aykut: "Şey o dağdakiler kurban"
ALBAY DA ÖRGÜT ÜYESİ
İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı'nda görevli Albay Şenol Boyu'nun örgüt üyesi olduğu, 2007 yılı Ağustos ayında Ankara'ya atanan Boyu'nun burada da örgüt ile irtibatına devam ettiği anlatıldı. Orhan Aykut ve diğer örgüt üyeleriyle sıkı teması olan Boyu'nun örgütün eylemlerine iştirak ettiği öne sürüldü.
Örgüt üyelerinden "Yeşil" Kod adlı Mahmut Yıldırım'ın sağ kolu olduğu öne sürülen ve adını Bedirhan Esenlik olarak değiştiren Zakir Selvi'nin de, Aykut ile bağlantılı olduğu, evinde yastık içersine saklanmış 2 adet ruhsatsız tabanca yakalandığı, tahsilat işleri yaptığı ve örgüt ile bağlantılı olduğunun da iletişim tespit tutanaklarından anlaşıldığı belirtildi.
AKP MİLLETVEKİLİ: "SEN VATANINI SEVEN MAFYASIN"
Şüphelilerin telefon görüşmelerine yer verilen iddianamede bu görüşmelerden birinde, Orhan Aykut'un, "Devlet gibi adamım " , " Mehmet ağabeyin işini de hallettim" dediği, başka bir telefon görüşmesinde müşteki AKP Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda'nın " Türkiye Cumhuriyeti'nin mafyası Yeşil'in arkadaşı gizli mafya sayın Orhan Aykut nasılsınız","Telefon dinleniyor biliyorum. Benimde dinleniyor. Her Türk vatandaşının telefonunu dinlemek zorunludur. Devlet vatan hainini , vatanını seven mafyayı nasıl bilecek sen devletin mafyasısın yani hırsız olan mafya değil büyük olan mafyalardansın, vatanını seven" dediğinin tespit edildiği kaydedildi.
Çete lideri olmakla suçlanan Orhan Aykut bir başka görüşmede , " Hacı Abi senden bir ricam olacak , bu senin silahının İstanbul'dan imzalanması. Hiçbir Allah'ın kulu duymasın ellerinden öpüyorum" diye konuştuğu , Milletvekili Seyda'nin "tamam başım üstüne " dediği,
Orhan Aykut'un Zakir Selvi ile yaptığı telefon görüşmesinde ise , "İhracat üzerinde benim bir milletvekili ortağım var. Milletvekili Abdullah Veli Seyda, Bir isteğiniz şeyiniz olursa bizim İhsan ağabey var, Mücahit Arslan falan biz sık sık görüşüyoruz onlarla " dediği iddianamede yer aldı.
MÜŞTEKİ MİLLETVEKİLİNE TAYİN RİCASI
Bir polis memurunun tayini konusunda Orhan Aykut'un milletvekili Abdullah Veli Seyda ile yaptığı telefon görüşmesi ve yine Orhan Aykut'un Emniyet Müdürü M. Ö. ile tayine ilişkin yaptığı görüşmeye yer verildi.
MİLLETVEKİLLERİNİN İFADESİ İDDİANAMEDE
Müşteki Diyarbakır Milletvekili Mehmet İhsan Arslan ifadesinde, Orhan Aykut ile 1. 5 yıl önce Atatürk Havalimanı'nda tanıştığını, kendisine PKK terör örgütü tarafından bir suikaste uğrayacağı yönünde sözler söyleyip, gereken tedbirleri alacaklarını belirterek kendisine yakın olmaya çalıştığını anlattı. Devam eden süreçte bu kişilerin asıl amacının menfaat temin etmek olduğunu anladığını söyleyen Arslan, Orhan Aykut'un PKK ile ilgili söylediği konuyu Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ile paylaştığını belirtti.
Abdullah Veli Seyda ise, Orhan Aykut'un kendisine Jitemci yada Yeşil'in adamı gibi sıfatlarla gelmediğini, PKK'nın şahsına karşı bir eylem yapacağını da söylemediğini ifade etti.
İddianamede, Orhan Aykut'un " suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, nitelikli yağma ve ruhsatsız mermi bulundurmak" suçlarından 24.5 yıldan 47.5 yıla kadar hapsi istendi.
"Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ın sağ kolu olduğu öne sürülen ve adını Bedirhan Esenlik olarak değiştiren Zakir Selvi'nin ise " örgüte üye olmak ve ruhsatsız silah bulundurmak" suçlarından 2 yıldan 6 yıla kadar hapsi talep edildi.
Diğer 10 şüphelinin de 1 yıldan 29 yıla kadar değişen hapis cezasıyla cezalandırılması istendi.
Şüphelilerin yargılanmasına İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlanacak



Yorumlar (2 gönderildi):
babasi öldükten sonra seyhlik mertebesi abisi seyh muhammet nurullaha gecti,fakat seyh nurullah yurtsever bir insandi,o devletin kürdleri uyutan memuru olmak istemedi,bütün psikolojik baskilara ragmen buna direndi,ama sayin besikcinin dedigi gibi failli mechul bir kazaya kurban gitti.
veli efendi coktandir babasinin yarim biraktigi görevi yani devletin memurlugunu icra ediyor,bunda sasiracak bir sey yok.
seydalarin istanbuldaki milyar dolarlik yaptiklari isleri görünce isnanin dudaklari ucukluyor.
arada sirada istanbula giden gariban,köylü fakir,ve hasta bir kac kürdün ihtiyaclarini karsilayip dergahlarinda yatiriyorlar ve bununla kürdleri uyutuyorlar.
veli bu gün degil nurullah faili mechul kazaya kurban gittiginden beri,babasinin yarim biraktigi islere dört ele sarildi,devletin hizmetinde kusur etmedi,velinin durumuna sasiracak bir sey yok.
o ödülünü milletvekili koltuguna oturarak aldi ve almaya devam edecektir,bir dahaki secimde cizreden aday olmayacak,cünkü devlet ne yaparsa yapsin cizrede secilemeyecek,tipki serafettin elci gibi.
cizreli sadik müritleri kizacak biliyorum ama seyhlerinin durumu budur.
seyh seyda öneminde köylerden ve cevre ilcelerden seyh seydaya ziyaretciler gelirdi,her gelen bugday,keci,koyun yada para getirirdi.
bunlari dergahin kapicisi alir, gelen misafirleride seyhin huzuruna cikarirken ,misafirlerin hangi dösekte oturacagini siki siki tembihlerdi.
misafir dösegine oturuktan sonra seyh efendi söyle göz ucu ile misafirin hangi dösege oturudguna bakar,ve baslardi sallamaya.
ilk lafi a evladim sen niye zahmet edip,keci getirdin,zahmet etmeseydin diye bir ton laf ederdi.
zavalli köylü hemen kaskati kesilir vaybe seyhimiz ne kadar ermistir,benim keci getirdigimi nerden biliyor?seyh odasindan cikmadan keci getirdigimi nerden gördü?kendisi kapida beklerken kimsenin iceri gitmediginie biliyordu,acaba seyhimiz nerden biliyor keci getirdigimi gibi bir kafa karisikligiyla seyhe allahtan vahiy geldigine inanirlardi,bunu sadece keci geitiren degil,diger para,kuzu,koyoun ve bugday getirenlerde yasardi.
seyhin kerametileri bitmezdi,bu keci,koyun,kuzu,bugday kerametleri dilden dile dolasir dururdu.
bu arada koyun getiren kisi eger keci getirenin dösegine oturmak istese derhal seyhin kapicisi tarafindan uyarilir ve kendi dösegine oturtulurdu.
aziz kardesim bu kerameti anlayabildinizmi?
keramet seyhin vahiylerinde dgildi,keramet her bir dösegin adinin olmasindandi.
her dösegin ismi belli idi,keci getiren mürit keci dösegine oturtulurdu,bugday getiren mürit bugday dösegine oturtulurdu,yani döseklerin ismi belli idi ve seyh seyda hazretleride bunu keramet olarak kullanirdi.
Çocukluğumda rahmetli babamın başından geçen hikayeleri dinlerken bir film izliyormuş izlenimine kapılırdım. Hikayede geçen mekânları ve insanları çok yakından tanıyormuş gibi olurdum. O kadar güzel bir dil ve üslup kullanırdı ki, hikaye bittiğinde büyük bir hüzün kaplardı içimi. Keşke hiç bitmeseydi dediğimi anımsıyorum.
Babam çok küçükken annesini, gençliğe adım atarken de babasını kaybetmiş. Yaşamın acımasızlığı ve en önemlisi yetim olmak onu sağa sola savurmuş.
O köy senin, bu köy benim ha bire dolaşıp durmuş. Büyük alimlerin yanında ve medreselerde dini eğitim de almaya başlamış. Çok zeki bir “feqî” (talebe) olduğu için hemen hemen bütün alimlerin kısa sürede sevgisini kazanmış.
Aklımda kalan bir hikâyesi...
“Birgün medreseden izin alarak ağabeyimin oturduğu köye doğru yola koyuldum. O dönemde ulaşım araçları olmadığı için mecburen köye yayan gitmeye başladım. Köye yaklaştığımda iyice yorulmuştum. Köyün hemen girişinde bulunan “Ziyereta Mêravê” denilen etrafı köylülerce taş yığınları ile çevrili içindeki otların metrelerce yükseldiği büyük bir evliyanın türbesi olduğuna inanılan yere gelmiştim.
Türbenin 20-30 metre ilerisinde patika bir yol vardı. Köylüler genellikle bu yolu kullanır ve ziyaretin önüne geldiklerinde bildikleri bütün duaları okur ve öyle geçerlerdi. Biraz dinlenmek için bu yüksek ve gölgelik yerde oturmaya başladım.
Bir müddet sonra bu köyden olan eşek sırtında birkaç yaşlı kadının bulunduğum tarafa doğru dua okuyarak ve salavat getirerek geldiklerini fark ettim. Kendi kendime “Hele bunlara bir oyun oynayayım” dedim ve hemen taş yığınlarının üstünden boyumu geçen otların içine atladım ve üzerimde bulunan yeşil kazağımı çıkararak başıma sarıp kocaman bir sarık haline getirdim.
Kadınlar türbenin önünde yüksek sesle salavat getirerek durdular. Tam bu sırada sadece başımdaki yeşil sarığı gösterir şekilde otların arasından yüksek sesle “Lay –lay- le- la, Lay- lay- le- la Allah hê..!!! Allah hê..!!!” şeklinde hiçbir anlamı olmayan kaside benzeri bir şey okuyarak başımdaki yeşil sarığı birkaç kez sallamaya başladım ve hemen otların arasına çöktüm.
Köylü kadınlar müthiş bir korkuya kapılmışlardı. Yüksek sesle salavat getirerek kaçmaya çalışırken içlerinden biri korkudan oracıkta bayıldı. Kaçan kadınlardan biri geri dönerek bayılan arkadaşını yerden sürüklerken bir yandan da halen salavat ve bildiği bütün duaları okumaya devam ediyordu.
Köye vardığımda ortalık allak-bullaktı. Bütün köylüler bayılan kadının kapısında birikmişti.Her kafadan bir ses çıkıyordu. Köylü kadınları anlatıyordu:
-“Başındaki yeşil sarığı, yarım metreyi bulan bembeyaz sakalı ve nurani yüzü ile şeyh, etrafına topladığı onlarca müridi ile erbanelere(*) vurarak yüksek sesle zikrediyordu.”
Daha başka öyle şeyler duydum ki neredeyse kendi yaptığım muzipliğe inanacaktım. Ağabeyimin evine gittim ve yengem bana yemek hazırlarken bir yandan da soruyordu.
-“Sen hangi yoldan geldin ?”
- “Ziyaret yolundan geldim”
- “Peki hiçbir şey görmedin mi ?”
Ben bıyık altından hafifçe güldüğümde yengem olup biteni bir çırpıda anlamış ve bana başını salladı.
-“Eminim köylü kadınların gördüğü evliya sensin.”
- “Aman yenge, ağzını sıkı tut. Evet köylü kadınların anlattığı nurani yüzlü ve yarım metreyi bulan beyaz sakallı evliya benim” dedim.
SUYU AYRANA ÇEVİREN ŞEYH
Babası vefat ettiğinde doğal olarak bu şeyhlik mertebesi oğluna intikal etmişti. Babası yörede namı çok yaygın olan bir şeyh olmasına rağmen, kendisi fatiha suresini bile bilmezdi. Günün hemen hemen bütün saatini içki içmekle geçirirdi.
Yine evde olduğu ve içki içtiği bir sırada Karacadağ yöresindeki babasının müridleri eve gelmişlerdi. Köylü müridler beraberinde “Şeyh”e hediye olarak getirdikleri yoğurt, peynir ve hayvanları kapının önüne bırakarak saygılı bir şekilde odaya girmiş, “şeyh”in elini öperek geri geri ayakta el pençe divan durmuşlardı.
“Şeyhin” izin vermesi ile bulundukları yerde diz üstü çökmüşlerdi. Hal hatır sorulduktan sonra “şeyh” masasına oturmuştu. Aceleden masanın üzerindeki rakı şişesi saklanamamıştı. Şeyh hafif çakırkeyif olduğundan rakıyı bardağa boşalttı. Üzerine de soğuk buz gibi suyu boşaltınca bardağın içindeki rakı bembeyaz ayran rengini almıştı. Hayatında hiç rakı görmeyen bu saf ve temiz insanlar bu durum karşısında hayretten donmuşlardı.
Gözleri fal taşı gibi açılmış ve bu “mucizevi” olaya bir anlam yüklemeye çalışıyorlardı. “Su neden bembeyaz bir hal almıştı ? Bu nasıl olmuştu ?” diye birbirlerine gözleri ile bir şeyler anlatmak istediler ama çözemediler. Gözler topluluktaki köylü müridlerin en akıllısı olana yöneldi.
Bakışmalardan “bu mucizeye” bir anlam verilmesi isteniyor gibiydi. “Şeyh” de tedirgin olmuştu. “Acaba müridler bunun rakı olduğunu anlamışlar mıydı?” diye tasalandı. “Akıllı mürid” birden aşka geldi ve Kürtçe soru sordu.
-“Ez qûrbana te bim şêx, te çawa av kır dew ?” (Şeyhim sana kurban olayım nasılda suyu ayrana çevirdin ?” dediğinde “Şeyh” rahatlamış, bütün kaygı ve endişeleri son bulmuştu.
ŞEYHİN ÖKÜZÜ
Müridler içinde kimi şeyhin köpeği , kimi kedisi, kimi eşeği, kimisi de öküzü olur. Nedeni bu “Kutsal kapıda” yakın akraba olunamadığı için ancak bu yolla bir aidiyet benimsenir. Yani şeyhe ait olmak “öbür tarafın garantisi” anlamına gelir. Çünkü şeyh cennete gittiğinde kendisine ait olanlar da cenette olur inancı hakimdir.
Miho adındaki mürid de şeyhin öküzü olmaya karar verir. Kendisini şeyhin kapısına uzunca bir halat ile boynundan bağlar. Günlerce çamurun içinde yatıp kalkar önüne bir şey atılırsa yer, yoksa aç bir şekilde kendi kendisine olmadık eziyetler çektirir.
Evine de aylarca hiç uğramaz. Çocukları aç ve perişan bir haldedir. Bir seferinde eşi yanına gelir ve kendisi ile konuşmaya başlar ama Miho hiçbir şey konuşmadan sadece öküz gibi böğürür.
-“Ez gayê mala şêxım” (Ben şeyhin öküzüyüm)
Bütün yalvarmalara ve ağlamalara rağmen karısı Miho’yu ikna edemez. Kadıncağız boynu bükük bir şekilde kayınbiraderinin evinin yolunu tutar ve kayınbiraderine olup biteni anlatır. Kardeşi de Miho’yu çocuklarının arasına dönmeye ikna etmeye çalışır ama nafile.
-“Hıırrrrrrr!.. Oooo!.. Ez gayê mala şêx im” der ve başka bir şey demez.
Çaresiz adamcağız da evine döner. Ama kardeşinin çocuklarının ve gencecik yengesinin aç ve perişan hali gözlerinin önünden hiç gitmez. Kendisinin de onlara bakacak durumu yoksa ne yapsın ?
Yine bir gün şeyhin evine doğru yola koyulur. “Belki bu sefer ikna ederim” der kendi kendine. Kardeşinin yanına vardığında her zamanki gibi çamura bulanmış ve boynunda halatı ile yerde yattığını görür. Başında diz çökerek onu bu davranışından vazgeçirmeye çalışır ama yine nafile.
Sonuç alamayınca çok öfkelenen kardeşi belindeki silahı çıkarır ve gözü kara bir şekilde arda arda sıkmaya başlar. Miho öküz cennetine doğru yol alırken, geride yıkılan iki yuva , iki dul kadın ve onlarca çocuk…
Dönüp şeyhin malikaneyi andıran evine baktığında kendisini şeyhin köpeği zanneden başka bir adamın ağıtı andıran acı acı ulumasından başka bir şey duymaz.
TEKNOLOJİK ŞEYH
Yörede en fazla müride sahip, şık giyinen, sık sık Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlere seyahat eden, sürekli politikacılarla beraber olan hatırlı bir şeyhti.
Yine bir seyahati esnasında o yıllarda yeni çıkan ama henüz bizim coğrafyaya uğramayan bir pil sayesinde yanıp sönen yeşil, kırmızı, sarı mavi ışıklar yayan çok küçük ampuller satın almıştı.
Seyahatten dönen şeyhin evi müridleri tarafından hınca hınç dolmuştu. Odada iğne atsan yere düşmezdi. O yıllarda elektrik olmadığından gaz lambası ile idare edilirdi. Sohbetin bir yerinde birden şeyhin o gür sesi duyuldu.
-“Lambayı söndürün ..!!!”
Gaz lambası hemen söndürüldü. Bir müddet derin bir sessizlik oldu. Ardından şeyh “transa geçmiş” güya doğa üstü varlıklarla ilişki kurmuş gibi bir havaya bürünmüştü. Odada bulunan müridlerin bir kısmının korkudan neredeyse dilleri tutulmuştu.
Tam bu sırada şeyh önceden boynuna ve sakallarının altına yerleştirdiği küçücük ampulleri elleri ile kontrol edip yerinde durduklarından emin olduktan sonra cebindeki düğmeye bastığı anda şeyhin bütün vücudu yeşil, kırmızı, sarı, mavi renkteki ışıklarla adeta bir renk cümbüşünü andırmaya başlamıştı. Karanlıkta bu ışığı gören müridlerin hayretten kanı donmuştu.
Bir müddet sonra tekrar cebindeki düğmeye basmış ve ışıklar sönmüştü. Ve şeyhin o gür ve davudi sesi yeniden duyuldu.
-“Gaz lambasını yakın…!!!”
Yeniden hiçbir şey olmamış gibi etrafındakilerle sohbet etmeye koyuldu. Ama müridlerin aklı nurlu ışıklarda kalmıştı.
Dışarıya çıkan müridlerden bir kısmı odada bulunma şansını kaçıran diğer müridlere hararetli ve heyecanlı bir şekilde olup bitenleri anlatmaya başladılar.
-“Birden ışıklar söndü ve yukarıdan şeyhin üzerine nur yağmaya başladı ve şeyh bir anda kayboldu. Muhakkak Mekke ve Medineye kadar gitti. Geri geldiğinde cebinde bir şey vardı ve onu sıkı sıkıya tutuyordu. Cebindeki şey kesinlikle bizleri cennete ****ürme belgesinden başka bir şey değildir ”
Evet akıllı müridler bütün maharetin şeyhin cebinde gizli olduğunu anlamış ve ona büyük mistik anlamlar yüklemeye başlamışlardı bile.
GÜZELDEN ANLAYAN ŞEYH
Kimsesiz ve gariban biriydi Mendo. Hayatta yakın hiç kimsesi yoktu. Kendini bildi bileli şeyhin davarlarını güder ve ahıra benzer bir yerde yaşardı. Bu işine karşılık hiçbir ücret almazdı. Karın tokluğuna bile denk düşmeyen çok yoğun bir işi vardı. Çobanlığın dışında da şeyhin misafirlerini ağırlar, ev işlerinde kadınlara yardım eder, tarlada çalışır velhasıl akla gelebilecek her türlü işe koşturulurdu.
Evlenme yaşını çoktan geçmişti. Bu nedenle şeyhin evine gelip, giden yakın köyde oturan müridleri ile de iyi bir dostluğu vardı. Hatta şeyhle görüşmeye gelen müridlerinden bazılarına torpil bile yaptığı olurdu. Yakın dostluk kurduğu müridler de Mendo’nun bu dostluğuna karşılık ona bir kıyak yaparlar. Onun gibi kimsesız bir kızı bulup evlendirirler. Mendo’nun eşi gerçekten çok güzel bir kadındır; uzun boylu, kapkara gözleri, bembeyaz teni ile mankenleri bile kıskandıracak cinstendir.
Mendo eşini de çalıştığı şeyhin evine getirmiş ve ahırdan bozma harabe bir odada yaşamaya başlamışlardı. Yine eski rutin işlerine başlarken eşi de kadınların olduğu bölümde yemek ve ev işlerine koşturulmuştu.
Günlerden bir gün Şeyh Mendo’nun eşi ile karşılaşmıştı. Kadını gören şeyhin aklı gitmişti. Kimdi bu kadın ? diye kendi kendine sorarken, gözlerini kadından ayıramamıştı. Merakını gidermek üzere yanında bulunan ev halkından birine kadının kim olduğunu sorar. Aldığı cevapla şaşkınlığı daha da artar şeyhin. Kendi kendine:
-“Vay be piç oğlu piçe bak nereden bulmuş bu güzel parçayı” diye söylenir.
Şeyh, kadını her gördüğünde adrenalini üst seviyelere çıkar ve bunun için bir plan yapmak gerektiği üzerine düşünmeye başlar.
Planını parça parça uygulamaya geçirmeye başlar. Mendo’yu yanına çağırır. Mendo şeyhin odasına girerken şeyhin düşünceli ve bir o kadarda öfkeli halini görünce korkar. Şeyh eli ile Mendo’nun oturması için işaret eder. Mendo dizüstü çökerek oturur.
-“Beni emretmişsiniz baba...”
-“Evet oğlum. Bu gece çok kötü bir rüya gördüm
-“Hayrola baba, ne gördünüz ?”
-“Şeyh babamı gördüm ve çok öfkeliydi.”
-“Allah, Allah ne oldu ki ? Onu böyle öfkelendiren kim acaba ?”
-“Sen Mendo… Evet şeyh babam sana çok kızmış.”
Mendo korkmuş ve şaşırmış.
-“Bee… be… ben mi ?”
-“Evet oğlum sen.”
-“Ben ne yaptım ki baba ?”
-“Bak oğlum babam bana rüyada Mendo’nun zina yaptığını söyledi.”
Mendo zangır zangır titremeye başlamış.
-“Haşa baba, ben harama uçkur çözmedim bugüne kadar, bir yanlışlık olacak bu işte.
-“Evet oğlum senin evliliğinde yanlış bir şey var. Babam bana “Mendo’nun evlendiği kadın onun bir şekilde kız kardeşidir” dedi. Yani ya senin baban kadının annesi ile, ya da kadının babası senin annenle…. Anla işte…”
Mendonun şaşkınlığı daha da artarken, her tarafından terler dökülüyordu.
-“Ama baba benim köyüm ile kadının köyü birbirinden çok uzakta. Oradakiler ile bizim köydekiler kesinlikle birbirlerini hiç tanımazlar.”
Şeyh öfke ile kaşlarını çatmış.
-“Sen şeyh babamdan iyi mi bileceksin ?”
-“Haşa … Estağfurullahhhh ..!!!!. Peki ne yapalım baba, sen ne dersin bu işe ?”
Şeyh durmadan volta atar bir vaziyette odanın bir başına bir sonuna gidip gelirken bir yandan da “Mendo’yu bu durumdan nasıl kurtarırım” düşüncesi ile çok üzüldüğünü belli eder gibi yapıp gözlerini sabit bir noktaya dikerek “derin düşüncelere” dalar durur.
Sonra jest ve mimiklerinde bir yumuşama başlar ve “buldum” der gibi bakışlarını Mendo’ya çevirir:
-“Tek çare bu kadını boşamandır. Başka da hiçbir yolu yoktur. Senin zina yapmanı ve günah işlemeni istemem ve buna engel olmak da baban olarak bana düşer.
-“…?”
Mendo hiçbir şey demeyerek şaşkın bir vaziyette şeyhi dinlerken, çok sevdiği eşini boşamanın kendisini deliye çevireceğini, hayatını karartacağını şeyh’e anlatamaz.
İçi kan ağlayarak daha tadına doyamadığı taze gelini şeyhin huzurunda boşar. Boşama işlemi bittikten sonra şeyh’in keyfine diyecek yoktur.
-“Oğlum bu zavallı kadın hiçbir yere gitmeyecek, yine benim evde kalacak. Zaten kimsesi yok. Onu dışarıya atacak ve kurda kuşa yem edecek kadar vicdansız değilim. Bu evde çalışıp Allah ne kısmet ettiyse birlikte paylaşıp yiyeceğiz. Ev işlerinde hanımlara yardım edecek ve her türlü ihtiyacı temin edilecektir.”
Mendo en azından eşini hergün görecek olmanın tarifsiz sevinci ile hemen şeyh babasının elini öper.
-“ Allah razı olsun senden baba... Velhasıl büyük bir zatsın sana da bu yakışırdı.”
Diyerek sevinir.
Birkaç gün sonra şeyh’in adrenalini tekrar yükselir ve kimsenin olmadığı anlarda, mutfakta ahırda kadına asılmaya ve sulanmaya başlar. Sonunda dayanamaz ve Mendo da dahil olmak üzere bütün ev halkını toplantıya çağırır.
-“Bakın bu evde nikahsız bir kadın var. Başımıza ateş ve taş yağar. Bu kadını biriyle nikahlamak lazım. Ama Mendo gibi helal süt emmiş birini nasıl bulalım ? Yok işte.. Allah kahretsin ne yapalım ?”
Her kes birbirine bakar ama hiç kimse alternatif bir çözüm üretemez. Şeyh kimseden bir öneri gelmediğini görünce çok üzülmüş numarası yaparak yüzünü buruşturur.
-“Yahu Allah’a ayandır. Ben ne yapayım şimdi ? En iyisi nikahını kendi üstüme almamdır. Yanlış anlamayın, elimi de sürecek değilim. Benim kızım gibidir. Bu evin bir ferdi olsun. Ama en azından bir nikahı olur ve biz de bu vebalden kurtulmuş oluruz.”
Ev halkı şeyhin bu önerisini büyük bir memnuniyetle kabul ettikten sonra nikah işlemi şahitlerin huzurunda yapılır. Herkes görevinin başına döner.
Aylar sonra kadının karnı gün be gün şişmeye başlayınca ev halkı arasında fısıltılar da yükselmeye başlar. Bu durumu gören şeyh hemen olaya el koyar ve çevresindekilere şöyle seslenir:
-“Bu güzel kadının mutlaka çok güzel çocukları da olacaktır. Bu güzelliği heba etmek ve onu zürriyetsiz bırakmak büyük günahtır. Ben Allahtan korkarım arkadaş..!!! Sonra öbür tarafta bana sormazlar mı? ‘Ben bu güzelliği size boşuna mı yarattım. Yarattım ki siz de ondan güzel evlatlar elde edesiniz’ diye sormazlar mı?”
Ev halkı ikna olmuş ve işlerinin başına giderken alçak sesli fısıltılar da son bulmuştu.
YETİŞ YA ŞÊX
Kendisine ait markette “bir arkadaşı ile birlikte küçük bir kız çocuğuna tacizde bulundukları” suçlaması ile yetmiş yaşındaki sakallı ihtiyarı gözaltına almışlardı. Polisler, ihtiyarı çok hırpalamış ve acımasız bir şekilde çırılçıplak bir vaziyette Filistin askısına alarak, bir yandan jop, elektrik ve tazyikli su ile işkence yaparlarken, öbür yandan da arkadaşının adını ve adresini söylemesini istiyorlardı.
-“Kimdi yanındaki arkadaşın, çabuk söyle!.. Adı ne? Nerede oturuyor?..”
Zavallı ihtiyar ısrarla böyle bir şeyin olmadığını Kürtçe-Türkçe karışık ifadelerle anlatmaya çalışıyordu.
Sorgucular:
-“Bak moruk, bizim seninle işimiz yok. Bizim derdimiz arkadaşınla. İsmini ve nerede oturduğunu söyle seni hemen bırakırız.”
İhtiyar direnmeye devam ederken sorgucular bu kez ihtiyarın sakallarını tel tel çekmeye başladılar. Canı yanan ihtiyar korkunç bir şekilde bağırıyordu:
-“Ya Şeyh Abdulkadir Geylani!..”
Bunu duyan sorgucu polis sevinçle arkadaşlarını yanına çağırdı.
-“Gelin buraya çabuk!.. Bizim moruk öttü!..”
İhtiyara dönerek bağırmış.
-“Kim bu Abdulkadir ? Nerede oturuyor ?”
Sorguda bulunan diğer tutuklular gülmeye başladılar.
Polis :
-“Ne gülüyorsunuz oğlum ?”
Diyarbakırlı olan gençlerden biri cevap verdi :
-“Abê adam evliya çağıri, sen diyisen “Nerede oturi ? Ma evliyaların hêç evi olır, Allahan qurban
Yorum yaz