Albümümden Bir Yaprak : Jîr Dilovan
Zeki benim edebiyat sınıfımdaydı. Gayet uyumlu. Yumuşak, geçimli ve efendi bir arakadaştı. Saz çalar, bando takımında bulunur. Bizim sınıfın kalesini korurdu. Onunla gayet samimiydik. Ve bir gün olsun birbirimizin kalbini kırmadık. Ben sınıf başkanıydım. O karşımda otururdu. Bu bizim sınıfın bir staj sonrası fotosudur.
Yılmaz Güney’in ilk oynadığı ve başrollerini alamadığı filimi; Bu Vatanın Çocukları’dır. Güney’in bu filimi her nedense hap bana; bizim Welat’ın Çocukları’nı anımsatır. Yani Güney’in yaşamında biz Kuzey Kürdlerinin yaşamı var.
Bu Vatanın Çocukları olan bizler, 1970’lerde, yani ortaokuldan sonra; Orta Anadolulara sürülen çocuklardık. Bizden öncekiler anne kucağından alınıp, ilk ve ortaokullara yerleştirilmişti. Yatılı okullar asılnda Türkleştirme ve devşirme okullarıydı. Fakirdik. Yoksulduk. Ama ülkemiz talan edilmesieydi; gül gibi geçinirdik. Ne demek yani; parasız okullar ve yoksul çocuklar demek. Aslında bu bize takılan sömürge çocuklarının bir başka adıydı.
Rok yapılıyordu.
Güya Türkler Kürdistan’a, bizler Türkiye’ye yollanıyorduk.
Ama bu kez; ava giden avlandı.
Biz bu Welatın Çocukları; her il ve ilçeden Kırşehir Parasız Yatılı Öğretmen Okuluna toplanan Kürd çocukları başlarına bela olmuştuk. Türkleşmediğimiz gibi, pozitif bilimlerle tanışmış, devrimci fikirleri kendimize rehber alıp, yeni silahlar kuşanmıştık. Ha bunun tercüme odasından geçmiş olması, bu sol, solculuk ve devrimciliğin bizi ülkesel ve halksal değerlerden de uzaklaştırması o kadar önemli değildi. Bu oyun da tutmamıştı.
Birinci yöntem; Türkçe öğret; Kemalizmle eğit.
Sol ve solcu yap, onları Kürd ve Kürdistanlılıktan uzaklaştır.
Yani sağı kap, solu kapat. Hangi tarafa giderse gitsin Kürd kurtulamsın oynuydu.
Oyunu oynayanlar; planlı ve güçlüydüler. Bizim dışımızda bir tezgah kurulmuştu.
Bunu babalarımız görememiş, abilerimiz aşamış, biz nasıl aşacaktık ki?
Ama eminin bundan sonraki nesil bu oyuna düşmeyecek.
*
Size o günlerden kalan bir foto sunacağım.
Bunlardan üçünü çok iyi tanıyorum. Ama diğer dördünün adlarını şu an hatırlamıyorum.
Soldan sağa, Liceli bir arkadaş. Zeki Aslan (Jîr Dilovan) Bendeniz. Polis (Paulis) Özmen (Süryani/İdil/Hezahli)
Oturanlar: Gençli bir genç. Nesim Kılıç ve Siirtli bir arkadaş.
Ben bunlardan, bugün Zeki Aslan’ı anlatacağım.
Sınıfın ve Okulun Efendi Çocuğu : Zeki ASLAN.
Zeki benim edebiyat sınıfımdaydı. Gayet uyumlu. Yumuşak, geçimli ve efendi bir arakadaştı. Saz çalar, bando takımında bulunur. Bizim sınıfın kalesini korurdu. Onunla gayet samimiydik. Ve bir gün olsun birbirimizin kalbini kırmadık. Ben sınıf başkanıydım. O karşımda otururdu. Bu bizim sınıfın bir staj sonrası fotosudur.
Okullarımız bitti.
Tainlerimiz çıktı.
Her birimiz ülkenin bir yanına dağıldık.
Ve siz tesadüfe bakın, biz ayrı da olsak, yollarımız devrimci saflarda yine buluştu. Nesim’le yıllarca aynı saflarda, zindanı, bekası, Yasal alanında beraber olduk. Diğer arkadaşlar da şu veya bu oranda PKK denilen belaya bulaştı.
Zeki, öğretmenliği yanısıra edebiyat sanata da meyillydi. Yanılmıyorsam, Diyarbakır ve bulunduğu yerlerde bu türden alanlara girmiş ve sorumluluklar almıştı. İşkenciler ona fena yüklenmiş, hırpalamanın en beteri, ses tellerini tahrip etmişlerdi.
*
Yollarımız Avrupa’nın Almanya disaporasında da kesişti. Bochum şehrinde görüştük. Ailece tanıştık. Hocamız Seyid Alp’in ölümünden dolayı bir araya geldik. Ama benim teşkilatımla tavırlı olmamdan dolayı, Zeki ile aramız doğal olarak soğudu. Sorun ne ondan ne bendendi. Bizim birbirimizle hiç bir sorunumuz olmadı. Ama bu siyaset aşiret ve kan davalarından da beter. Ben tavır alınca artık gidip gelmez oldum Zekilere. O da doğal olarak geri çekildi. Buna mecburdu.
Kızım Mizgîn ilişkilerini sürdürdü.
Gerçi zaman zaman ona da engel oldular.
Burhan Karadeniz’in cenaze töreninde bile onu kovdular.
Ama Mizgîn Zeki amcası, ailesi ve çocuklarıyla ilişkilerini koparmadı.
Geçen gün bana rahatsızlığını söyledi.
Gidip ziyeret etmek istedim.
Ama ‘Ya bizim teşkilatın üvey çocuklarıyla karşılaşsam..’ Kaş yapayım derken, göz çıkarsam,, Kaygısıyla gitmedim. Oysa ne kadar özlemdim Zeki’yi (Yani Jir Dîlovan’ı)
Hele de felç olayını ve şair kardeşimin durumunu...
Ne diyeyim Jîr sana...
Yolunu bulsam, yanına gelsem....
Yine o okul yıllarımızdaki gibi; içip içip ağlasak, sarılsak...
Ama sen o zamandan içmezdin. Ya şair olup şarap içmememk olur mu Zeki?
İnsan, kangren yaralara, neşter atmadan iyileşir mi?
Hadi kalk ayağa.
Beni hatırla. Ve yeter de.. Yeter ya...
Benki Jîr’im ve Jîr gibi severim.
Hoca benim arakadaşım. Bana sizin siyasel davanızdan, kavganızdan.
Ben şairim. Kocaman yürek taşırım. Seversem severim...
Her sevginin bir bedeli, bir diyeti vardır. Ne bu dünyada ne öbür dünyada sevgi suçu olmaz.
Sevmemek suçtur.
Sevgilim,
Sevgilim,
Seni o kadar çok seviyorum ki
Hergece
Hergece
Bir sen doğruyorum, de benim gibi.
Yüreğin kocaman olur, sevgin gökkubbeyi deler.
Sevgiyle kal sevgili dostum, arkadaşım.
Şair yüreklim Jîr’im.
14 Mayıs 08



Yorumlar (1 gönderildi):
Yorum yaz