Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Cemil Bayık O'na İşkençe Ettikçe, O; Yaşasın Kürdistan Diyordu... Cemil Bayık O'na İşkençe Ettikçe, O; Yaşasın Kürdistan Diyordu... ================================================================================ Nasname - : on 30 Jun, 2010 02:47:00 Sekizinci Bölüm: ...Çevreme bakıyorum, daha dün örgüte katılanlar, çocuk yaştakilerin omzunda demir dipçikli kaleşnikof var ben ise, sopa ile dolaştırılıyorum. Hiçbir düşmanın olmasa bile o asi dağlarda, kurt ve ayılara karşı silahlı olmak şarttı. Bu durumdan rahatsızlık duyduğumu, durumu Şam’daki örgüt liderimize rapor etmek istediğimi Ethem Akcan arkadaşa söyledim. Fakat Ethem arkadaş bana; sakın böyle bir girişimde bulunma, senin aleyhine olur, biraz daha sabret. Bunu bana söyledin ama başkalarına sakın söyleme diye nasihatte bulundu. Ethem hem Suruçlu hemşerimdi, hem de Suriye`ye geldiğim zaman ilk karşılaştığım insandı. Ona çok güveniyordum. Saf ve dürüst bir arkadaştı. Bu dostça, kardeşçe nasihat üzerine bir daha kimseye bu konuyu açmadım. Bir gün Cuma [Cemil Bayık] ile ben bir kamptan diğerine giderken, Cuma bana; A.Öcalan arkadaştan bir mektup aldığını, bu mektupta bana selam yolladığını ve benden büyük devrimcilik beklediğini yazmış olduğunu iletti. O anda elimde olmayarak gözlerim doldu. Ben dağ başlarında, Abbas [Duran Kalkan] tarafından silahsız dolaştırılırken, liderimiz benden "büyük devrimcilik " bekliyordu!?.. Silahsız ve atıl durumda bekletilen bir "devrimci"?...Aradan epey zaman geçmesine rağmen, sadece teorik eğitim çalışmalarına katılmak, kampın günlük işleriyle uğraşmak moralmen beni yıpratıyordu. Bir gün [Halil Ataç] Ebubekir ve Cuma arkadaşa pratik alanda bir görev istediğimi erzak taşıma veya başka bir iş de olabilir dedim. Onlar da Abbas ile görüşüp bu isteğimi kabul ettiler. Ben ve Küçük İbo (Ramazan Toptaş) katır ve at sırtında uzak köylerden, İran’dan erzak ve diğer ihtiyaçları taşıyıp kampa getirmekle görevlendirildik. Bu göreve atanınca bana bir G-1 silahı verdiler. Yine de çok sevinmiştim. Çünkü silahsız bir gerilla düşünemiyordum. Küçük İbo ile her türlü olumsuz hava şartlarında dahi dağ ve vadileri aşarak arkadaşlarımıza erzak ve malzeme taşıdık. Bazen gece olduğunda kampa uzak bir mesafede atımız yorulup gidemeyince, hayvanın sırtındaki yükü bir kayanın dibine indirip, yaktığımız ateşin başında gecelediğimiz günler dahi oldu. Açlığımızı gidermek için yükümüzdeki un ve şekerden az bir miktar çıkarıp suyla hamur haline getirdikten sonra ateşin kenarındaki sıcak taşlara yapıştırıp ekmek yapıyorduk. İkimiz de silahlı olduğumuz için yolumuza çıkabilecek tehlikeler umurumuzda değildi. Erzak taşımaya gitmediğimiz günler ise ben ve Yaser arkadaş çevredeki vadilere gidip ceviz, üzüm ve armut gibi meyveleri toplayıp onları at ve katır sırtında kampa getiriyorduk. Bazen de ağaç kovuklarına ve kaya aralarına yuvalanıp bal yapan arıların balını çıkarıp arkadaşlarımıza getiriyorduk. Tabi ki bunların çok cüzi bir kısmı savaşçı arkadaşlara dağıtılıyordu. Büyük bölümü yönetimdeki sorumlu arkadaşlara veriliyordu. Kış mevsimi bastırıp Hakurk Vadisi ve çevresindeki dağlar karla kaplanınca, gidip geldiğimiz patika yollar da kapandı. Az olan erzakımızı idareli kullanmalıydık. Zaten, çay içerken kırtlama yöntemiyle içiyorduk. Ekmeği kendimiz saç üzerinde pişiriyorduk. Ekmeğin ebadı, bir simit veya kahke kadardı. Şam`da bize Apo tarafından emanet edilip Abbas’a gönderilen paralar yerinde ve zamanında harcanmamıştı. Müthiş yiyecek sıkıntısı çekiyorduk. Açlığımızı bazen dağda kendiliğinden yetişen ot ve ağaç ürünleriyle gideriyorduk. Yediğimiz sert taş armutları ve aluçlar yüzünden birçoğumuz kabız olmuştuk. Çevredeki derelerde kurbağa ve kaplumbağa bırakmamıştık. Elimize geçenleri kesip odun ateşinde pişirip yiyorduk. Kampa dev gibi gelen bazı arkadaşların gıdasızlıktan beti benzi solmuş ve Afrikalılara benzemişlerdi. 1983 de verilen KDP yardımı da kesilmişti. Kış ortasında erzakımız iyice azalınca, çevredeki meşe ağaçlarından topladığımız acı palamutları kaynattık. Kampta Çermikli bir arkadaşımız vardı. Parti saflarına katılmadan önce, fırıncılık yapıyormuş. Abdülselam (Hasan Hüseyin) adındaki bu arkadaş, kaynattığımız palamutları ezerek biraz unla karıştırıp hamur haline getirip sonra ekmek yapıyordu. Bu, palamut ve buğday unu karışımından yapılan ekmekleri yerken ağzımızda acı bir tad oluşuyordu. Ara sıra ekmeğin içinden ufak kurtçuklar da çıkıyordu. Her şeye rağmen açlıktan ölmemek için yemek zorundaydık. KDP yardımı kesilince, aylarca et yüzüne hasret kalmıştık. Bir gün, cezaevi olarak kullanılan kampta gözetim altında tutulan Resul Altınok ve Mardinli Ayten gardiyanlığını yaparken, Basın-Yayın kampından bir arkadaş elinde et poşetiyle geldi. Aylar sonra et yiyeceğimiz için sevinmiştik. Fakat bu et başka etti. Atlarımızdan birisi, ayağı kayıp uçurumdan düşünce, Komando Ayşe isimli bayan arkadaşımız eline bıçakları alıp atı kesmişti. Ölen atın eti bize veriliyordu. Ateşte haşlayarak ve çorbasını yaparak yedik. Daha önce Lübnan’da gerilla eğitimi esnasında, Filistinli komutanlar bize köpek ciğeri yedirmişlerdi. At eti köpek etinden daha iyiydi nasıl olsa. Hakurkta, her tarafta keklik öterken, Abbas bize keklik avını yasaklamıştı. 1984 İlkbaharında, mide ve barsak sancılarımın artması sonucu dayanamaz hale gelmiştim. Beni tedavi için İran’ın Tebriz şehrine gönderdiler. Burada Mehmet Sevgat (Bedran) arkadaşımız kalıyordu. Hastanede ameliyat sırası alabilmemiz için uzun bir süre beklememiz gerekiyormuş. Yirmi gün kadar Tebriz’de Bedran’ın yanında kaldım. O esnada bazen birlikte şehrin çıkışındaki karayoluna gidip, Türkiye’den İran’a yük getiren kamyon şoförlerine bildiri veriyor ve partiye destek için yardım topluyorduk. Bu faaliyet esnasında bir gün yol kenarında park eden bir kamyonun plakası dikkatimi çekti. Kamyonun plakası 63, yani Urfa’ya aitti. Şoför sırtı bize dönük olarak kamyonun tekeriyle uğraşmakla meşguldü. Selam verince şoför selamımızı alıp ayağa kalktı. Nereli olduğunu sorduk. Urfa’nın Halfeti ilçesinden ve kayınbabamın köyü olan Aram köyündendi. Kimlerden olduğunu sordum. Neticede baktım adam benim bacanağımın kardeşi çıktı. Daha önce kendisiyle karşılaşmamıştık, ancak gıyabımda beni tanıyormuş. Tanışma faslından sonra memleketteki durumu ve ailem hakkında sordum. Ailemin benim ölü veya sağ olduğumu bilmediğini, kızımın iki yaşına bastığını vs. söyleyince hepimiz bir an için duygulandık. Sonra, yanımdaki Bedran arkadaştan izin isteyip aileme sağ olduğumu bilmeleri için birkaç satır yazdım ve bir küçük fotoğrafımla birlikte bacanağımın kardeşine verdim. Vedalaşıp bildiri dağıtma ve yardım toplama işimize devam ettik. Hastane işim olmayınca tekrar Lolan kampına döndüm. Lolan Kampındaki görevlerime kaldığım yerden devam ettim. Bazen Küçük İbo ile bazen Yaser arkadaşla ve bazen de tek başıma erzak taşıma, kurye ve kılavuzluk görevini yerine getiriyordum. Kamplarımız; Lolan mıntıkasından, batıya doğru, Haftanin’e kadar olan bir uzun mesafeye kurulmuştu. Bu kamplar arasında gidip tekrar dönmek bazen bir haftalık zaman alıyordu. Lolan kampından veya Deşta Beraza daki kamptan Miroz kampına giderken, mecburen Türkiye Irak hududunun kesiştiği Hacıbey çayından geçiyorduk. Yani resmi Türkiye haritasındaki topraklardan geçiyorduk. Geçiş noktamıza en yakın karakol 3-4 km. yakınımızdaydı. Gündüzleri çıplak gözle karakol ve Rubarok jandarma hudut taburunu görebiliyorduk. Sınırdan geçerken aşırı dikkat gösteriyorduk. Fakat hiçbir gün geliş geçişlerimize karşı herhangi bir asker müdahalesi olmadı. Lolan’da Tutuklamalar, İşkence ve İÇ İNFAZLAR Lolan’da kuzey Kürdistan’a giriş için bekleyen savaşçıların yanı sıra, birkaç tane de tutuklumuz vardı. Bunlar; partinin önder kadrolarından veya savaşçılardan dı. Merkezi düzeydeki tutuklularımız; Mehmet Resul Altınok (Davut) ve Baki Karer (Süleyman) idiler. Her birisini ayrı ayrı kamplardaki hücrelerde tutuyorlardı. Davut`a sorgulama esnasında istenilen itirafı yaptırmak için Kara Ömer, Halit Hoca, Cemil Bayık ve Ali Haydar Kaytan tarafından çok hakaret ve işkence yapıldı. Bu arkadaşımız Lolan’a getirilir getirilmez saçları sıfıra vurularak Abbas ve Cemil Bayık tarafından tecrit hücresine alındılar ve hakarete maruz bırakıldılar. Resul Altınok aylarca süren tutukluluğu esnasında,"itiraf"a zorlanmasına rağmen taviz vermedi ve PKK`de demokratik işleyişin bulunmadığını, lider diktatöryasının hüküm sürdüğünü beyan etmekten geri durmadı. Defalarca geceleri, buz gibi akan dere suyuna batırılıp çıkarıldı. Ayaklarından baş aşağıya, çırılçıplak olarak kampın tavan direklerine asıldı, hayâlarına ve vücuduna yaş ağaç çubuklarıyla vuruldu. Buna karşı Davut; "yapmayın, bu yaptığınız şey devrimciliğe ve insanlığa sığmaz!" diye işkencecilerine haykırdı. Bir gün; Resul Altınok’u hücreden çıkarıp önceden kazılmış bir çukurun kenarına oturttular. Kara Ömer kafasına tabancayı dayayıp "hain ve ajan olduğunu kabul et, etmezsen son sözünü söyle seni geberteceğim" diye tehdit etti. Buna rağmen Davut; "ben ne hainim ne de ajan, Yasasın Demokratik PKK! Yaşasın Kürdistan!" diye slogan attı. Kara Ömer, Cemil Bayık ve Halit hoca bu tavır karşısında sinirlenip Davut’a tekme tokat giriştiler ve tekrar hücreye attılar… Devam edecek…