Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Teslim Töre, Apo’ya "Kürd Ağası" Diyerek Dalga Geçerdi! Teslim Töre, Apo’ya "Kürd Ağası" Diyerek Dalga Geçerdi! ================================================================================ Nasname - : on 12 Jun, 2010 03:40:00 Yedinci Bölüm: Toplantı tam sekiz gün sürdü. İlk beş gün bütün örgütler katılmıştı, son üç gün ise sadece cephe üyesi örgütlerin kendi arsındaki toplantısı şeklinde geçti. Toplantı esnasında binanın güvenliğiyle ben ve Kara Ömer görevlendirilmiştik. Sıra ile kapıda silahlı nöbet tutuyorduk. Bu yüzden içerde konuşulanları bazen duyuyorduk. Toplantıya ara verildiğinde ise liderler dışarı çıkıp yürüyüş yapıyor veya ikişer-üçer kişilik kulisler oluşturuyorlardı. Ara sıra Teslim Töre Apo’ya, "ne yapıyorsun Kürd ağası?" diyerek takılıyordu. Apo’da, O’na "ben değil sen ağalara benziyorsun" diye cevap veriyordu. 1983 yılının başlarında kalabalık bir grup arkadaşla bizi Lübnan’ın Trablusşam kasabasının yakınlarındaki bir eğitim kampına götürdüler. Hepimize daha önceden Şam’da iken Filistin Fedaisi kimliği düzenlenmişti. Kimliklere göre; biz Filistin Demokratik Halk Cephesi’nin üyeleriydik. Benim kimlikteki adım; Semir Haydar Reşit idi. Henüz kış mevsimi olduğundan, havalar soğuktu. Kaldığımız ilk kamp, portakal bahçelerinin ortasında, denize iki-üç km. mesafede ve düz arazideydi. Biriketlerden yapılmış bir sıvasız, penceresiz bir idare binamız ve çadırlarımız vardı. Kampın nöbetini biz kendi aramızda sırayla tutuyorduk. Sonra Trablusşam’ın üst taraflarındaki dağ yamacında bize bir kamp yeri tahsis edildi. Zeytinlik ve bağlık bir alanda çadırlarımızı kurmuştuk. Yanımızda Lübnan Sosyalist Partisi’nin de kampı vardı. Kampta eğitim gruplarına ayrılmıştık. Kampın siyasi sorumlusu; Delil kod- Doğan Süzer’di. Bilinç seviyemize göre bizlere de birer grubun siyasi eğitim sorululuğu verilmişti. Bir taraftan siyasi eğitim görüyor, bir taraftan da askeri eğitim görüyorduk. Askeri eğitimi, Filistinli komutanlar veriyordu. Yüzbaşı rütbesindeki Ebu Haldun, genel askeri eğitimi, patlayıcılar konusunu, Üsteğmen rütbesindeki Ebu Semir de topografya, topçuluk eğitimini veriyordu. Her ay bize Filistinli görevliler tarafından bir miktar dolar ve bir box sigara veriliyordu. Paralar örgüt sorumlumuza veriliyor, sigaralar ise içmemiz için bizde kalıyordu. Filistinli komutanlarla aramızda tercümanlık görevini tercüman Veli yapıyordu. Eğitim esnasında, çeşitli silahların tanıtımı ve kullanımı, patlayıcıların yapımı ve kullanımı, pusu ve baskın, yakın dövüş teknikleri, açlık ve zor şartlara dayanıklılık, engellerden kurtulma, yüksek direklerin arasına gerilmiş halat üzerinden silahlı olarak 100 metre sürünerek karşıya geçme vb. pratik kurslar görüyorduk. Siyasi eğitim çalışmalarını ise kendi aramızda yapıyorduk. Dört buçuk aylık eğitim devremiz bitince, bir komando tatbikatıyla gösteri yaptık. Gösteriyi seyretmek için Filistinli ve Lübnanlı halktan insanlar da kampa gelmişlerdi. Eğitimi başarıyla bitirdiğimiz için hepimize, teğmen rütbesi verilmişti. Göğsümüze herhangi bir rütbe takılmamıştı fakat Filistinli eğitmenlere göre biz teğmenlik rütbesine hak kazanmıştık. Bizim eğitim devremizden başka, kalabalık bir grupta Bekaa Vadisi’ndeki Bealbek’te eğitim görüyordu. Örgütümüzün en büyük kampı oradaydı. Burası; Suriye-Lübnan sınırına çok yakın bir yerdeydi. 1983 Yılının mayıs ayında Filistinlilerin temin ettiği minibüslerle, Bekaa Vadisi’nden geçerek, Şam’a döndük. Ben ve tercüman Veli yine Meze’de bulunan örgüt evine alındık. Diğer arkadaşlar da Filistinli mültecilerin çoğunlukta olduğu bir semtteki kenar mahallede bir eve yerleştirilmişlerdi. Ara sıra örgüt liderimizin kaldığı eve gidiyorduk. Bu evdeki lüks eşyalar ve buzdolabındaki çeşit ceşit viski ve içecekler dikkatimi çekmişti. Benim Haki Karer arkadaştan öğrendiğim devrimcilikte; içki içmek yasaktı, "bir devrimci alkollü içecek kullanamazdı". Fakat Şam’da yeni bir şey öğrenmiştim; "her devrimci yaşam kuralı lider için geçerli değildi!". Her sabah kahvaltı veya diğer öğünlerde liderimiz için sofra çeşit çeşit yiyeceklerle donatılıyor, liderimiz ise bunları tıka basa midesine indiriyordu. Özellikle sofrada acı "isot" bulunmadığı zaman da liderimiz kıyamet koparıyordu. 1983 haziran ayında Kürdistan’a dönüş hazırlıklarım başlamıştı. Kaldığımız evde Ethem Akçan(Mehmet Sait) arkadaş, benim için sahte bir pasaport hazırladı. Yunanistan’dan almış olduğum siyasi mülteci kimliğim ve pasaportum örgütte kalacaktı. Benim için hazırlanan yeni pasaporttaki bilgileri ezberlemem gerekiyordu. Adım: Hulusi Tek, Ana adım: Fatma, Baba adım:........Doğum yerim: Sivas. Bu bilgileri kısa sürede ezberlemiştim. Irak Kürdistan’ına İran üzerinden geçecektik. Yola çıkmadan bir gün önce liderimiz Abdullah Öcalan ile kendisinin kaldığı evde bir hatıra fotoğrafı çekildik. Bu uygulama adettenmiş. Kürdistan’a "pratik"e giden her savaşçı kadro liderimizle bir hatıra fotoğrafı çektirirmiş. Ben de bu geleneğe uymuştum. Yola çıkacaklar üç kişiydik. Ben, Halil Ataç(Ebubekir) ve Ethem Akcan(M.Sait).Apo ile vedalaştıktan sonra, Şoför Ahmet’in kullandığı, Apo’ya ait Mercedes’le, Şam hava alanına gittik. Kesire Öcalan da bizi uğurlamaya gelmişti. Yola çıkmadan önce vedalaşırken Apo bana on bir bin(11.000) Alman markı, M.Sait’de on bin Amerikan Doları vermişti. Bu paraları, Güney Kürdistan’a gittiğimizde Abbas(Duran Kalkan)à verecektik. O da paraları gerillanın temel ihtiyaçları için kullanacaktı. Hava alanındaki işlemlerimiz Kesire ve şoför Ahmet tarafından yaptırıldıktan sonra, Pakistan Hava Yollarına ait bir yolcu uçağıyla Tahran’a uçtuk. Birkaç saatlik yolculuktan sonra Tahran hava alanına indik. Pasaport kontrolünde türbanlı bayan görevlinin bir iki sorusuna mantıklı cevap verince sorun çıkmadı. İranlı görevli bayan bize; İran´a ne amaçla ve kimin yanına geldiğimizi sormuştu. Biz de daha önceden cevabımızı hazırlamıştık. "Buraya filanca aileyi ziyarete geldik, bizim akrabamız olur kendileri". Ziyarete geldiğimizi söylediğimiz şahsın adresini de görevliye sunmayı ihmal etmemiştik. Hava alanından sorunsuz olarak çıkınca elimizdeki adrese gitmek için bir taksi kiraladık. Tahran’ın şehir merkezinde oturan bu şahsın evinde bir gün misafir kaldıktan sonra, Tahran’ın biraz dışında bulunan Kerec semtindeki I-KDP bürosuna gittik. KDP’li temsilciler bizi orada on gün misafir ettikten sonra, otobüsle Rizaiye(Urmiye) şehrindeki bir Kürd ailenin evine gittik. Bir iki gün sonra da, yaya olarak KDP’lı Peşmergelerle birlikte Zelli mülteci kampının olduğu köye gittik. Bu köydeki kampta; Irak rejiminden kaçan Kürdler kalmaktaydı. Hatta Barzani ailesi de buraya yakın bir köyde kalıyordu. Kampın dışında iki odalı, tek katlı, çamur ve taştan örülmüş bir evde PKK’li arkadaşlarımız kalıyordu. Veysi Güzel(Kemal) adlı Batman'lı arkadaşı da burada tanıdım. Birkaç gün kaldığımız bu evde sorumlu düzeyinde idi. Bir hafta sonra, Lolan mıntıkasına giden KDP’li Peşmergelerle birlikte Kelaşin bölgesinden Lolan’a ve Hakurk Vadisi’ndeki PKK kamplarına geçtik. İnsan gözünün görebildiği her yer dağ ve vadilerle kaplıydı. Buraya; komşu üç ülkenin sınırlarının birleştiği yer olduğundan ;"Şeytan Üçgeni" de deniliyor. Kelaşin denilen yer; tam sınır taşlarının dikildiği yerdi. Epeyce yüksekti. Oradan kendini Lolan mıntıkasına bırakıyorsun. Bir dağ bitiyor diğeri başlıyordu. LOLAN ( KAMP) PRATİĞİ Akşam olmadan kendimizi Lolan kampına atabilmiştik. Sınır üçgeninden Lolan'a gelene kadar birçok dağ, tepe ve vadiden geçmiştik. Kamp nöbetçileri bizi karşılayıp, Lolan’da yürütmeden sorumlu Duran Kalkan’ın (Abbas) yanına götürdüler. Kısa bir hoş geldin ve yolculuk hakkında birkaç soru ve cevaptan sonra, Apo’nun bana ve M. Sait´e emanet ettiği dövizleri eksiksiz Abbas’a teslim ettik. Tekrar Kürdistan topraklarına döndüğümüz için sevinçliydim. Yıllardır hayalini ettiğim Gerilla Savaşına katılacağım günlerin geldiğini, kısa sürede esas mücadele alanımız olan Kuzey Kürdistan’a geçeceğimi düşündükçe sabırsızlanıyordum. Kullanacağım kod adını seçerken, Ali haydar Kaytan bana "Abuzer" adını teklif etti. Bu kod adını beğendim ve kullanmaya başladım. Dede yurdum olan Adıyaman'da bu isim çokça kullanılıyordu. Lolan’daki kamplarda, 150-200 gerilla kalıyordu. O esnada, asil görevimiz; Silahlı Propaganda idi. İlk başta, bazı küçük grupların Kuzey’e geçip Silahlı Propagandanın zeminini oluşturması gerekiyordu. Abbas (Duran Kalkan), “Yürütme”den sorumluydu. Cemil Bayı k(Cuma), Selahattin Çelik (Selim hoca) ve Ali haydar Kaytan’da (Fuat) Abbas`in yardımcılarıydı. Kara Ömer, Halit Hoca, Uzun Şehmuz ve sonradan Halil Ataç’da kamp yönetiminde yer alan merkez adayı idiler. İlk günlerde sadece iki kamp yerimiz vardı. Sonradan, çalışarak beş altı kampa sahip olduk. Merkez kampımız; Şekiv dağının güneyindeki derin Hakurk Vadisi’nde, Hakurk çayının yanındaydı. En kalabalık grubumuz burada kalıyordu. Bu kamptan iki-üç km. mesafede dört-beş kampımız daha vardı. Bunları biz; sırtımızda, taş, ağaç gövdesi ve çamur taşıyarak inşa ettik. Kamplarımızın yanı başında I-KDP’nın, IKP(Irak Komünist Partisi) ve Hizb-ül Dava’nın kampları mevcuttu. İlk başlarda; erzak, gazyağı ve ilaç ihtiyacımızın çoğunu Kürdistan Demokrat Partisi’nden temin ediyorduk. Hatta hasta arkadaşlarımızı bile onların doktorları muayene ve tedavi ediyordu. Lolan kampına gelişimizin üzerinden bir ay geçmesine rağmen, bana ve Ethem Akcan’a silah verilmemesi kafamda soru işareti yaratmıştı. Sorumlumuz Abbas’a "Silah istiyorum" diye istekte bulununca; "Uçakla gelmeyip, yürüyerek gelseydiniz, kendi silahınızı Suriye’den getirseydiniz" şeklinde cevap aldım. Oysa, "uçakla gelmeyi biz tercih etmedik, Ali (Abdullah Öcalan) arkadaş bunu istedi" diye cevap verdimse de fayda etmedi. "Şu an silahımız yeterli değil, olunca sana veririz" diye beni başından savdı. Bu sözler çok zoruma gitmişti… Devam edecek…