Anasayfa | Nasname Edebîyat | Necmi Aksoy | Gitmekti bize düşen..nereye gittiğimizi bilmeden…(3)

Gitmekti bize düşen..nereye gittiğimizi bilmeden…(3)

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Ben yürüyorum.. içimdeki çocuk yürüyor...

-postalayın 1. sübeye..postaladılar yakalandığım kent olan mersin in 1.şubesi..beyaz bildik markalı bir otoya bindik sağımda solumda iki polis önde söfür dahil iki tane daha..bilinmeze gidiyorum , 1.şube..?..yanımdaki polisler ikide bir sertçe dürtüyor ve küfür ediyor..radyoda çok sevdiğim bir türkü..”alli turnam bizim ele varırsan , şeker söyle kaymak söyle bal söyle”

Ağlamayı öğreniyorduk , özlemeyi , dostluğu , arkadaşlığı..önceleride ağlamamışmıydık evet ağlamıştık , belki babamızın bize vurduğu tokatta , belki bize alınmasını istediğimiz bir şeyin alınamamasına, belki akranlarımızın içinde aşağılanmalara ağlamıştık..belki çok yakın bir akrabamızı kaybettiğimiz için ağlamıştık..annemizi özlemiştik belki , askere götürülen agbimizi özlemiştik belki..ama bunlar olağan şeylerdi ve işin özünde biz ağlamayı bilmiyorduk , özlemeyi bilmiyorduk..işkence tezgahına alındıktan sonra akıbetini öğrenemediğimiz yoldaşlarımızı özlüyorduk,sevkleri çıkıp uzak diyarlara gönderilen arkadaşlarımızı özlüyorduk..atıldığımız karanlık hücrede üzerine bastığımız ve o nedenle derin derin inleyen et yığını haline gelmiş devrimcilere ağlamayı ve bu ağlamayı saklama çabamızı öğrendik..yetmiş günü aşkın işkencede yığıtçe direnen ve bizlere cesaret cesaret , direnin diye haykıran mukkaderimizin katline ağlamayı öğreniyorduk..sadece sesini duyduğumuz yiğit bir kürd kadını olan mukkaderin destansı direnisine ve bizlere verdiği derse ağlamayı bir yandanda onunla gurur duymayı öğreniyorduk..işkenceyi duymuştuik sadece bilmiyorduk..filistin askısı , elektrik , makata jop sokma , kafes,lağım çukuru ve tabii falaka nedir sadece duymuştuk..yada romanlarda okumuştuk.. o güne kadar gördügümüz neydiki semt karakolu , komşumuz olan polisin kaba dayağıydı tanıdığımız..
 
 -Direksiyonun ne senin..?

“Postalayın 1. şubeye!.." dedi polislerden en iri ve sert tokat atani.. 1.şube neydi bilmiyordum.. İçten içe seviniyordum bu dayakçılardan kurtuluyorum diye.. Dedim ya ben okuldaki kavgada yakalandım bir iki , bir kaç kezde yazılamadan her birinde ya kaba dayak ve savcılık bir iki aylık cezaevi misafirliği.. Ya da dönemin pol-der li polislerinin bir yolunu bulup bizi serbest bırakmasıydı.. Bu kez durum farklıydı örgüt üyeliği deniyordu.. Sorular vardı , cevapsız bırakılan ,neden sorulduğunu anlamadığımız , tanışık olmadığımız sorular..

-postalayın 1. sübeye.. Postaladılar yakalandığım kent olan Mersin'in 1.şubesi.. beyaz bildik markalı bir otoya bindik. Sağımda solumda iki polis önde soför dahil iki tane daha.. Bilinmeze gidiyorum.

1.şube..?..

Yanımdaki polisler ikide bir sertçe dürtüyor ve küfür ediyor.. Radyoda çok sevdiğim bir türkü..”alli turnam bizim ele varırsan , şeker söyle kaymak söyle bal söyle”

Babamı görmüştüm ilk götürüldügüm askeri komutanlıktan şubeye postalanırken.. Kapının önünde bekliyordu , sakalları ağarmıştı, ya da bana öyle gelmişti.. Bir an bakışmıştık , bakışlarında çaresizlik vardı ancak ben buradayım oğlum der gibiydi.. Güven vermişti bana.. Nereye gidiyorduk, orası meçhul..

1.şube..?

Büyükçe bir binanın önünde durdu oto.. İndik. İki polis kollarımdan sıkıca kavramış birinin eli ensemde sıktıkça sıkıyor, canım yanıyor.. İçeri girdik.. Polis merkezi olduğu belli .. İkinci kat olsa gerek. Üstümü aradılar, komik gelmişti. Yahu dışarıdan mı geliyordum? Sıkıyönetim komutanlığından buraya polis nezaretinde gelmiştim. Neden ararsınız bre gafiller.. Dalga geçmek geliyordu içimden, gayri ihtiyarı gülümsedim. Beni getiren polisler teslim ettiler.. Teslim alanların onlardan farkı bunlar daha atletikti. İri yarı .. Bir odaya aldılar beni duvarları beyaz olduğunu iddia eden bir odaydı.. Tepede uzunca parmaklıklı bir pencere. Pencereden gökyüzü gözüküyor.. Benden başka kimse ve hiç bir şey yok odada.. Bir kaç dakika bakınıp bekledim. Dışarıdan gürültüler geliyor.. Kendimce 1.şubeyi bu oda olarak niteliyorum. Neden 1.şube diyorlar bir türlü cözemiyorum..

Kapı açıldı. Üç izbandut girdi odaya.. Adımı sordular.. Boğuk bir sesle adımı söyledim.. Etrafımda dolaşıyorlar.. Esmerce olanı kürd tü. O sordu..

"Hangi Direksiyondansın?.."

 Anlamamıştım, yanıtsız bakındim. Tekrar aynı soru.

"Direksiyonun ne senin?.."

Bu kez anlamıştım (!)

"Ehliyetim yok."

Yanıtı bitirmiş miydim, yoksa son harfler henüz çıkmamış mıydı ağzımdan, bilmiyorum.. Yere kapaklanmıştım.. Verdiğim yanıt hoşuna gitmemiş olacak ki , anında ensemden aldığım çok sert bir darbe sonucu , burnumda olmadığını düsündügüm sümügüm karşıda duvara yapışmış ve ben yıldız saymaya başlamıştım.. Darbeler geliyordu.. Nerden nasıl geldiği önemli miydi.. Tekmeler her yanımda, küfürler.. Pestilim çıkmıştı..

"O… çocuğu!.. Hangi örgüttensin sana sorduk.. Örgütün direksiyon(fraksiyon) olduğunu öğrenmiştim , bir daha sorulduğunda ehliyetim yok yanıtı vermeyecektim..

Gitmekti bize düşen , nereye nasıl olduğunu bilmeden..

1.şubeyide öğreniyorduk..devrimcileşiyorduk 1.şubeyi bilmeyen biri devrimcimi olurdu..(!) dün  yattığımız cezaevleri.karakol hücreleri(nezaret) neydiki bunların yanında..göz bağını tanıyorduk , insanları seslerinden cözmeyi öğreniyorduk , hangi sesin nasıl bir kimliği olduğunu öğrenmekti bu..işkencecinin sesinden onun kişiliğini , aile yapısını cözmeyi öğrenmek..yada aynı hücrede kaldığımız bir diğerinin direncini ölçmeyi öğreniyorduk..bencilleşiyorduk aynı zamanda..hücremize yaklaşan her ayak sesinde..kapının sürgüsünün açıldığı o kısacık zaman diliminde,beni almasınlar yanımızdakini alsınlar istemini yaşıyorduk..kaçıyorduk duvarlara yapışıyorduk..sanki duvar bizi yutacak ve bizi almaya gelen işkencecilerimiz bizi bulamayacak yanımızda inleyen hüçre arkadaşımızı alacak beklentisiydi bu..öğreniyorduk..zaafı , zayıflığı insanın bencilliğini öğreniyorduk..işkence tezgahında inleyen , haykıran , slogan atan insan çığlıklarını duyarak en ağır işkencenin bu olduğunu öğreniyorduk..
 kayıp bir kuşaktik , devrim öyküleri okumuştuk hep ..ne garipti okurken öykündügümüz o devrimcilerin yerine geçiyorduk belkide hiç farkında olmadan..okurken hiçte bu duygular yoktu bizde..öykünüyorduk,hayallerimizi süslüyordu o devrimciler..direnme günlügü ndeki vietnamlı bizim kahramanımızdı..oysa şimdi o kahramanın kahramanlığı yoktu burada..hayvandan hiç bir farkı olmayan izbandüt gibi kişiliksiz aslında zavalli işkencecilerimiz ve biz..

gitmekti bize düşen , nereye nasıl olduğunu bilmeden..

(devam edecek…)

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin