Anter'in Hatıralarında Seîdê Kurdî
Eminoğlu'na teşekkür- Said bu başlıktaki adını Bitlis'te bir köy olan Nurs'tan almıştır. Saidi Nursi'nin bir çok ad ve lakapları vardır.
Bu ad ve lakaplar,onun hayatı içindeki mücadele saflarına göre yer bulur. Örneğin gençliğinde Kürdistan'da bir Kürt mücahidi idi. Bu devirde kendisine, melaye meşhur, Mella Saide Kurdi denirdi. Daha sonra İstanbul ve Şam'da fevalade kabiliyetinden ötürü din sahasında kendisine Bediüzzaman dendi. Yaşlılığınde ve kendi dehasını çok defa çarpıtarak para kazanmak için etrafına üşüşmüş olan madrabazlar,ondan çekindikleri için eski şerefli ve ilmi adlarını terkettiler. Onu somut bir köye bağladılar ve Saidi Nursi dediler.
Şerefli yaşantısı çok renklidir. Öyle ki evlenmeye ve bir yuva kurmaya vakit bulamadı. Hele yüzyılımızın başından 1960 yılına kadar tüm hayatı Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti otoriteleriyle mücadele ederek geçmiştir. Uzun ve değerli hayatını anlatılması hatıralarımın içinde yersizdir. Onun hayatı, başlıbaşına ciltler dolusu ibret levhalarıyla dolacak çaptadır. Ancak ben burada kendisiyle olan bir anımı anlatacağım.
O zat sık sık mahkemelere verilirdi. 1945 te İstanbul'da da bir mahkemesi vardı. Kayınpederim Abdurrahim Zapsu'nun hem hemşerisi hem de birinci dünya harbinde Bitlis cephesinde birlikte savaştığı ve Ruslar'a sir düştüğü arkadaşıydı. İkisi rus ihtilalinden sonra, Avrupa üzerinden büyük zorluklarla istanbula gelmişlerdi. Onun mahkeme için İstanbul'a gelişinde Abdurrahim Bey'e misafir olması herhalde bu kader ortaklığının bir sonucuydu.
Bir akşam yemeğine kendilerini evime davet ettim. İstanbul'daki tüm seçkin Kürt din adamları da gelmişlerdi. Örneğin şeyh Şefik Arvasi, şeyh Eminzade, Bitlisli Şeyh Mustafa, Abdulhakim Arvasi'nin oğlu Kadıköy müftüsü Meki Arvasi, Cemalettin Arvasi gibi...
Yemekten sonra bölgemize ait semaverli çay faslı başladı. Topluluk çok güzel dini ve ilmi sohbetlere başlamıştı. O vakit Saidi Nursi garpte oturuyor ve müridlerini coğunlukla Türkler oluşturuyordu. Sohbetinden anladığım kadarıyla, çabası bu insanları doğru yola sevkedip cennet yapmak olduğu idi. O vakit patavasız bir delikanlıydım. Ne yalan söyleyeyim şimde biraz var ya, ama aşırı milliyetçiydim. Benim milliyetçiliğim nazilerin, faşistlerin, turancıların başka ırkları aşağı görüp onlara tahaküm hakkını kendinde gören, yani bir üstünırk fikri değilde her yerde görülen, ezilen ve perişan olan milletimi zülümden kurtarmayı hedefleyen bir milliyetçlikti. Doğal olarak soydaşıma zülüm yapanlara da kızıyordum.
O ana kadar konuşmalara karışmıyor, hata evim olduğu halde ev sahipliğini Abdurrahim Bey'e bırakmış, yanlarında bile oturmuyor, onlara hizmet ediyordum.
Fakat bu konuşmalara tahamülüm kalmamış olacak ki, birden bire ve biraz da patavatsızca Bediüzzaman'a şöyle dedim. "Muhterem Hocam, çocukluğumdan beri duyduğum ve tüm Kürdlere sempatik gelen adınız Melaye Saidi Kurdi idi. Şimdi her gün Türkler sizi oradan oraya sürüyor, hapsediyor, mahkemelerde süründürüyor. Ama siz hala Türkleri cenette götürme çabası içindesiniz. Bu nasıl iştir anlamadım"
Tabi anlatmam ve sohbetimiz Kürdçe idi.
Birden bire o nur ve ilim fışkıran gözlerini bir projektör gibi bana çevirdi. Tatlı bir tebessümle:
"Ev kiye Abdurrehim?" diye sordu.
Kayınpederim de:
"Seyda, xort zavayê mın e." dedi.
"Wey, kurrê min, ka were ba min" deyip beni yanına çağırdı.
Oturdum. Elini boynuma sardı, beni öptü ve şunları söyledi:
"Kurrê min, hin zaroyi, tu nizane ez çi dikim. Bixwîn e û ulm hin bike."
Diğerleri de bu barış ve yakınlığımızdan emin olmuşlardı. Üstadın birisini öpüp sıvazlaması adeta bir nevi takdis etme anlamına geliyordu. Maalesef bir çok eserini okuduğum halde kendisini bir daha göremiyecektim. Kendisiyle geçen şerefli anım bu kadardır.
1960 yıllında 49 lar diye bilinen arkadaşlarımla harbiye hücrelerineydik. Meğer Seyda o sıralar kendisini rahatsız hissediyor ve Kürdistan'da ölüp gömülmek arzusundaymış. Demokrat Parti içindeki müridleri ona bir taksi tahsis ediyorlar ve kürdistan'a doğru yola çıkıyor. Urfa'da bir otele iniyor. Kimsenin de haberi yok. O gece fenalaşıyor. Urfa'ya gelişini ve hasta olduğunu duyan avukat Faik Bucak ve diğer kürt aydınları kendisiyle ilgileniyorlar. Fakat getirdikleri tüm doktor ve çabalarına rağmen kurtulamiyor ve vefat ediyor.
Faik Bucak'ın bana sonradan anlattığına göre Saidi Kurdi'nin vefatından sonra terekesi tespit ediliyor. Bıraktığı tüm miras şunlarmış: bir kamış sepet, içinde iki mendil, bir çift çorap, iki don, iki fanila, kendisine mahsus bir entari, bir bez içinde bağlı yedibuçuk lira, bir seccade, bir de ibrik.
Doğudaki ve batıdaki tamahkar din adamları bu halis Kürd filozofundan bari bir şeyler öğrenip kanun gibi olmamaları gerektiğini anlasalar. Saidi kürdi istiyormuş ki; Diyarbekir, Siirt, Bitlis, Muş ve Hakari'yi dolaşsın. Fakat bu isteği gerçekleşemiyor. Buna rağmen vasiyeti yerine gelmişti. Hem Kürdistan'da ölmüştü ve Kürdistanda gömülecekti. Zaten kendisi için Kürdistan illeri arasında bir fark yoktu.
Cenaze sahipliğini Faik Bucak üstlenmiş, muazzam bir merasimle Urfa'daki İbrahim Halilrahman caminin kutsi bir yerinde hazırlanan kabrine defnedilmiş. Kısa bir zaman batı anadoludaki yüzbinlerce nurcu otobüs ve taksilerle Urfa'ya taşındı. Zaten Kürdlerce de mukaddes sayılan ustadı ziyaret etmek için onların nurcu olmalarına gerek yoktu. Kendisi 19.20. yüzyılda yetişen en büyük Kürd dehalarından biriydi.
Ne varki o zamanın faşist ihtilal konseyi emriyle gece gelinip mezarı açılarak,tabutu başka bir ağır sandukaya kondu. Diyarbekire götürülüp bir uçakla Mersin-Kıbrıs istikametinde akdenizin ortasına bırakıldı. Nurcular ve Kürdlerin çoğu yine de gidip onun mezar yerini "makamıdır" diye ziyaret etmeye devam ediyorlar.
90 yıllı aşkın ömrünü hiç bir anını milletine ve insanlığa hizmet etmekten boş geçirmeyen Saidi Kurdi'nin hayat hikayesi böyle son buluyor.
Bir insan ve torunu olarak burada saygıyla yadetmek benim boynumun borcudur.
musa anter



Yorumlar (3 gönderildi):
Yorum yaz