Dikkat, komutan solda!..
Dün askerlikten bahsettim ya... Şimdi de izninizle bir de Fehmi Yılmaz’ı, nam-ı diğer Komutan Serginof’u anlatayım. Çünkü Ali Yaver Kaya ile yaptığımız röportajda bu adamın adı geçecek nasıl olsa.
Ama ben okuyuculara ve izleyenlere bu Ankara çıkışlı “PKK komutanı"nı iyice anlatayım istiyorum.
Diyarbakır cezaevindeyken ona ‘Komutan Serginof’ adını ben verdim, ‘cuk’ diye de oturdu.
Herkes bunu Musa’nın On Emir’inden biri belledi. Ve o gün bugündür hala insanlar gerçek adından çok benim taktığım isim ile tanınır. Gerçek adı neredeyse unutuldu.
Bizim ‘komutan’ aslen Giresun, veya bir başka Karadeniz şehrindendi.
Ankara’da okurken, nasıl olmuşsa olmuş (!), o da Kemal Pir, Haki Karer gibi Laz ve Türk arkadaşlarıyla beraber Abdullah Öcalan’ın takımının içine girmiş. Ama ilk etapta, hangi takımda yer alacağı, kimin formasını giyeceği belli değildi.
Tipik bir Türk subayı yüzü vardı.
Gülmez, eğlenmez, çok da az konuşurdu.
Konuşunca kekeç olduğundan da kimse ondan bişey anlamazdı.
Ama hakkını yememek gerek...
Eli hünerliydi. Resim ve sanata kafası çalışırdı.
Zaten Yüksek Sanatların resim bölümünü bitirmiş. Askere gitmiş. Her ne hikmetse komando asteğmeni olmuş. Askerliğini “büyük bir başarıyla” bitirmiş, Tayinini Kürdistan’a aldırmış. Yer Mardin/Nusaybin Lisesi, resim öğretmeni.
Ben onu ilk kez Kızıltepe’de gördüm.
Görür görmez kıl oldum. İçimden ‘Bu Türk subay suratlı adam da mı bizim arkadaşımız?’ dedim. Ama üst düzeyli MK (Merkez Komite) ve Ankara gruplarıyla senli-benliydi. Hal öyle olunca, o zamanki “devrimci” aklımla bir şey diyemedim.
Evliydi. Bir de çocuğu vardı. Oğlu hadi neyse de, karısının suratı da turşu satıyordu. Kadın sanki bir sömürge valisinin karısı. Bir çalım, bir tafra. Vay anam vay...
“Ben” diyordu da başka bişey demiyordu.
“Komutan”ımız yanında elpençe duruyordu.
Bir gün onu benden istediler. Emir yüksek yerdendi. Hilvan’da bulunan Mehmet Karasungur istiyordu. Çağırdım onu Nusaybin’den.
-Fehmi, hazırlan!... Bir hafta içinde Hilvan’a gideceksin.
-Kim, dedi?
-Parti seni istiyor. İsteyen Karasungur.
-İyi bakarız.
-Bana bak, bakarız falan yok. Acele gideceksin!.. “Hemen gelsin” demişler. Ama ben bir hafta zaman veriyorum. Hazırlan, yanına bir arkadaş verip, seni Hilvan’a yollayacağım.
Gitti.
Bir hafta sonra geldi.
Yanına bir kurye verdim. Ve içimden ‘Marş marş Hilvan’a!.’ dedim.
Lakin iki haftası dolmadan karısı kazan kaldırdı. Nusaybin’de bulunan temsilcimiz Ahmet Kurt’a;
-Kocamı hemen getiriyorsanız getirin. Yoksa şu saat polise giderim, der dururmuş.
Ahmet beni acilen çağırdı.
-Hocam bu kadın manyak!.. Evine giden ve ona ihtiyacı olup olmadığını soran arkadaşımıza bin bir hakeret etmiş. Ve tehdit ediyor resmen.
-Yürü hele evine gidelim de bana da hakeret etsin, dedim.
Gittik.
Kadın bir panter gibi. Gözleri kan çanağı.
Ona usul ve suhulen durumu anlattım.
-Çok sürmez kocan gelecek, dedim. Ama sen de şu tehdit ve polise giderim demeyi bırak. Dinletemedim. O zaman da ben zıvanadan çıktım.
-Alır seni bu pencereden dışarı atarım. Haddini bil!.. Kocan çocuk değil. O sizin sorununuz. Bir daha da evine kimse gelmeyecek. Ne halin varsa gör. Git istersen ihbarın Allahını yap, dedim ve Ahmet’le çıktık evden.
Bu sefer atladım Hilvan’a gittim.
Karasungur’u buldum. Durumu açıkladım. O sıra Fehmi geldi. Ona çıkıştım. ‘Ya sen ne biçim adamsın. Karına söylemedin mi gideceğini? Gel bu sorunu hallet, ondan sonra ne halin varsa gör.
Biz kestik tartışmayı. Artık sorun Karasungur ve Fehmi’nindi.
Ondan sonra ne kadından ne de Fehmi’den ses seda çıktı. Bir kaç kez daha uğradım Hilvan’a. Bizim Fehmi’nin ayağında gislaved, sırtında askeri parka... Gülünç bir durumdu.
-Bu ne hal Fehmi? diye sordum.
-Bana bak Hoca, bana gülemezsin. Ben bugüne bugün burda askeri komutanım.
-Yapma ya... Nerde pırpırların?
Meğer yanlız gülen, alaya alan ben değilim. Tüm Hilvanlı arakadaşlar aynı durumda. dalga geçiyorlarmış:
-Qomtan hat!.. Qomtan çû!...’
Meğer adı orada da “Komutan”mış. Askeri eğitim ve patlayıcılar uzmanıymış. (!)
Hatta bir defasında Fuad Çavgun’un evinde, onca millet içinde, patlayıcı fünyelerini lehimliyordu. Öyle ukala ukala halini görünce dayanamadım.
-Ya, sükse yapma Fehmi.. Bunları ben çocukken radoyocu çırağıyken yapardım. Bilmeyen de ne uzman diyecek, dedim.
Bozuldu. Ve işini bıraktı. Gençler güldü bir ağızdan.
Gün oldu, devran değişti.
Ben Lübnan/Suriye’den geldim. Yakalandım. Ben Urfa sorgularındayken Kıvırcık Ali, Davut çift kod adlı Rıza Altun yakalandı. Bu arada “Komutan” da yakalandı. Artık tırpan ve tufan zamanıydı. Ben ‘Silah kaçakçılığı yapıyorum’ ifademle Diyarbakır’a geldim, pozisyonumu böylece kurtardım.
Ama Komutan Fehmi için işkenceci polisler ‘Biz bu güne kadar bu kadar adi Apocu görmedik. 5 kuruşla konuşturuyor, 25 kuruşla susturamıyoruz bu Fehmi YILMAZ’denilen gerzeği. Tuh sana da, Apoculuğuna da...’
1 Nolu’ya geldiğinde onu taltif ettim. Tüm isim ve ünvanlarını attım. Ona ‘Komutan Serginof’ dedim. Ben öyle dedim ama demez olaydım.
Ben “sergin-tezek”, “of-pis koku” anlamına gelsin diye ona sergin-of dedim.
Sonradan bunun bir ünlü Sovyet generali olduğunu öğrendim.
Yazık. Neye niyet, neye kısmet?..
Ve üç tecritimiz vardı. Yani “çok yukarılardan”, PKK içinden öyle emir gelmişti.
Bir tanesi de bu Fehmi Yılmaz, yani Komutan Serginof’du.
12 Eylül gelince de itirafçı oldu.
Gardiyandan beter dayaklar attı arkadaşlarımıza.
Tahliye oldu.
Siz ilahi tesadüfe bakın... Bir gün İzmir-Konak’da gezerken onunla yüz yüze geldim.
Ben de ayrılmışım. Onlar, yani PKK’liler ‘tecrit ettik’ diyor.
Tam beni geçiyordu ki bağırdım arkasından.
-Komutan... Komutan Serginoffffff!...
Döndü, bana baktı bön bön. Beni görür görmez beti benzi attı. Herhalde “sonum geldi” diye düşündü. Çünkü işlediği suçlar çok çoktu. Ve bence Ankara ilişkileri ve Diyarbakır’daki duruşundan ölümü hakettiğini düşünmüştü.
Ben de onu çok iyi tanıyan biriydim. Ne de olsa o beni PKK li olarak biliyordu.
-Fehmi!.. Sen Fehmi değil misin?
-Evet, ben Fehmi. Ya sen kimsin? Seni tanımıyorum. Benden ne istiyorsun?
-Bırak şimdi numarayı. Benim kim olduğumu biliyorsun.
Tiyatro hünerimi gösterdim ve şaka ile korkuttum.
-Yürü gidelim.
-Nereye?.. Beni vuracak mısın? Zaten bekliyordum sizden birini...
-Yürü lan... Yürü...
Tıpış tıpış dediğimi yaptı ve birlikte yürüdük.
Oysa ne vurması. Ben onunla eşit durumdaydım. Partisiz ve sefil Mehmet’dim.
-Bana bak. Elimde olsa seni bin kez vururum. Ama sen vurulmayacak kadar adi bir adamsın. ‘Adam vurdu’ denmesine üzülürüm. Hadi yoluna, dedim.
Bana döndü. Şükranla baktı. Yeniden hayata gelmiş gibiydi.
-Yani beni vurmayacak mısın? Beni arkadaşlarına teslim etmeyecek misin?
-Ne vurması, ne arkadaşı lan pislik?...
Beni aldı.
Çalışma yerine götürdü.
Büyük bir resim atölyesi vardı. Tabelacılık yapıyordu.
Kalktım çıktım iş yerinden. Ve bir daha da ne onu sordum, ne de gördüm.
İşte bu ‘ünlü komutan Serginof MAK’ın üç kişilik birimi sorumlularından biriydi.
Ankara bağlantısı neydi? Sizce kim veya kimler onu buraya getirdi? Neden ajanlar, itirafçıların bir kısmı hep yaşadı? Ama gerçek devrimci ve yurtseverler ‘hain/ajan’ diye neden vuruldu?.. Neden hala vuruluyor?
Sizce Paydaşlar ve Süleymanların hayatı “Komutan Serginof” tan daha mı az kıymetliydi? Yani “Komutan Serginof” Kürd de; Paydaşlar, Süleymanlar Türk müydü?
Veya şöyle söyleyelim: Dededen babadan isyancı olan Bucaklar Türk mü?
Bir tek bunun çetelesini çıkarın.
Yukardan aşağıya bakın.
Bugüne kadar Öcalan’ın yıllardır ajan dediklerinin tümü yaşamıyor mu?
Size Diyarbakır’da bize dayatılan, zorla söyletilen komutu tekrarlayayım:
Dikkaaat! Komutan solda!..



Yorumlar (1 gönderildi):
Yorum yaz