Anasayfa | Nasname Edebîyat | Şükrü Gülmüş | O Bir Sessiz Abideydi-2

O Bir Sessiz Abideydi-2

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Öcalan hiç bie şehit anmasında bulunmamıştır (Gülmüş)

Getirilen askeri elbiseleri giydik. Hepimiz eşitleştik. Ama bazıları daha fazla eşittir. Bu kuralı bilmiyorduk. Ayrıldık Orhan’la. Ben başka koğuşa o başka koğuşa... Ama iştimalarda birbirimizi görüyorduk. Hatta Orhan benden erken terfi etmişti. Bir M-16’sı vardı. Bir de bir koğuşa komutan yapılmıştı.

VE ŞAM’DAYIZ ÖCALAN’IN HUZRUNDAYIZ
 
Şam’dayız.
Yani parti evinde.
Büyükçe bir apartmanın üç veya beşinci katı. Yekpare bir daire.
 
Onlarca kişi var. Her tarafta harıl harıl çalışan insanlar. Ben ve Orhan sakin sakin oturuyoruz. Birazdan gelen görevliye; üstümüzde olan şahsi tüm eşyalarımızı veriyoruz. Kimliklerimizi, paramızı ve her şey. Hiç görmediğim, tanımadğımım partililer.. Bir levazım başçavuşu kılığında biri ortalıkta dolanıyor. Herkesi müfettiş edasıyla süzüyor.
 
Ben sigaramı içiyorum.
Yanımdakilere nasıl davranması gerektiğini anlatıp duruyor. Benim kafam bozuluyor. Ama sanki  ahlkak veya talim terbiye müdürü. Ben kitaplıktan bir kitap alıyorum. Mazlum Doğan’ın Seçme Yazıları. Karıştırıyorum. Bir bölüm dikkatimi çekiyor. Mazlum, Orhan Aydın’ını anlatıyor.
 
O BİR KAHRAMANDI!..
 
Yanına oturuyorum.
-Bunu gördün mü?
Bakıyor ve gülümseyerek,
-Yook diyor.
Ona istemediği halde okuyorum yavaşça. Bana tuhaf tuhaf bakıyor. Bitirince ona soruyorum.
-Ne diyorsun Orhan!.. Sen öyle misin? Kahramanlık zor değil mi?
Yine gülüyor. Kahredici suskunluğuyla ütsünü örtüyor kahramanlığın. Ama içinden ne fırtınalar kopuyor ben de tam olarak  bilmiyorum. Oysa Orhan nere kahramanlık nere? Bir sefer insanın adı kahramanlık defterine yazılmasın. Artık ya onu oynayacak ya da yitip gidecek.
 
Oysa Orhan, çok seyrek konuştuğu anlarda; Malatya Cezaevindeki uygulamalardan çok ama çok şikayetçiydi. Bu idarenin tavır ve anlayışlarından değildi. Kendi arakadaşları, partililer denen adamlardan çok çekmişti. Yoksa aklı başında bir adam; ‘Beni dinliyorlar. Dişlerimin içine alıcı koymuşlar, deyip tek tek dişlerini şekmeye başlar mıydı?’ Tuhaf bir durumdu. Ama bana bile tam açılmıyordu. Onu yaralayan, kalbini fena halde kıran bişeyler mutlaka vardı. Üstüne gitmedim. Ona kıyamadım. Yaralıydı Orhan. Yarası için için kanıyordu. Hem de içe doğru. Belki de bu kadar sessizliği, bu kadr suskunluğunun bir derin anlamı vardı.
 
Bir insan doğal haliyle bu kadar olmazdı.
Onu daha erken tanımak ve o zamnki haliyle karşılaştırmak çok isterdim.
Ben kapatım kitabı ve beklemeye başladık.
 
Levazım Baiçavuş kılıklı adam, meğerse Suat (Tekin Kızılay) adındaki Ağrı’lı bir arkadaşımızmış. Ben ikkez karşılaşıyordum. Ama duymuştum. Belki o da beni duymuştur ama beni ne kadar tanıdğını bilmiyorum.
 
Birden bire ceryana tutulmuşçasına, içeri girdi.
-Çabuk sigaraları söndürün. Küllükleri kaldırın. Başkan geliyor... Başkan geliyor, dedi. Nerdeyse hafa bile dışarıya atılacaktı. Ben istifimiz bozmadım. Yani nerdeyse ‘Geliyorsa gelsin. Sanki görmediğimiz adamış gibi’ dercesine davrandım.
 
Geldi.
Hışımla içeri girdi.
Baş köğeye kuruldu.
Biz ayakta olanlar elleriyle işaret ederek; ‘Oturun!.. Oturun!..’ dedi.
Eh oturduk. Ama ne oyurma haa... İstim üzerindeyiz.
 
Gözleriyle sağı solu taradı.
Benimle göz göze geldi. Birden gözlerini kaçırdı. Elindeki tesbihi şakırdatarak;
-Beni daha önce gören var mı?
.......................................
Kimse ses etmedi.
Ben hafif elimi kaldırdım.
-Sen hariç dedi.
Ve soldan sağa başladı;
-Evet senden başlayalım, diyerek bir genç bayan gerilla adayına baktı. Kafasınıyla işaret etti.
-Nerden geldin?
-İstanbul’dan.
-Daha önce hangi görüşü savunuyordun?
-MHP’liydim.
-Öyle miiii’....Nasıl oldu bu iş. Kiminle tanıştında bize geçtin?
-Bir erkek arkadaşım vardı. O sizin taraftardınızdı.
-Öyle mi? Yani siyasi mi gönül işi mi? Öyle ya... Bari  çocuk yakışıklı mıydı? Böyle sert geçişler tehlikeli. Sizin üstünüzde sonra duracağız.
-Evet sen....
-Mardinliyim. Benim bir akarabam PKK’liydi. Onun vasıtasıyla semapati duydum.
-İyi geç...Sen...
-Ben Adana’dan katılımlıyım...Benim ablam ve bir kardeşim zaten PKK’liydi.
-Sen Ersözlerden misin?
 
Ersözlerden Zübeyde.. Sonra ünlü Rewşen olacak kızcağız.... Tek tek saydı ve sorular sordu. Vakit epey geç olmuştu. Öcalan ayağa kalktı. Suat yanında çivi gibi duruyordu. Öcalan birden Suat’a döndü.
-Suat, Orhan ve Hoca bizimle geliyor, dedi.
 
Ve biz beraber çıktık parti evinden. Arabaya bindik ve Öcalan’ın olduğu bir başka eve gittik.
 
Eved o zaman üç bayan daha vardı.
Meral Kıdır, Hêlin ve Suriye!li bir bayan. İri yarı bir şeydi. Ben şu anda isimini bile hatırlamıyorum. Öcalan odasına çekildi. Biz ise bayanlarla beraber salondaydık. Bize de bir oada ayarlandı. Ben ve Orhan beraber kalıyorduk. Öcalan’ın odası bizimkine karşıydı. O bazen odasından çıkar bizim odaya gelir söyleşirdik. Ama şu anda neler konuştuğumuzu tam olarak hatırlamıyorum. Eve bazen de Muhafız Hamit adında bir Sürye Kürdü gelir giderdi. Bir defasında Öcalan ile söyleşiyorduk. Hamit geşp kulağına bişeyler fısıldadı. O zaman Mehmet Şener’in vurulduğunu anladım. Orhan çok korkmuş ve paniklenmişti. Ona sakin olmasını söyledim. Ve olayı öğrendiğimizde Öcalan adeta ağızından köpükler akıtıa akıta Şener’in asıl bir hain ve ajan olduğunu bize anlatıyordu. Ben dinliyordum ama asla Şener’in hain ve ajan olduğuna inanmıyordum.
 
Benim Şam’a çağrılma durumum da ortaya çıkıyordu.
Öcalan’ın gayesi ben ile Şener’i  karşı karşıya getirmekti. Ertesi gün ben ona Cezaevi Raporumu yazdım. On bir yılı, onbir sayfada anlatım. Ve kendisine açıkça; 'Ben Şener Dosyasını kapatım. Ölülere karşı savaşmam’ dedim. Sesini etmedi. Sadece ‘Tamam. Sen bilirsin’ demekle yetindi.
 
Onbir yıl önce, onun emriyle ülkeye gönderilmiştim. Onbir yıl yattıktan sonra yine onunla karşı karşıyaydım.
Ama o beni onbir dakika bile dinleme lutfunda bulunmuyordu.
Ben o zaman ‘Bu adamda ahde vefa, bu adamda insan değeri yok’ dedim. Hele de ‘Bundan ne lider ne de dava adamı olur?’ yargısına kapıldım. Ona karşı –varsa da- en küçük bir umudum kalmadı. Lakin bir halk, bir hareket ve bir dava vardı. Çekip gitmek ve mücadeleyi bırakmak da bana yakışmazdı. Üstelik bir de onun kapanına kıstırılmıştım. İstesme bile burdan kolay kolay çıkmazdım.
 
O evde, kaç gün kaldım?
Neler konuştuk ve neler gördüm?
Biraz hayal neyal. Zaten kafam alakbullaktı.
 
Yanlız, kadın, aile, sevgi ve aşk üzerine bir sefer söyleştik.
Meral Kıdır ile arasında geçen bir duruma tanık oldum. O da şöyleydi. Beni Muhafız Hamit, Orhan ve Öcalan dışarı çıkacaktık. Gündüzdü. Hamit bana ve Orhan’a birer tabanca verdi. Bir tane de onda vardı. O silahları bize neden verdi? İçinde gerçek mermiler var mıydı? Hala çözmüş değilim. O zaman hiç düşünmemiştim bunun anşamını. Bazı geceler de Öcalan Hamit’le çıkıyordu. Hamit’e sormuştum.
 
-Siz başkanla nereye gidiyorsunuz?
-Başkanın başka evleri de var.
-Sağlam mı?
-Merak etme. Bir tanesi Cemil Esad’ın evinin yanında. Zaten fotoları yan yana asılı?
 
Ve beraber çıktığımız an, Öcalan ve Meral arasında bir soğuk söz düellosu vardı sanki. Birden Öcalan;
-Ne olmuş yani şarap içtimse.. Kadının elini öptümse....
Meral süt dökmüş kedi gibi olmuştu.
 
Ben ne oluyoruz ya?
Şarap, kadın, el öpmeler... Kim kime hesap veriyor. Bu tür şeyler neden bizim önümüzde konuşuluyor ki?.. Demedim değil ama pek üstünde durmadım. Benim kafamdaki planım. Ben buraya misafir olarak gelmişim. İzimir Yeni Ülke Temsilcisi’yim. Nasıla yine gideceğim yerime. Bana ne bunların şaraplarında, kadından ve el-etek öpmelerinden, deddim.
 
Bir defasında da, Meral mutfakta sigara içiyordu. Hêlin, ben ve Meral’dık. Ben Meral’ı ülkeden tanırdım. Öcalan hışımla ve beklenmeden içeri girdi. Meral sigarasını korkudan masaya bıraktı. Ben hemen sigarayı aldım. Öcalan,
-Burda sigara içiliyor.
-Evet, dedim.
-Kim içiyor?
-Ben, dedim.
-İyi ama az iç dedi.
Ben ses etmedim. O çıkınca da, ben de Meral’e fırça attım.
-Al sigaranı. Bir daha da ya içme ya da sigarana sahip çık!...
-Ama hoca, başkan....
-Ne olmuş başkana!.. Bak içiyorum, dedim. Ne oldu? Zaten sizin bu yılışık durumlarınızdan başımıza bu işler geliyor. Saygı ayrı, sigara içip içmemek ayrı. Vala bilmem her zaman ben burda değilim. Ona göre...
 
Başkaca da olmusuz bir duruma rastlamadım.
Ama anladığım kadarıyla; Meral ile Öcalan arasında farklı bir durum vardı. Meral bir de Suriyeli Kürd kızdan gıcık kapıyordu. İki de bir ‘Bunun ne işi var burda’ deyip duruyordu. Hêlin’e hadi neyse de, Suriyeli kıza ifkeliydi. Belki de kadınlık kıskançlıkları diyordum.
 
Aman bana ne?
 
Bir gece Öcalan bizim odaya geldi. Orhan’a bir kazak getirmişti.
-Al Orhan bunu sana aldım.
Orhan sıkılıyor, kızarıyor, bozarıyordu. İlede ile
-Almam diyordu.
Sonra baktım olacak gibi değil.
-Ya Orhan al, birine ver. Veya o gidince giyme. At gitsin, dedim.
Ama Orhan bu. Nuh diyor, Peygamber demiyordu. En sonunda Öcalan’ın tüm ısrarlarına rağmen almadı.
 
Ve Öcalan, muhafızı Hamit, ben ve Orhan arabaya bindik. Yola koyulduk. Daha nereye gideceğimizi de bilmiyoruz. Öcalan önde, ben hemen onun arkasında, yanımda Orhan ve Orhan’ın yanınsa da muhafız Hamit var.
 
Bekaa’ya vardık.
Haho... Silahlar patladı. Askeri törenle karşılandık. Çekimler yapılıyor. Öcalan önde, ben arkasında, yanımda da Orhan.. Tam bir halahop... Ben hayatımda böyle bir tören görmedim. Ne yalan söyleyeyim. Gururlandım. Sevindim ve geldiğimiz aşamaya çok ama çok sevindim. Akademi sahasında yürüyoruz.
 
Öcalan bana,
-Nasıl hoca? Bıraktığından buraya getirdik. Şimdi nasıl görüyorsun? O zamanki kafamla;
-Başkanım elbette güzel. Bir parça özgür vatanın küçük bir maketi. Bunu bir de ülkeye taşırmak gerek, dedim. Güldü. Hoşuna gitti.
-Yine imgesel konuştun hoca, dedi.
 
Yönetime geldik.
Subay ve yönetim ayakta krşıladı bizi. Bizim Orhan gelişmlerden kafası hoş olmuş. Gözleri pırıl pırıl. Hemen oturdu. Öcalan bozuldu. Etrafından dolanmaya başladı. Bişeyler olacak biliyorum. Orhan kural hatası yaptı. Bunun farkında değil. Evde oturuyorduk. Orası sivildi. Burası asker, ve Öcalan burda başkumutan durumunda.
 
Öcalan birden,
-Orhannn!... Burada artık askeri kuralllar geçerli değil mi?
-Evet başkanım.
-O zaman sen de bir askersin!...Hadi başarılar!... dedi ve çekip gitti.
 
Biz bize kaldık.
Ben hemen,
-Orhan hala anlamadın mı durumu?
-Ne durumunu?
-Ya başkan sana resmen ihtar çekti.
-Neden?
-Eee Orhan o otur, dedi mi? O oturdu mu?
 
..............................
Kafasını kaşıdı. Eh artık anlamaya başlıyacağız. Madem asker olduk. Ben kulağına,
-Hem asker, hem kahraman... İşin zor be Orhanım!..
-Ya sen....
-Ben ne asker ne kahramanım... Bana bakma sen?
 
Getirilen askeri elbiseleri giydik. Hepimiz eşitleştik. Ama bazıları daha fazla eşittir. Bu kuralı bilmiyorduk. Ayrıldık Orhan’la. Ben başka koğuşa o başka koğuşa... Ama iştimalarda birbirimizi görüyorduk. Hatta Orhan benden erken terfi etmişti. Bir M-16’sı vardı. Bir de bir koğuşa komutan yapılmıştı.
 
O artık bir asker... komutan ve kahramandı....
Bakalım kahramanın akibeti ne olacak?

Bitti.

20 Haziran 08

Yorumlar (1 gönderildi):

umit albatros .. 22 Jun, 2008 09:29:13
avatar
burada abdullah öcalana yapilan elestirilerde belki hakli olabilirsiniz buna bir itirazim yok yalniz tarziniz cok basit ve bilimsellikten uzak. daha cok kisisel ve duygusal. ne yazikki insani etkileyecek kadar gercekci degil. adeta kendinden daha basarili bir insani kiskannan kisilerde görulecek yanlöar var

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin