Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: PKK İle İpleri Koptuktan Sonra Hâlâ Susanlar; Suçlu, Kirli Ve Düşkündürler... PKK İle İpleri Koptuktan Sonra Hâlâ Susanlar; Suçlu, Kirli Ve Düşkündürler... ================================================================================ Nasname - : on 08 Aug, 2010 02:21:00 10. BÖLÜM: ERUH VE ŞEMDİNLİ BASKINLARINA HAZIRLIK (1984-HAZİRAN-TEMMUZ) 1984 Yılının temmuz ayında Lolan’dan Haftanin bölgesine kadar konumlanmış kamplarımızda bir hareketlilik başlamıştı. Bir hazırlık vardı fakat biz alt düzeydeki kadro ve savaşçıların olacaklardan haberi yoktu. Lolan kampından batıya ;Miroz, Zap ve Haftanin kamplarına doğru bir güç kaydırılması, cephanelik ve erzak sevkiyatı yapılıyordu. O esnada ben ve İbrahim Toptaş (Küçük İbo) kurye, kılavuzluk ve erzak, mühimmat taşıma işlerinde görevli olduğumuz için, tüm hareketlenmelerden haberdardık. HRK için diktirilen ilk üniformaları da biz kamplara dağıtmıştık. Temmuza doğru, Mahsun Korkmaz’ın (Agit) liderliğinde kalabalık bir grubu Herki aşiretinin topraklarında olan, Kare köyüne götürdüm. Abbas’da [Duran Kalkan] buraya geldi. Birkaç günlük geçici kamp çalışmasında Kuzeye gidecek grup oluşturulmuştu. Agit’in (Mahsun Korkmaz) komutasındaki grup geçici kamptan ayrılıp, Türkiye Kürdistan’ına geçti. Peşinden ikinci bir grup daha Kuzeye gönderildi. Eylemci gruplar gönderildikten sonra bizde tekrar ana üssümüz olan Lolan kampına döndük. 14 Temmuz sabahı biz Lolan’da kahvaltı yaparken, BBC radyosunun Türkçe haber bülteninde; "Şemdinli ve Eruh’taki askeri birliklere karşı, PKK’li gerillaların baskın" düzenlediğini öğrenmiş olduk. Haberi duyunca hepimiz sevinç çığlıkları attık. Arkadaşlarımızın gerçekleştirdiği eylem, dünyada ses vermişti. Bu eylemler bize moral desteği vermiş ve zafere olan inancımızı artırmıştı. KDP İLE ÇELİŞKİLERİN BAŞLAMASI VE IKP İLE SİLAHLI ÇATIŞMA 1985 yılının ilk aylarında, Türkiye’nin KDP’yi, PKK’nin sınır üzerindeki faaliyetleri yüzünden sıkıştırması gündeme gelmişti. Baskılara daha fazla dayanamayan KDP yöneticileri, Peşmerge sorumluları vasıtasıyla bize haber gönderiyorlardı. Sorumlularımızla görüşmeye gelen Peşmerge komutanları bizimkilere; "arkadaşlar, sizin sınırdaki faaliyetiniz yüzünden Türk askeri bizim topraklarımıza girip operasyon düzenliyor. Uçaklarla köylerimizi bombalıyor, güneyde zaten Saddam var, insanlarımız kendilerini Saddam’ın zulmünden kurtarmak için bu dağlara gelip, zor şartlar altında yaşıyorlar, lütfen burayı terk edin ve esas mücadele alanınız olan kuzeye ya da bizim göstereceğimiz güneydeki bölgelere gidin." diyorlardı. Bizim liderlerimizin ise bu alanı boşaltmaya niyetleri yoktu."Burası da Kürdistan değil mi? Biz istediğimiz parçada kamp kurarız" diyorlardı. Fakat işin ciddiyeti yavaş yavaş anlaşılınca göz önünde bulunan bazı kampları boşaltıp, ıssız alanlarda yeni kamplar inşa ettik. Gücümüzün büyük bir kısmı da Türkiye Kürdistan’ına sevk ediliyordu. Biz tam çalkantılı bir dönem yaşarken IKP’li bir müfreze benim kılavuzluğunu yaptığım bir grubun önünü kesti ve teslim alıp kendi kampına götürmek istedi. Biz sayıca onlardan azdık. Biz beş kişi, onlar ise, on iki kişiydiler. Bize silahlarını doğrultup teslim almak istediler. Ben, Küçük İbo, Zihni, Kadir ve diğer arkadaş teslim olmaktansa ölmeyi tercih edeceğimizi onlara söyledik. Bizi çembere almışlardı. Tam silahlar patlamak üzere iken, Kaniya Belawe köyü istikametinden kalabalık bir KDP’li Peşmerge müfrezesi geldi. KDP’liler de IKP’lilerin etrafını sardı. Peşmerge sorumlusu Hamit Hasti olaya müdahale edip, aramıza girdi ve IKP’liler; "siz ne yapıyorsunuz? Bunlar da Kürd’tür, ölürler ama teslim olmazlar. Bir sorun varsa gidin bunların sorumlularıyla görüşün." diyerek, herkese kendi yoluna devam etmesini emretti. Biz Haftanin kampına varınca bu durumu Abbas’a rapor ettik. Haftanin kampımızın yanında IKP’nin de kampı vardı. Birkaç gün sonra bizim arkadaşlar onların iki adamının yoluna pusu kurup ateş ettiler. Bu esnada onlardan birisi yaralanmıştı. Bizden ise, Hazım adındaki bir arkadaş hayatını kaybetmişti. Ertesi gün IKP’liler sabah olmadan kamplarını terk edip, çevredeki tepelere mevzilenmişlerdi. Onların yerini tespit edince, bizde karşı tepelerde mevzilendik ve aralıklarla karşılıklı ateş açtık. Bu, uzaktan karşılıklı çatışmamız iki gün sürdü. İkinci günün sonunda gecenin karanlığından istifade ederek, onların mevzilendiği yerin daha üstündeki yüksek dağı tuttuk ve onların mevzilerini ateş altına aldık. Üçüncü gün; Diyap (Veysi Badem), Kemal (Veysi Güzel) ve ben; şafak vaktinde IKP’nin mevzilerine iyice yaklaştık. Bende B-7 roketatar ve tabanca, yanımdaki iki arkadaşta ise Kaleşinkof vardı. Onların mevzisine roketle bir atış yaptım fakat ses seda çıkmadı. Biraz bekledikten sonra oradaki tüm arkadaşlarla mevzilere ilerleyip arama-tarama yaptık. Kimseler yoktu. O gece, bizim bulunmadığımız Haftanin köyü istikametinden kaçmışlardı. İşgal ettiğimiz tepede toplanıp yüksek sesle sloganlar attık ve onlardan kalan eşyaları topladık. IKP’yi Haftanin bölgesinden kaçırtmıştık. Bu olayın üzerinden henüz bir-iki gün geçmişti ki, bu kez bizim elimizden kaçan IKP’liler Derişke köyünde yanımıza gelmekte olan bir grup arkadaşımızı pusuya düşürüp sekiz arkadaşımızı şehit ettiler. Bu arkadaşlar olanlardan habersiz bir halde yanımıza geliyorlardı. IKP’liler ise hazırlıklı ve kalabalıktılar. Şehit olan arkadaşlardan birisi de Dersimli Ozan Sefkan’dı. Kendisiyle bir süre önce Lolan kampında beraber kalmıştık. Uzun Sexo ve Dişsiz Mahmut (Şehmuz YİĞİT) ve birkaç arkadaş ise pusudan sağ olarak kurtulup Haftanin’e geldiler. Geldiklerinde perişan bir haldeydiler. Onların anlatımına göre; eğer, Derişke’deki köylüler yardımcı olmasaymış arkadaşlarımızın hepsi de imha olabilirmiş. SİLAHLI PROPAGANDA FAALİYETİ İÇİN, KUZEY KÜRDİSTAN’A GEÇİŞİM 1985 Yılının Mayıs ayında, SP takım sorumlumuz, Abdullah Ekinci (Bingöllü Ali) komutasında Silahlı propaganda faaliyeti yürütmek üzere, Güney Kürdistan'ın Haftanin köyünden, Kuzeye geçtik. Gizlilik ve koruma ilkelerine uyarak faaliyet alanımız olan; SİİRT-ŞİRVAN-MUTKİ-SASON ve HİZAN bölgesine doğru yolumuza devam ettik. Sınıra yakın mesafedeki yüksek Tanin dağlarının arasındaki dar Suvari Halil geçidinden sonra karlı zirveleri aşarak Jiriki mıntıkasına geldik. Kılavuzumuz Jiriki aşiretinden Bedel isimli bir gençti. Aşiret reisi Tahir Adıyaman’ın akrabasıydı. Geceleri yürüyor, gündüzleri ise dağlık ve ormanlık sarp arazilerde saklanıp dinleniyorduk. Bazı geceler yolumuza düşen köylere uğrayıp yemek ihtiyacımızı görüyor, sabah olmadan köyden uzaklaşıyorduk. Görev alanımıza yakın; Kato dağı eteklerinde verdiğimiz bir günlük moladan sonra tekrar, Pervari mıntıkasında bulunan Kör Kandil Dağı civarına doğru yol aldık. Burada örgüte sempati duyan; Osyan-Umyanus-Hol ve Kol köylerinde ve civarında birkaç gün konaklayıp dolaştık. Son iki köy tam olarak bizi destekliyordu. Gündüzleri bile bu köylerin çok yakınında kalabiliyorduk. O sırada Selim Hoca (Selahattin Çelik) Pervari-Çatak arasındaki bölgeye gelmişti. Bizi de buraya çağırınca, Selim’in yanına gittik. Birçok kalabalık grup burada toplanmıştı. Arazi fazla bitki örtüsüne sahip olmasa da halk örgütten yanaydı. Burada yapılan toplantıda Selim Hoca bize hitaben; "gittiğiniz alanlardaki karayollarından İsveç TIR’larının geçişine müsaade etmeyeceksiniz. TIR’ları yakıp, şoförlerini öldüreceksiniz. Çünkü İsveç devleti PKK’ye karşı ulusal hainleri, milliyetçi reformistleri destekliyor. Kesire Öcalan (Fatma) arkadaşımıza iltica hakkı vermemiş. Onları cezalandırmamız gerekir!" diye talimatlar verdi. Bu konuşmadan sonra hatıra fotoğrafları çekilerek gruplara son şekli verildi ve herkes gideceği alana doğru yola çıktı. Mayıs ayının sonlarında, görev alanımıza yetişmiştik. Temel üslenme bölgemiz; Şirvan-Mutki-Hizan arasında kalan ve gerilla üslenmesine elverişli bir bitki örtüsüne sahip dağlık alanlardı. İlk geçici üslenmemizi, Şirvan’a bağlı Maden ve Otluk köyleri civarındaki Girtimiro tepesinde yaptık. Bizden önce bu bölgeye iki silahlı propaganda grubu gelmişti. İkisi de askerlerle çatışmaya girmiş ve kayıp vermişlerdi. Devlet, bu yörede Köy koruculuğunun ilk uygulamasını Maşallah isimli bir şahsın liderliğinde gerçekleştirmişti. Maşallah isimli bu şahıs, kendi çevresinden, on beş-yirmi kişilik bir ekip kurmuş ve çevrede PKK’li avına çıkıyordu. Bizden önce buraya gelen grupla çatışmaya giren bu ekipti. İki arkadaşımız (Celal ve Seyithan) şehit düşmüş, bazıları da yaralı olarak kurtulmuşlardı. Lolan’daki merkez kampın yönetiminden sorumlu olan Celal hoca adlı arkadaşta bunlar tarafından katledilmişti. Eski "Eşkiya Hamido" da devlet güçlerinin safına geçmiş ve onlarla birlikte operasyonlara çıkıyordu. Kısacası görev bölgemize biz gelmeden önce düşman el atmış ve bir kısım unsurları PKK’ye karşı örgütleyip, harekete geçirmişti. Bu olumsuz gelişmelerden; gözaltına düşünce çözülen Sabri Ok ve Sadrettin Aydınlık'ın büyük payları vardı. Girtomira’da üslenince, ilk akşam en yakındaki Otluk köyüne ve Maden köylerine gittik. Burada, Ermeni asıllı Behram isimli birisiyle görüştük. Bu şahıs bize Halit Çelik (Hayri) adlı arkadaşımızın saklanmakta olduğu sığınağı göstererek buluşmamızı sağladı. Hayri, önceden gelen ve çatışmaya giren gruptandı. Kendisi ayağından yaralı olarak çatışmadan kurtulmuştu. Maden köyünde Behram'ın kendisine hazırlanan sığınakta gündüzleri saklanıyor, geceleri ise Behram’ın çobanlık yapan kardeşinin evine gidip kalıyormuş… Bizden önce bu alana gelip çatışmaya giren ve büyük kayıplar veren bir grup da; Sabri Ok’un liderlik yaptığı gruptu. Bu grupta karlı bir havada, Maden köyünün birkaç km yakınında bulunan Hurmuz mezrasında zorunlu olarak konaklıyor. Hürmüz’de bir hafta kalarak, yollarına devam edemiyorlar. Mezranın sahibi yaşlı Ramoy Şerik (Ramazan Adar) ve ailesi gruba her türlü yardımı yapıyorlar. Bir hafta sonra Hürmüz’e asker baskını gerçekleşiyor. Mezranın etrafı sarılınca grupla askerler arasında şiddetli çatışmalar oluyor. Çatışma sonucu; iki savaşçı şehit düşüyor, Sadrettin Aydınlık (Serhat) ve grubun komutanı Sabri Ok, çemberden kurtulup komşu köylere gidiyorlar. Serhat yaralı olarak komşu köylülerce yakalanıp askerlere teslim ediliyor. Sabri Ok ise yine başka bir köyde, köylülerce yakalanıyor ve sabaha kadar bir ahırda direğe bağlı olarak tutuluyor. Sabaha kadar başında nöbet tutan köylülere birçok konuşma ve teklif yapıyor fakat nafile. Ertesi gün O’nu da askerlere teslim ediyorlar. Çatışmadan sağ veya yaralı olarak kurtulanlar ise birbirinden irtibatsızca sağa sola gidiyorlar. Kısacası geldiğimiz bu alanda sanki bir şeytan üçgeni kurulmuştu. Bizi çok zorlu görevler bekliyordu. Halit Çelik ve milislerden çevredeki gelişmeler hakkında epeyce istihbarı bilgi toplamıştık. Bir durum değerlendirmesi yapıp, silahlı propaganda faaliyetine başlayacaktık. İlk başta Ramazan Şerik hedef seçildi. Maden’deki Behram isimli şahıs, Ramo'nun Sabri Ok grubunu ihbar ettiğini söylüyordu. Bu şahıs cezalandırılmalıydı. Birkaç plan yapıldı fakat uygulamaya geçmek için yeterli istihbaratımız yoktu. Sonra, 5 Haziran 1985 günü takım komutanımız, Abdullah Ekinci(Bingöllü Ali) bizlerden üç kişilik bir keşif grubu istedi. Bu Gruba ben de dâhil oldum. Bendeki roketatarı Kamber adlı arkadaşa verip onun üzerindeki G-1 silahını aldım. Çünkü keşfe roketatarla gidilemezdi. Üç kişilik keşif grubunda; Ben, Delil ve Baki (Hüseyin Yeşiltaş) vardı. Ramazan ayı idi. Yapılan plana göre; önce biz gidip Hürmüz köyündeki Ramazan Adar’ın evini ve mezrayı gözetleyip, keşif yapacaktık. Ertesi gün Girtomiro’daki takımımız gelip bizimle buluşacak, onlara keşif raporu verecektik. Bu bilgiler ışığında Hürmüz’e baskın düzenleyip Ramazan Adar ve mezradaki tüm canlıları öldürecektik. Böylece arkadaşlarımızın intikamını almış olacaktık. HÜRMÜZ BASKINI -ÖRGÜTTEN AYRILIŞIM VE "TESLİM" OLMA OLAYI 5 Haziran`ı 6 Haziran’a bağlayan akşam Hürmüz mezrasının üst tarafındaki ormanlık alana gidip, mevzilendik. Bulunduğumuz yerden mezrayı iyice kontrol edebiliyorduk. O gece sahur zamanına kadar, üçümüz sırasıyla gözetleme faaliyetine devam ettik. Sabaha karşı, nöbet sırası bana gelmişti. Delil ve Baki arkadaşlar yerde uykuya dalmışlardı. Sabah olup ortalık aydınlanınca, ilk önce köyün çobanı sürüsünü dışarıya çıkardı. Sonra yaşlı ve genç kadınlar ile bir-iki genç bostandaki sebze ekim işine başladılar. Küçük çocuklar köy meydanına çıkıp oyuna daldılar. Iki arkadaşım uyurken ben, hem köyü gözetliyor hem de kendi içimden vicdan muhasebesi yapıyordum. Ertesi akşam, karşımdaki insanları öldüreceğimizi düşündükçe, vicdanen rahatsız oluyordum. Kafam karmakarışıktı. Ben ne amaçla mücadele saflarına katılmıştım, şimdi benden ne yapmam isteniyordu. Farz edelim ki, Ramazan Şerik gerçekten ihbarcı, hain olsun, peki bütün bu suçsuz günahsız çocuk ve kadınların öldürülmesi niçin di? Bu eyleme katılmamalıydım fakat nasıl? İçimdeki bu düşünce çatışmasından sonra kesin kararımı verdim: köye inip, her şeyi onlara anlatacaktım. Bu insanlık dışı eylemin gerçekleşmesine mani olacaktım. Sonra, oradan uzaklaşıp, bir yolunu bulunca tekrar yurt dışına kaçacaktım. Eğer devlet beni yakalarsa yakalasın. Suçsuz insanların kanına girmektense, beni kurşuna dizsinler. Öldürülürsem ben bir kişiyim fakat eylem gerçekleşse 20-30 can öldürülecekti. Bu duygu ve düşünce ile yanı başımda uyuyan arkadaşlarımın yanından uzaklaşıp köye gittim. Ortalıkta erkekleri göremedim. Bostanda çalışan kadınlara, erkeklerini çağırmalarını, düşman olmadığımı, onlara çok önemli bir haber vereceğimi söyledim. İlk başta korktular fakat ben silahımı yere bırakınca biraz rahatladılar. Bir çocukla erkeklere haber saldılar. Bir süre sonra Ramazan Adar`ın oğullarından birisi geldi. Oturmamı ve biraz sonra babasının da eve geleceğini söyledi. Gündüz olduğundan, yanımdaki arkadaşlarımın uyanıp peşime düşeceklerinden çekindim ve beklemekten başka çaremin olmadığını düşündüm. Biz çayımızı içip Ramazan’ın gelmesini beklerken, köyün ortasındaki meydana inen helikopterin sesini duydum. Bir şey yapacak imkânım kalmamıştı. Silahımı da ev sahibine teslim etmiştim. Çaresizce dışarı çıktık. Helikopterden inen bir yüzbaşı, askerler ve Ramazan Adar olduğunu sonradan öğrendiğim yaşlı bir şahıs bana doğru geldiler. Kendilerinden korkmamamı ve teslim olmamı istediler. Zaten silahsız ve savunmasız bir haldeydim. Denilenlere uymaktan başka çarem yoktu. Yüzbaşı yanıma gelerek elimi sıktı. İyi bir davranışta bulunduğumu, kendisinin de Konyalı bir Kürd olduğunu, sorunların silahla çözülemeyeceğini söyledi. Beni kötü günlerin beklemekte olduğunu, belki de devlet tarafından kurşuna dizilebileceğimi düşünüyordum. En büyük cezayı göze almıştım. Artık geriye dönüşüm imkânsızdı. Benimkisi bir nevi yanlış yolda gitmemek ve suçsuz günahsız insanların katlini önlemek için kendini ateşe atmak veya intihar etmek gibi bir şeydi. Önüme bir kavşak çıkmıştı. Ya PKK ile yola devam edip, çocuk, kadın katili olacaktım, ya da; yıllarca karşısında mücadele ettiğim, devlet güçlerinin her türlü uygulamalarına katlanacaktım. İçinde bulunduğum mevcut durumda, üçüncü bir tercih hakkım yoktu. Helikopterle gelen yüzbaşının konuşmaları ve tavırları bana mantıklı gelmişti. Kısa bir tanışmadan sonra, yüzbaşı benden; kendilerini diğer arkadaşlarımın bulunduğu yere götürmemi istedi. Bu istek karşısında çok zorlandım. Kendisine; oraya gitmemiz halinde zararlı çıkabileceğini, hem de zamanın geç olmasından dolayı arkadaşlarımın bulundukları yerden ayrılmış olabileceklerini söyledim. Fakat yüzbaşı, ısrarla; sadece kaldıkları araziyi görmek istiyorum diyerek benden yer göstermemi istedi. Bu ısrar karşısında yapabileceğim bir şey yoktu. Mecburen askerlerle birlikte helikoptere binip Girtomiro tepesine doğru uçtuk. Helikopteri birkaç tur Girtomiro`nun etrafında gezdirdim. Bir çatışma çıkmasını istemiyordum. Sonra, helikopterin arkadaşların bir gün önce bulunduğu noktanın birkaç yüz metre ilerisindeki boşluk alana inmesini istedim. Helikopterde ben, Hakkı Aküyüz yüzbaşı, genç bir astsubay ve beş er vardı. Yere indiğimizde ben ve yüzbaşının postası olan asker grubun önünde yürüdük. Bende Silah yoktu. Çatışma çıkacağına da ihtimal vermemiştim. Diğerleri arkamızdan geliyorlardı. Girtomiro tepeye yaklaştığımızda, yanımdaki asker ve ben ayakta durup konuşan üç kişi gördük. Yanımdaki asker arkamızdan gelen yüzbaşıya; "komutanım buradalar!" diye seslenince, üç kişi aniden ağaç ve kayaların arasında kayboldular. Yüzbaşı ise elinde bir G-3 tüfeğiyle koşarak bizi geçti ve birkaç el ateş etti. O anda karşılıklı ateş açılmıştı. Ben ve yanımdaki asker kendimizi büyük bir kayanın arkasına attık. Aradan zaman geçmesine rağmen yüzbaşıdan ses çıkmıyordu. Orada bulunan herkes kendini kayaların arkasına atmış, yukarıdan emir bekliyorlardı. Hava kararmıştı. Bir ara eski arkadaşlarımdan birisi askerlere yönelik sloganla karışık bir konuşma yaptı. Ardından üzerimize doğru yoğun bir ateş açıldı. Bu ateşten sonra sabaha kadar sessizlik yaşandı. Sabahleyin ortalık aydınlanınca, olay yerine helikopterle Siirt`ten yeni askeri timler geldi. Arazide arama yapılırken Hakkı Akyüz yüzbaşının cesedi bulundu. Yüzbaşı vurulduktan sonra elindeki silahı, kepi, parmağındaki altın yüzük vb. şahsi eşyaları dahi Rızgar Kod-Ahmet Görnü tarafından alınmıştı. SİİRT’TEKİ GÖZALTI VE SORGULANMA Bu olaydan sonra, helikopterle Siirt Jandarma Komutanlığı-Sıkıyönetim Sorgulama Amirliğine götürüldüm. Burada gözlerim göz bandıyla bağlanıp gözaltına alındım ve sorgulandım. Özellikle; Hakki yüzbaşıyı kasıtlı olarak Girtomiro’ya götürüp tuzağa düşürdüğüm den şüpheleniliyordu. Olay anında orada bulunan astsubay ve askerlerin ifadesi de alınınca benim bu olayda suçsuz olduğum anlaşıldı. İlk başta Siirt Jandarma Alay komutanlığı sorgu amirliğinde; Yakup ve Rasim astsubaylar tarafından sorgulandım. Sorguda bana işkence yapılmadı. Sadece, yalan ifade vermemem için tehditvari sözlerle uyarıldım. Geçmisteki devlet karşıtı faaliyetlerimi göz önüne aldığımda, çok kötü işkencelerden geçebileceğimi ummuyordum. Fakat tam tersi bir durumla karşılaştım. Hiçbir rütbeli kişi bana karşı aşağılayıcı ifade kullanmadı. Hatta Ramazan ayında, Nizip`ten Siirt`e beni görmeye gelen ailem, misafir gibi karşılanarak benimle rahat şartlarda görüştürüldü. O sırada üç yaşına girmiş olan kızım beni tanımıyor ve babası olarak kabul etmiyordu. Annesine benim yanımda oturmamasını söylüyordu. Çünkü kızım üç yaşına kadar beni görmemişti. 1982 yılında ben Kıbrıs’ta askerlik yaparken firar ettikten iki ay sonra dünyaya gelmişti. Bu yüzden babasını tanımaması normaldi. Annem, eşim, kızım ve kayınbiraderim bayram boyunca Siirt`te kalıp benimle görüştüler. Nizip`e dönecekleri gün kızım artık bana baba diyebiliyordu. Sorgulamam devam ederken Hüseyin Yeşiltaş (Baki) de gelip teslim olmuştu. Kendisi, gerilla saflarından kaçıp, yolda durdurduğu bir minibüse biniyor ve Baykan Jandarma Komutanlığına gidiyor. Silah ve tesisatını araçta bırakmış komutanla bayramlaşmaya giden bir köylü vatandaş gibi hareket edip, içeriye giriyor. O anda, komutanım ben teröristim teslim olmaya geldim deyince komutanın benzi sararıp ayağa kalkıyor. Hüseyin, bu teslim oluş hikâyesini anlattığında herkes gülüyordu. Baki’den (Hüseyin Yeşiltaş) sonra, Mardinli Murat Kaya da Siirt'e gelerek askerlere teslim oldu. Aynı silahlı propaganda grubundan teslim olanların sayısı üçe çıkmıştı. İlk etap ta ben 17 sayfalık bir ifade verdim. Bu ifadenin büyük kısmı,askerden firarım, özgeçmişim ve gıyabımda, karara bağlanıp bana 13 yıl 4 ay ceza verilen Mustafa Baykuş`un yaralanması olayıyla ilgiliydi. İfademin kısa oluşu dolayısıyla Anakaradan, Siirt sorgulama amirliğine uyarı gelmişti. Bu uyarıda "gözaltındaki sanığın, doğru ifadeye yönlendirilmesi." şeklinde bir talimat vardı. Örgütten ayrılmıştım fakat eski arkadaşlarıma zarar vermek niyetinde değildim. Onlar kendi yoluna ben ayrı bir yola devam edecektim. Artık siyasetle, örgüt işleriyle tamamen bağımı koparacaktım. Çünkü10-15 yıllık siyasi mücadelem bende hayal kırıklığı yaratmıştı. Geçmişimle hesaplaşıp, cezamı çekecek ve ailemle sıradan bir vatandaş gibi yaşamaya çalışacaktım. Bu yüzden hiç kimseyi suçlayıcı ifadeler kullanmamaya özen gösteriyordum. Daha düne kadar düşman bilip karşısında silahlı mücadele verdiğim devletin yetkilileri bana karşı çok nazik davranıyorlardı. Hatta o sırada Siirt valisi olan Atilla Koç sorguya gelip beni ziyaret etti ve "iyi ki yanlış yoldan dönmüşsün evladım. Hatasını görüp hatadan dönmek erdemliliktir" diye beni tebrik etti. Sıkıyönetim Sorgulama Amiri Piyade binbaşı Osman Günaydın bana, daha önce sorguladığı Sabri Ok ve Sadrettin Aydınlık`ın ifadelerini verdi. Bu ifadeleri okuduğumda kafam çok karışmıştı. Kendilerine güvendiğimiz üst düzey kadro arkadaşlarımız tamamen her şeyi anlatmış, örgütün tüm sırlarını deşifre etmişlerdi. Benden sonra gelip teslim olan Murat Kaya sorgu amirine müracaata bulunarak dağda sakladığı örgütsel raporların ve silahın yerini göstermek istediğini söyledi. Bunun üzerine hep birlikte denilen yere gittik. Murat silah ve örgütsel notları saklamış olduğu yerden çıkarıp komutana teslim etti. Komutan notları okuduktan sonra bana ve Hüseyin Yeşiltaş`a uzattı. Rapor, Takım komutanı Abdullah Ekinci tarafından yazılmış olup, Selahattin Çelik`e gönderiliyordu. Raporları okuduğumda gözlerime inanamadım. Benim için birçok yalan yanlış bilgi ve iftiralarla doluydu. Neymiş de;" zaten benim ajan olduğumu önceden biliyorlarmış, sözde benim abim astsubaymış ve abim beni de askeriye sokmak istiyormuş. örgüten kaçarak devlete teslim olup bu hayalimi gerçekleştirmek istiyormuşum. Bilmem neredeki operasyonu ben yaptırmışım, filanca gerillaları ben öldürmüşüm vs.vs." gibi bir sürü saçma sapan sözler. O anda beynim zonkladı ve tüm PKK`lilerden nefret etmeye başladım. PKK içinde geçen yıllarıma lanet okudum. Mücadele saflarında yıllarca harcadığım emeğim bir anda heba olmuştu. Bir anda "Hain" damgasını yemiştim. Geçmişime öyle bir çamur atılmıştı ki bu çamuru bir daha temizlemem imkânsızdı. O yalan yanlış raporu okuyunca kimyam bozulmuştu. Artık sorguda direnmenin, yanlış, eksik bilgi vermenin bir gerekçesi kalmamıştı. Tekrar sorguya dönünce, Ben, Hüseyin Yeşiltaş ve Murat Kaya, aynı kaderi paylaşan, aynı akıbete uğrayan eski mücadele arkadaşları olarak kendi aramızda görüştük. Örgüt sorumlularının bizim hakkımızda örgüt merkezine gönderdikleri rapor üçümüzü de derinden yaralamıştı. Bu rapor bizi geniş "itiraf"larda bulunmaya teşvik etti."İtiraf" etsek de etmesek de bir şey değişmeyecekti. Örgüt bizi bir kere "hain, ajan" ilan etmişti. Kendi aramızdaki durum değerlendirmesinden sonra, sorgu amirinden kâğıt ve kalem istedik. Oturup genişçe ifade yazmaya başladık. İlk başta verdiğim 17 sayfalık ifadeye ek olarak yaklaşık olarak 120 sayfalık bir ifade daha yazıp verdim. Ajanlıkla, hainlikle alakam olmadığı halde beni" ajan" ve" hain" ilan eden bir örgütü korumanın gereği yoktu. Sorguda kaldığımız süre içinde çevrede meydana gelen çatışmalarda öldürülen örgüt mensuplarının teşhisi için bizi de bazen olay yerine götürüyorlardı.O sırada, Güçlükonak çevresinde bir dere içinde sıkıştırılıp öldürülen Feride isimli bayan gerillanın ve başka bir yerde öldürülen Firaz`ın cesetlerini gördüğümde çok üzülmüştüm. Feride`nin cesedi upuzun yerde yatıyordu. Beyaz teni kan revan içindeydi. Savcılıktan gelen görevli kişi, fotoğraf çekip otopsi yapmak istiyordu. Bunun için, Feride`nin kana bulanmış yüzünün temizlenmesi gerekiyordu. O anda görevlilerin elinden pamuk ve temizleyici maddeyi alarak kendim temizlemeye başladım. Bu gencecik özgürlük savaşçısının cesedine bile düşman elinin değmesi benim ulusal gururuma dokunuyordu. Firaz ise pusuya düştüğü akşam saatlerinden sabaha kadar çatışmaya devam etmişti. Bacağı yaralanınca, kanı durdurmak için kuşağıyla bağlamıştı. Kırkkuyu meydanında durmadan mevzi değiştirmişti. Açık bir alanda pusuya düşmüştü. Çatışmaya girdiği yerde sadece birkaç taş vardı. Kendisini pusuya düşüren özel kuvvet güçleri ise köyün damlarında ve evleri kendilerine siper almışlardı. Hepsinde gece görüş dürbünü vardı. Buna rağmen sabaha kadar çatışmıştı. Onun bu tavrı, kendisiyle çatışan özel kuvvetlerde bile hayret ve hayranlık uyandırmıştı. Örgütten ayrılmış ve yaptıklarını tasvip etmiyordum fakat saf, yurtseverlik duygularıyla mücadele saflarına katılıp şehit düşen eski arkadaşlarıma çok acıyordum. Örgüt yönetiminde bulunanlar ne kadar hatalı olsalar da, savaşçı kadrolar, ülkelerinin bağımsızlığı için saf yurtsever duygularıyla savaşıyorlardı. Hiçbir zaman onlara kin beslememiştim. Sağır Haşim adında bir kılavuz arkadaşımız vardı. Abbas`ın da içerisinde bulunduğu kalabalık bir grubu Kaval Dağına Selahattin Çelik'in yanına getirmekte iken, Bestler bölgesinde pusuya düşmüşlerdi. İlk ateş esnasında Haşim şehit düşmüştü. Abbas ise parkasından aldığı kurşunla kurtulmuştu. Abbas o meşhur bastonunu atarak geri çekilmişti. Bu gruptan "Bahar" kod adlı bir bayan savaşçı gruptan ayrılıp o bölgedeki bir köye sığınmıştı. Fakat köylüler kızı askerlere teslim etmemişlerdi. Köylülerden bazıları o zaman PKK`ye cephe almış olsalar bile, Kürdlük duygularını kaybetmemişlerdi. Bu yüzden Bahar adındaki bu gerillayı devlet güçlerine teslim etmemişlerdi. Siirt´teki sorgulamada iki aya yakın bir süre kaldım. O esnada, Cem ERSEVER; yüzbaşı rütbesinde, Siirt`teki jandarma komutanlığından bağımsız, Ankara`ya bağlı olarak görev yapıyordu. Resmi elbiseli olarak çevredeki operasyonlara gidiyordu. Emirleri direkt olarak Ankara`dan alıyordu. PKK ve terörizm konusunda kendisini yetiştirmiş ve geniş bir bilgiye sahipti. Cem Ersever`i ilk kez burada görmüş, tanımıştım. Daha sonra Batman JİTEM Tim komutanı ve Diyarbakır Jitem Grup komutanı Ali Yıldız binbaşıyı ve Abdülkerim Kırca`yı da Siirt`te sorguda kaldığım süre içerisinde görmüştüm. TUTUKLANMA VE DİYARBAKIR CEZAEVİNE NAKİL... Devam edecek…