Teslim Töre, Apo’ya "Kürd Ağası" Diyerek Dalga Geçerdi!
Toplantı esnasında binanın güvenliğiyle ben ve Kara Ömer görevlendirilmiştik. Sıra ile kapıda silahlı nöbet tutuyorduk. Bu yüzden içerde konuşulanları bazen duyuyorduk. Toplantıya ara verildiğinde ise liderler dışarı çıkıp yürüyüş yapıyor veya ikişer-üçer kişilik kulisler oluşturuyorlardı. Ara sıra Teslim Töre Apo’ya, "ne yapıyorsun Kürd ağası?" diyerek takılıyordu. Apo’da...

Yedinci Bölüm:
Toplantı tam sekiz gün sürdü. İlk beş gün bütün örgütler katılmıştı, son üç gün ise sadece cephe üyesi örgütlerin kendi arsındaki toplantısı şeklinde geçti. Toplantı esnasında binanın güvenliğiyle ben ve Kara Ömer görevlendirilmiştik. Sıra ile kapıda silahlı nöbet tutuyorduk. Bu yüzden içerde konuşulanları bazen duyuyorduk. Toplantıya ara verildiğinde ise liderler dışarı çıkıp yürüyüş yapıyor veya ikişer-üçer kişilik kulisler oluşturuyorlardı. Ara sıra Teslim Töre Apo’ya, "ne yapıyorsun Kürd ağası?" diyerek takılıyordu. Apo’da, O’na "ben değil sen ağalara benziyorsun" diye cevap veriyordu.
1983 yılının başlarında kalabalık bir grup arkadaşla bizi Lübnan’ın Trablusşam kasabasının yakınlarındaki bir eğitim kampına götürdüler. Hepimize daha önceden Şam’da iken Filistin Fedaisi kimliği düzenlenmişti. Kimliklere göre; biz Filistin Demokratik Halk Cephesi’nin üyeleriydik. Benim kimlikteki adım; Semir Haydar Reşit idi.
Henüz kış mevsimi olduğundan, havalar soğuktu. Kaldığımız ilk kamp, portakal bahçelerinin ortasında, denize iki-üç km. mesafede ve düz arazideydi. Biriketlerden yapılmış bir sıvasız, penceresiz bir idare binamız ve çadırlarımız vardı. Kampın nöbetini biz kendi aramızda sırayla tutuyorduk. Sonra Trablusşam’ın üst taraflarındaki dağ yamacında bize bir kamp yeri tahsis edildi. Zeytinlik ve bağlık bir alanda çadırlarımızı kurmuştuk. Yanımızda Lübnan Sosyalist Partisi’nin de kampı vardı.
Kampta eğitim gruplarına ayrılmıştık. Kampın siyasi sorumlusu; Delil kod- Doğan Süzer’di. Bilinç seviyemize göre bizlere de birer grubun siyasi eğitim sorululuğu verilmişti. Bir taraftan siyasi eğitim görüyor, bir taraftan da askeri eğitim görüyorduk. Askeri eğitimi, Filistinli komutanlar veriyordu. Yüzbaşı rütbesindeki Ebu Haldun, genel askeri eğitimi, patlayıcılar konusunu, Üsteğmen rütbesindeki Ebu Semir de topografya, topçuluk eğitimini veriyordu.
Her ay bize Filistinli görevliler tarafından bir miktar dolar ve bir box sigara veriliyordu. Paralar örgüt sorumlumuza veriliyor, sigaralar ise içmemiz için bizde kalıyordu. Filistinli komutanlarla aramızda tercümanlık görevini tercüman Veli yapıyordu.
Eğitim esnasında, çeşitli silahların tanıtımı ve kullanımı, patlayıcıların yapımı ve kullanımı, pusu ve baskın, yakın dövüş teknikleri, açlık ve zor şartlara dayanıklılık, engellerden kurtulma, yüksek direklerin arasına gerilmiş halat üzerinden silahlı olarak 100 metre sürünerek karşıya geçme vb. pratik kurslar görüyorduk. Siyasi eğitim çalışmalarını ise kendi aramızda yapıyorduk. Dört buçuk aylık eğitim devremiz bitince, bir komando tatbikatıyla gösteri yaptık. Gösteriyi seyretmek için Filistinli ve Lübnanlı halktan insanlar da kampa gelmişlerdi. Eğitimi başarıyla bitirdiğimiz için hepimize, teğmen rütbesi verilmişti. Göğsümüze herhangi bir rütbe takılmamıştı fakat Filistinli eğitmenlere göre biz teğmenlik rütbesine hak kazanmıştık. Bizim eğitim devremizden başka, kalabalık bir grupta Bekaa Vadisi’ndeki Bealbek’te eğitim görüyordu. Örgütümüzün en büyük kampı oradaydı. Burası; Suriye-Lübnan sınırına çok yakın bir yerdeydi.
1983 Yılının mayıs ayında Filistinlilerin temin ettiği minibüslerle, Bekaa Vadisi’nden geçerek, Şam’a döndük. Ben ve tercüman Veli yine Meze’de bulunan örgüt evine alındık. Diğer arkadaşlar da Filistinli mültecilerin çoğunlukta olduğu bir semtteki kenar mahallede bir eve yerleştirilmişlerdi.
Ara sıra örgüt liderimizin kaldığı eve gidiyorduk. Bu evdeki lüks eşyalar ve buzdolabındaki çeşit ceşit viski ve içecekler dikkatimi çekmişti. Benim Haki Karer arkadaştan öğrendiğim devrimcilikte; içki içmek yasaktı, "bir devrimci alkollü içecek kullanamazdı". Fakat Şam’da yeni bir şey öğrenmiştim; "her devrimci yaşam kuralı lider için geçerli değildi!". Her sabah kahvaltı veya diğer öğünlerde liderimiz için sofra çeşit çeşit yiyeceklerle donatılıyor, liderimiz ise bunları tıka basa midesine indiriyordu.
Özellikle sofrada acı "isot" bulunmadığı zaman da liderimiz kıyamet koparıyordu.
1983 haziran ayında Kürdistan’a dönüş hazırlıklarım başlamıştı. Kaldığımız evde Ethem Akçan(Mehmet Sait) arkadaş, benim için sahte bir pasaport hazırladı. Yunanistan’dan almış olduğum siyasi mülteci kimliğim ve pasaportum örgütte kalacaktı. Benim için hazırlanan yeni pasaporttaki bilgileri ezberlemem gerekiyordu. Adım: Hulusi Tek, Ana adım: Fatma, Baba adım:........Doğum yerim: Sivas. Bu bilgileri kısa sürede ezberlemiştim. Irak Kürdistan’ına İran üzerinden geçecektik. Yola çıkmadan bir gün önce liderimiz Abdullah Öcalan ile kendisinin kaldığı evde bir hatıra fotoğrafı çekildik. Bu uygulama adettenmiş. Kürdistan’a "pratik"e giden her savaşçı kadro liderimizle bir hatıra fotoğrafı çektirirmiş. Ben de bu geleneğe uymuştum.
Yola çıkacaklar üç kişiydik. Ben, Halil Ataç(Ebubekir) ve Ethem Akcan(M.Sait).Apo ile vedalaştıktan sonra, Şoför Ahmet’in kullandığı, Apo’ya ait Mercedes’le, Şam hava alanına gittik. Kesire Öcalan da bizi uğurlamaya gelmişti. Yola çıkmadan önce vedalaşırken Apo bana on bir bin(11.000) Alman markı, M.Sait’de on bin Amerikan Doları vermişti. Bu paraları, Güney Kürdistan’a gittiğimizde Abbas(Duran Kalkan)à verecektik. O da paraları gerillanın temel ihtiyaçları için kullanacaktı.
Hava alanındaki işlemlerimiz Kesire ve şoför Ahmet tarafından yaptırıldıktan sonra, Pakistan Hava Yollarına ait bir yolcu uçağıyla Tahran’a uçtuk. Birkaç saatlik yolculuktan sonra Tahran hava alanına indik. Pasaport kontrolünde türbanlı bayan görevlinin bir iki sorusuna mantıklı cevap verince sorun çıkmadı. İranlı görevli bayan bize; İran´a ne amaçla ve kimin yanına geldiğimizi sormuştu. Biz de daha önceden cevabımızı hazırlamıştık. "Buraya filanca aileyi ziyarete geldik, bizim akrabamız olur kendileri". Ziyarete geldiğimizi söylediğimiz şahsın adresini de görevliye sunmayı ihmal etmemiştik. Hava alanından sorunsuz olarak çıkınca elimizdeki adrese gitmek için bir taksi kiraladık. Tahran’ın şehir merkezinde oturan bu şahsın evinde bir gün misafir kaldıktan sonra, Tahran’ın biraz dışında bulunan Kerec semtindeki I-KDP bürosuna gittik. KDP’li temsilciler bizi orada on gün misafir ettikten sonra, otobüsle Rizaiye(Urmiye) şehrindeki bir Kürd ailenin evine gittik. Bir iki gün sonra da, yaya olarak KDP’lı Peşmergelerle birlikte Zelli mülteci kampının olduğu köye gittik. Bu köydeki kampta; Irak rejiminden kaçan Kürdler kalmaktaydı. Hatta Barzani ailesi de buraya yakın bir köyde kalıyordu. Kampın dışında iki odalı, tek katlı, çamur ve taştan örülmüş bir evde PKK’li arkadaşlarımız kalıyordu. Veysi Güzel(Kemal) adlı Batman'lı arkadaşı da burada tanıdım. Birkaç gün kaldığımız bu evde sorumlu düzeyinde idi.
Bir hafta sonra, Lolan mıntıkasına giden KDP’li Peşmergelerle birlikte Kelaşin bölgesinden Lolan’a ve Hakurk Vadisi’ndeki PKK kamplarına geçtik. İnsan gözünün görebildiği her yer dağ ve vadilerle kaplıydı.
Buraya; komşu üç ülkenin sınırlarının birleştiği yer olduğundan ;"Şeytan Üçgeni" de deniliyor. Kelaşin denilen yer; tam sınır taşlarının dikildiği yerdi. Epeyce yüksekti. Oradan kendini Lolan mıntıkasına bırakıyorsun. Bir dağ bitiyor diğeri başlıyordu.
LOLAN ( KAMP) PRATİĞİ
Akşam olmadan kendimizi Lolan kampına atabilmiştik. Sınır üçgeninden Lolan'a gelene kadar birçok dağ, tepe ve vadiden geçmiştik. Kamp nöbetçileri bizi karşılayıp, Lolan’da yürütmeden sorumlu Duran Kalkan’ın (Abbas) yanına götürdüler. Kısa bir hoş geldin ve yolculuk hakkında birkaç soru ve cevaptan sonra, Apo’nun bana ve M. Sait´e emanet ettiği dövizleri eksiksiz Abbas’a teslim ettik.
Tekrar Kürdistan topraklarına döndüğümüz için sevinçliydim. Yıllardır hayalini ettiğim Gerilla Savaşına katılacağım günlerin geldiğini, kısa sürede esas mücadele alanımız olan Kuzey Kürdistan’a geçeceğimi düşündükçe sabırsızlanıyordum. Kullanacağım kod adını seçerken, Ali haydar Kaytan bana "Abuzer" adını teklif etti. Bu kod adını beğendim ve kullanmaya başladım. Dede yurdum olan Adıyaman'da bu isim çokça kullanılıyordu.
Lolan’daki kamplarda, 150-200 gerilla kalıyordu. O esnada, asil görevimiz; Silahlı Propaganda idi. İlk başta, bazı küçük grupların Kuzey’e geçip Silahlı Propagandanın zeminini oluşturması gerekiyordu. Abbas (Duran Kalkan), “Yürütme”den sorumluydu. Cemil Bayı k(Cuma), Selahattin Çelik (Selim hoca) ve Ali haydar Kaytan’da (Fuat) Abbas`in yardımcılarıydı. Kara Ömer, Halit Hoca, Uzun Şehmuz ve sonradan Halil Ataç’da kamp yönetiminde yer alan merkez adayı idiler.
İlk günlerde sadece iki kamp yerimiz vardı. Sonradan, çalışarak beş altı kampa sahip olduk. Merkez kampımız; Şekiv dağının güneyindeki derin Hakurk Vadisi’nde, Hakurk çayının yanındaydı. En kalabalık grubumuz burada kalıyordu. Bu kamptan iki-üç km. mesafede dört-beş kampımız daha vardı. Bunları biz; sırtımızda, taş, ağaç gövdesi ve çamur taşıyarak inşa ettik. Kamplarımızın yanı başında I-KDP’nın, IKP(Irak Komünist Partisi) ve Hizb-ül Dava’nın kampları mevcuttu. İlk başlarda; erzak, gazyağı ve ilaç ihtiyacımızın çoğunu Kürdistan Demokrat Partisi’nden temin ediyorduk. Hatta hasta arkadaşlarımızı bile onların doktorları muayene ve tedavi ediyordu.
Lolan kampına gelişimizin üzerinden bir ay geçmesine rağmen, bana ve Ethem Akcan’a silah verilmemesi kafamda soru işareti yaratmıştı. Sorumlumuz Abbas’a "Silah istiyorum" diye istekte bulununca; "Uçakla gelmeyip, yürüyerek gelseydiniz, kendi silahınızı Suriye’den getirseydiniz" şeklinde cevap aldım. Oysa, "uçakla gelmeyi biz tercih etmedik, Ali (Abdullah Öcalan) arkadaş bunu istedi" diye cevap verdimse de fayda etmedi. "Şu an silahımız yeterli değil, olunca sana veririz" diye beni başından savdı. Bu sözler çok zoruma gitmişti…
Devam edecek…



Yorumlar (12 gönderildi):
Bu yazıyı, ABD, AB ve T. C. Devletinin mesnetsizce APO’ya “terörist” deyip insanlığı yanıltmaya çalışmalarına karşı insan toplumunun sorumluluk duyan bir üyesi, bilim ve bilimselliğe saygılı olan birisi olarak, insanlık ve bilim adına yapılmakta olan terörizm dayatmasına hayır demek,itiraz etmek, isyan duygularımı ifade etmek, insanlığı bu terörizm dayatmasına karşı çıkmaya çağırmak için yazıyorum.
O nedenle bu yazı bir savunma ve kayırma yazısı değil, bu yazı; olabildiğince objektif, fakat Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın önemli bir sorunu haline gelmiş olan Kürt sorununun APO’ya küfretmekle, onu “terörist” ilan etmekle değil; ancak ve ancak APO ile çözülebileceğini, APO’nun sorunun önünde bir engel değil tam tersine çözümü için kaçırılmaması gereken bir şans olduğunu anlatan bir yazı olacaktır.
Ayrıca, APO’yu “teröristlikle” suçlamanın bilimsel bir yönü ve objektif hiçbir nedeninin bulunmadığını “terörist” sözcüğünün APO’ya hakaret etmek için kullanıldığını belirtmek gerekecek. Çünkü APO’ya “terörist” diyenler, bilimsel ve nesnel hiçbir temele dayanmıyorlar. Bir kısmı APO’ya duymuş olduğu kin ve düşmanlıktan dolayı, bir kısmı da çıkarı için APO’ya “terörizm” damgasını vuruyor.
Pek tabi ki, bu konuda yazılacaklarım, emperyalistlere, faşist, şoven milliyetçi ideolojiyle beyni donmuş, yüreği taşlaşmış olanlara bir anlam ifade etmeyecektir. Zaten bu yazı da onlara hitap eden bir yazı olmayacaktır. Onları teşhir eden, onların çirkin, iki yüzlülüğünü; bir takım yöntemlerle, APO aleyhine kafaları karıştırılmış olan, Türkiye, bölge ve Avrupa halklarına anlatan bir içerik taşıyacaktır.
Bu verili gerçeklerin, Kürt,Türk, bölge, Amerika ve Avrupa halkları tarafından bilinmesi gerekiyor.
Çünkü Kürt sorunu emperyalistlerin değil. Halkların, barış yöntemleriyle, bir arada, eşit ve özgürce yaşamak temelinde çözeceği bir sorun durumundadır. Barış sözcüğü emperyalistler ve işbirlikçileri için hile den başka hiçbir anlam ifade etmiyor. Ama halkların önemli bir mücadele yöntemi olmaya devam ediyor. O nedenle halkların “terörizm” suçlamasının iç yüzünü çok iyi bilmesi gerekiyor.
Bu amaçla, terör kavramı ve APO’ya neden “terörist, terörist başı,”gibi hakaret içeren sözlerin kullanılarak yapılan suçlama üzerinde duracağım. Aynı zamanda, terörizmin tarihsel sürecini çıkış yerini, çıkış nedenini ve bilimsel bir tanımına da yapmaya çalışacağım.
Terör Nedir Eylem olarak Ne Zaman Ve Ne İçin Uygulandı?
Her toplumsal olguda olduğu gibi terör de örgüt ve eylem olarak, toplumsal gereksinimin bir ürünü olarak oluştu ve insanlığın mücadele tarihinde ki yerini aldı. Terör kavram ve eylem tarzı olarak, Fransız devriminden sonra Jakobenler tarafından organize bir mücadele olarak örgütlendirildi ve hayata geçirildi.
Burjuvazinin başını çekmiş olmasına rağmen proletarya, köy emekçileri ve yoksullarda Fransız devrimine büyük katılım sağlamışlardı. Homojen bir sınıf yapısına sahip olmaması nedeniyle,Fransız burjuva devrimi feodalizmi tasfiye ettikten sonra, kendi içinde saflaşmaya başladı.
Bu sınıfsal heterojen yapı nedeniyle devrimi yapan güçler kaçınılmaz olarak devrimden sonra bir çatışma sürecine girdiler. Dolaysıyla parlamentodaki oturma yerleri de ayrıldı. Jarondenler parlamentonun sağında, Jakobenler ise parlamentonun solunda oturmaya başladılar. O nedenle jarondenler sağcı Jakobenler solcu olarak tanımlandı. Jarondenler burjuvazinin, jakobenler ise yoksulların çıkarlarını temsil ediyor ve savunuyorlardı.
Bu iki ayrı sınıf çıkarı olan taraflar arasında bir uzlaşma sağlanamadı. O nedenle de bir birini imha etme politikası izlediler. Jarondenler güçlüydü, zaten devrimin öncüleri de onlardı. Çünkü devrim bir burjuva devrimiydi. Çatışmalar sonucu güçlü olan jarondenler Jakobenleri yendiler. Saf dışı bırakıp etkisiz hale getirdiler.
Jakobenler yenik düşmemek için, parlamento ve kitle eylemlerinin dışında başka bir mücadele yöntemi geliştirdiler. Bu mücadele yöntemi “terörizmdi”. Jakobenler terör estirerek, Jarondenleri yıldırmayı, korkutmayı ve sindirmeyi amaçlıyorlardı.
Bu amaçla silahlı birimler oluşturarak terör estirdiler. Jakobenler in oluşturmuş olduğu bu mücadele yöntemi Jarondenleri yıldırmaya, güçsüzleştirmeye, yıkmaya yetmedi. O nedenle de bu yöntem Jakobenleri yenilgiye uğratarak yıkıma götürdü.
Terörün tarihsel bakımdan bu oluşum ve gelişim sürecine bakarak bilimsel bir tanımını yapacak olursak: terörün tarihsel ve toplumsal olarak, sınıfsal çıkarların birbiriyle çeliştiği ve bir çatışmaya dönüştüğü durumda, kendini haklı bilen fakat, haksızlığa uğradığına inanan, yapılanlar karşısında güçsüz kalan tarafın, haksız gördüğü tarafı zayıflatmak için gereksinim duyup kullandığı, bir mücadele yöntemi olduğunu söyleyebiliriz.
Terörizm, toplumun gereksiniminin bir ürünü olarak tarih sahnesine böyle çıktı ve günümüze kadar devam etti.
Jakobenlerin uygulamış oldukları bu yöntemle yenilgiye uğramış olmaları, bu terör uygulama mücadele yönteminin, o günkü tarihin sayfasında kalmasına ve geleceğe taşınmasına engel teşkil etmedi. Sonraki süreçte dünyanın bir çok ülkesinde söz konusu terör yöntemleri uygulanmaya devam etti. İsmi ve yöntemleriyle oluştuğu tarihten günümüze kadar. Birçok toplumsal olayda uygulanmış olmasına rağmen, hiçbir zaman günümüzdeki kadar uluslar arası planda mahkum edilememişti.
Örneğin iki kutuplu dünya konjontüründe, ABD ve Batı yanlısı örgütler uyguladığı zaman, Sovyetler Birliği , Sovyet yanlısı örgütler uyguladığı zaman da Batı ve ABD o örgütü terörist ilan ediyordu. İki kutuplu konjontürde terör tüm dünya çapında bir karşıtlık bulmuyordu. Kutuplardan birisi terörizm nitelemesinde bulunurken, diğeri terörizm nitelemesini reddedip destek veriyordu. Bir silahlı eylem ya da bir silahlı mücadele bütün taraflarca terörizm olarak nitelenmiyordu. Dolaysıyla da terörün tek bir evrensel tanım ve reddiyesi yoktu. Körün fili tanımladığı gibi, konjontürün taraflarından kimin elinde filin neresi varsa terörün tanımını elindeki organa göre yapıyordu.
Sovyetler Birliği ve reel sosyalizm çöktükten sonra, iki kutuplu dünya sona erip tek kutuplu dünya oluşunca , her şey gibi teröründe tanımı ve niteliği global düzlemde bir değişime uğradı. Terör ezilen ve güçsüz olanın ezene karşı kullandığı bir yöntem olmaktan çok, devletlerin ezileni daha fazla ezmek için kullandığı bir yönteme dönüştü. Devletin uyguladığı terör demokrasi, ezilenin kendini savunmak için kullandığı yöntem ise “terörizm” olarak nitelendi. Artık tek kutuplu dünyanın tek egemeni olan ABD kime ve neye terörist derse o terörist, neye demokrasi derse o demokrasi olarak kabul gördü.
ABD’nin Irak’ı ve Afganistan’ı işgal etmesi, binlerce kişiyi, çocuğu, kadını, katletmesi, misli görülmemiş terör estirmesi, dünyanın bir çok ülkesi tarafından terör, işgal ve katliam olarak değerlendirilmedi. Tam tersine ABD’nin bu ülkelere “demokrasi ve özgürlük götürmesi” olarak değerlendirildi. Bu iki olay karşısında alınan tutum, bütün insanlık açısında, bir mihenk taşı işlevi gördü. Bu mihenk taşı ölçü alınarak bakıldığında, insanlığın büyük bir bölümünün ne kadar alçaldığını,ne kadar insani değerlerini kaybettiğini kolayca görmekte mümkün oldu.
Öyle bir mihenk taşı ki,ABD’nin bu ülkelerin işgalini; işgal,katliam, terörizm, cinayet, zor, zorbalık olarak nitelemeyen fakat, bir ulusal kurtuluş hareketinin,bir silahlı mücadeleyi savunan örgütün ve ya gerçekten terörist bir örgütün uygulamış olduğu birkaç terör eylemine kıyameti kopartan ülkelerin ve kişilerin nitelemelerinin ciddiye alınmasını olanaksız kılan bir bilimsel ve insani ölçü durumuna geldi.
Olgulara bilimsel yaklaşan, insani değerlere sahip olan hiç kimse ABD ve yandaşları “terörist” dediği için bir örgüt ya da kişiye terörist diyemez. Onların nitelemelerini geçerli nitelemeler olarak kabul edemez.
ABD VE AB PKK Ve APO’yu Ne Zaman “Terörist” İlan Etti?
ABD ve AB ülkeleri APO yakalandıktan epey bir süre sonra APO’yu ve PKK’yi “terörist” ilan ettiler. Halbuki, APO ve PKK bazı objektif olgular ve nesnel nedenlerden dolayı “terörist” ilan edilecekti ise; APO’nun yakalanmasından önce edilmesi gerekirdi.
Çünkü PKK en büyük eylemliliklerini ve en büyük çıkışlarını o dönemde yapmıştı. O dönem, aynı zamanda, bazı Kürt aşiretlerin de PKK’ye savaş açtıkları dönemdi. Aşiretlerle PKK arasındaki çatışmalarda çok sayıda sivil insan ve çocukta ölmüştü. Hatta o zaman Avrupa da PKK’yi temsil eden ve daha sonra PKK tarafından ajan olduğu iddiasıyla örgütten ihraç edilen Hüseyin Yıldırım çocukların da öldüğü eylemlerle ilgili olarak Avrupa da yapmış olduğu basın açıklamasında “kurşunun üzerinde adres yazmaz” diyerek çocuklarında öldürüldüğü eylemleri savunmuştu.
Terhis olmuş evine giden silahsız askerlerin otobüs ten indirilerek, kurşunlanması, Bağlar Başı eylemi gibi terör içeren eylemler de o dönemde yapılmıştı. Çeşitli iş yerleri, iş aletleri, okullar o süreçte ateşe verilmişti. Öğretmenlik yapmaktan başka bir günahı olmayan öğretmenler o süreçte öldürülmüştü. O zaman bunların hiç birisi ABD ve AB’ye demokratlığını hatırlatıp, PKK’ye ve APO’ya “terörist” demesini sağlayamamıştı.
APO yakalanıp, İmralı adasına kapatıldıktan sonra, yapmış olduğu savunmalarda, ABD ve AB emperyalistlerinin, İsrail Siyonizm inin Bölge, Kürt ve Türk halkları için yapmış oldukları planlarını teşhir etmeye başladı. APO “benim rafine görüşlerim” dediği bu belirlemelerde emperyalizme ve Siyonizm e karşı Kürt, Türk ve bölge haklarının çıkarlarını savunan bütünlüklü bir perspektif belirlemişti.
Son dönemlerde basına yansıdığı kadarıyla APO’nun yakalanıp Türkiye ye teslim edilmesi planının mimarı İsrail’ imiş. Bülent Ecevit’in: ”Aptullah Öcalan’ı neden getirip bize verdiklerini hala anlayabilmiş değilim” dediği, Emperyalizm ve Siyonizm, APO’yu, idam edilmemesi için, protokol imzalatarak, Türkiye yönetimine verdi.
APO’yu öldürerek, ölümsüzleştirip kahramanlaştırmak istemedi. Onu çeşitli yöntemlerle, Kürt halkının gözünden düşürüp değersizleştirerek yok etmek istedi. APO’dan kurtulup, PKK’nin de dağılmasını sağlayarak, daha önce anlaşmış oldukları Barzani ve Talabani’yi Kürtlerin başlıca önderi yaparak, Kürtleri diledikleri gibi yönlendirmeyi hedefledi.
Bu hedeflerine ulaşabilmek için çok ilginç bir ortam yarattılar. Öyle ki, bir yandan T. C. Devleti APO’yu, PKK’yi ve Kürt halkını çeşitli yöntemlerle psikolojik baskı altına alıp morelmen çökertmeye çalışırken, bir yandan da Barzani bağlantılı Kürt milliyetçileri, kendine “Kürt komünisti” diyen ve bir “Kürt komünisti olmakla gurur duyduğunu” söyleyenlerle bir araya gelerek, PKK’ye ve APO’ya karşı küfür ve yıpratma kampanyası başlattılar.
APO’yu ve PKK’yi devletin işbirlikçisi, ajanı ilan ettiler. APO’nun kısa süre de olsa avukatlığını yapmış birisi, sadece APO’ya kara çalmak için, aylık periyodu olan, birinci hamur, kuşe kağıdına basılı bir dergi çıkartarak, APO’ya kara çalmaya çalıştı. Bu dergide, kendine “Kürt komünisti” diyen, fakat Türkiye de keyfince yaşayan, cebinde T. C. Pasaportu ile bütün dünyayı dolaşabilenlerle, DP’den milletvekilliği yapmış, dolaysıyla da devlete çeşitli hizmetlerde bulunmuş olan Melik Fırat gibileri, her soydan ve boydan diğer Kürt milliyetçileri, “ağırlaştırılmış ömür boyu hapis” cezası alıp İmralı adasına kapatılmış olan APO aleyhine yazılar yazarak APO’yu akıl almaz şekilde karaladılar.
“Kürt komünistiyim” diyenden , sağcı, şeyh, milliyetçi, gerici-şeriattçı, devlete önemli hizmeti geçmiş Melik Fırat’a ve Barzani bağlantılı diğer milliyetçilere kadar bir araya gelen bu ilginç koalisyon faaliyeti, PKK ve APO karşıtı blok oluşturmaya çalıştı. Bu amaçla çeşitli toplantılar yaptılar. Toplantıların tümü, ilanlarla, legal olarak yapıldı.
Emperyalizm ve siyonizmin yapmak istediği tam da buydu. Her türlü yöntemi kullanarak, bütün yollara başvurarak, APO’yu PKK’den, PKK’yi Kürt halkından soyutlamak, her ikisini de siyasi birer mevte ye dönüştürmek. Kürt sorunu konusunda meydanı tümüyle Talabani ve Barzani ye bırakmaktı.
Ama Kürt halkı, emperyalizm ve siyonizmin bu planının hayata geçmesine asla izin vermedi. “Komünistli”, şeyhli,şeriatçılı, milliyetçili ilginç koalisyon çalışmalarını kale bile almadı. Nankörlük yapmadı. APO’yu ölümüne desteklediği bir lider olarak savundu. PKK’nin etrafındaki kenetlenmesini daha da sıklaştırdı. Kendi kimliğine sahip çıktı, özel ve tüzel kişiliğini derinlemesine geliştirdi. Onlarca Kürt partisinin varlığına ve en son kurulan Kürt partisinin PKK, en son ortaya çıkan Kürt liderin APO olmasına rağmen, Kürt halkı PKK’yi tek Kürt partisi, APO’yu da Kürt lideri konumunda tutarak güçlendirdi.
İşte emperyalizm ve Siyonizm i, bu somut gerçekler çılgına çevirdi. Bu somut gerçekler emperyalizm ve Siyonizm in PKK’ye ve APO’ya saldırmasına ve onları “terörist” olarak lanse etmesine neden oldu. Dolaysıyla da ABD ve AB sistemlerinin ne denli çifte standartlı ve iki yüzlü oldukları da ortaya çıktı.
İsteyen herkes, APO’nun, “savunmam” adı altında, İmralı da yazıp dışarıya ulaştırabildiği bütün yazıları okuyup inceleyerek, ABD ve AB’nin APO’yu ve PKK’yi “terörist” ilan etmesinden önceki yazmış olduğu yazılarla karşılaştırabilir. Belki APO’nun yakalanmadan önceki yazılarında şiddete yönelik kavramlar bulabilirler. Ama İmralı sürecinde yazmış olduğu,( PKK’ya yönelik yönlendirme yazıları da dahil) bütün yazısında şiddete ve “bölücülük” e yönelik hiçbir kavram ve teşvik iması bile bulamazlar.
APO hiçbir zaman halkların ayrılmasını, bölünmesini, küçük parçalara ayrılıp emperyalizme kolay yem olmasını savunmadı. Sadece Türkiye için değil, Ortadoğu içinde birleşik bir Ortadoğu yapılanmasını savundu. Bu görüşler emperyalizm ve Siyonizm in hiç mi hiç sevmediği görüşlerdi. O nedenle, APO’yu ve PKK’yi imha etmeye çalıştı ve çalışmaya devam ediyorlar.
Bu kısaca özetlemiş olduğum tarihin verisel tanıklığına, geçmişteki arkadaşlığımızın bilgi birikimine dayanarak, APO’nun “bölücü, terörist” olmadığını, halkların birliğinden, kardeşliğinden, eşit şartlarda, barış içinde bir arada yaşamasından yana olduğunu, bütün yazılarında bu konuları işlediğini rahatlıkla söyleyebilirim. İmralı sürecinde üretmiş olduğu,”rafine” bütün görüşleri bu doğrultudadır.
Geçmişte, “ayrılıp bağımsız bir Kürt devleti kurma” tezinin savunulması tümüyle diplomatik bir nitelik taşıyordu. “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” anlamı taşıyan bir tezdi. Bu tezle, diplomatik planda, konumunu güçlendirme politikası izleniyordu. Çünkü bir yanda bu türden bir politika izlenirken bir yandan da kendisinin dışında hepsi de Türk kökenli olan örgütlerle “halkların kardeşliğini temel alan” Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’ni(FKBDC) kuruyordu.
Bilimsel yöntemlere dayanan hiç kimse bunun aksini ispat edemez. Hiç kimse hata yapmamak konusunda noterde senetli değildir. Herkes hata yapabilir. Herkes gibi APO’nun da hatası vardır. Ama APO hiçbir zaman milliyetçi olmadı, başta Türk halkı olmak üzere hiçbir halka düşmanlık etme, halkları birbirine karşı kin,nefret ve düşmanlığa sevk etme hatasına asla düşmedi.
APO halkların kendi kaderini tayın etme hakkını savunmuştur, ama kendisi bu haklardan birisi olan bir arada yaşama hakkını benimsemiştir. Ezilen halkların ve ezilen sınıfların kurtuluş mücadelesini desteklemiş ve mücadelelerinin içinde yer almıştır ama, kör bir terörü savunmamıştır.
Teslim Töre
09 Ağustos, 2008 00:32:00 | Aktüel Bakış
Teslim Töre'nin iddia ettiğinin tersine, herşeyden önce, PKK APO yakalanana kadar, hep 'bağımsız birleşik demokratik Kürdistan'ı savunduğunu iddia etmiş, hatta bunun için diğer Kürdistani örgütleri, komünistten burjuva-demokrat örgütlere kadar, bu amaç uğruna yeterince 'çetin savaşmamakla' 'teslimiyetçi, işbirlikçi' olmakla suçlamıştır. Kimilerini de (örneğin Güney Kürdistanlı) 'yerel milliyetçilikle' suçlamıştır.
Teslim Töre'nin kendisine sosyal şövenlikle taviz veren APO ve PKK'yi aklamasına gerek olmadığı gibi, bu safsata tarihsel belgelerle, PKK'nin kendi tarihsel belgeri dahil, yalanlanmaktadır. PKK ve APO'nun bağısız devlet şiarından uzaklaşması, sözüm ona 'demokrati cumhuriyet' gibi, ne idüğü belirsiz bir tezle ortaya çıkıp, Kemal Atatürk'ü buna ilham kaynağı alması, APO'nun yaklanmaası sonrasındadır. Teslim Töre, bu ve Apo'nun sonradan savunduğu 'çözüm önerileri'ninin tek bir tanesini bile, PKK belgelerendin veya APO'nun yakalanmasından önceki yazı veya açıklamalarından ortaya koyamaz, belgeleyemez. (Okuyucu yorumu sınırını aşmamak için, uzatmaya gerek görmüyorum).
Bir noktayı daha irdelemkten alı koyamıyorum kendimi:
Bir Kürt ve Kürdistan yurtseveri ve işin tabiati gereği olarak, APO ve PKK'sini 'terörist' görmüyorum. Ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir halkın örgütlerinin hangi türden olursa olsun verdikleri mücadele, her zaman anti-demokratik ezen ulus baskılarına karşı gösterilen bir tepki ve başkıldırıdır. Bu anlamda terörist değildir. Bunu kendisinin komünist olduğunu iddia eden Teslim Töre'nin Lenin ve Stalin gibi önderlerden asgari bir bilgi olarak öğrenmiş olması gerekirdi. Nitekim Lenin ve Stalin bile Bohem kasablarında levhalarda kullanılacak diller hakkındaki kavgaları bile ulusal-demokratik tepki olarak tanımlamışlardı.
Bu anlamda APO ve PKK'nin, ki Kürt halkının düşmanları, başta Teslim Töre'nin TC devleti, bunu Kürt halkı ile eşanlamlı kullandığından dolayı 'terörist' olarak tanımlanmasını doğru bulmuyorum. Bu güçler, bu tanımı bugün PKK ve APO, yarın başka Kürt örgütleri için kullanacaktır. Saddam rejimi de Barzani ve Talabani'yi 'teröristlikle' suçluyordu, Güney Afrika'nın Mandela'yı aynı şekilde suçladığı gibi.
Gelelim şu İsrail, ABD ve AB'nin 'işine gelmeyen'küçük devletlerin kurulmasına karşı oluşundan dolayı APO'yu harcama', 'terörist' ilan etme safsatasına. Şimdi herşeyden önce, böyle bir iddia, APO tarafından sadece Kürtler bağlamında dile getirilmiştir. Örneğin Filistinlilerin hep bağımsız devlet kurmalarını sahiplenmiş, Kürdistan'nın neredeyse 30'da birini bile bulmayan topraklarının devletleşmesini savunmuştur. Yani ufacık, neredeyse APO'nun memleketi Urfa'nın ili sınırları kadar büyük olmayan bir toprağın devletleşmesini savunmuştur. Bunu herkesten önce yıllarca Filistinlilere taşeronluk yapmış olan Teslim Töre'nin iyi bilmesi gerekirdi. Ne var ki Teslim Töre, bir gün bile Kürtler aynı 'taşeronluğu' yapmamıştır.
Kısacacası, İsrail ve müteffikleri, APO'yu 'küçük devletlerin kurulmasına karşı tavır aldığından dolayı' harcamamıştır. Kürdistan'ı işgal etmiş olan devletler ve mütefikleri her zaman, sadece PKK değil, otonomici bile olsalar, tüm diğer Kürt örgütlerini hedef almışlardır. Güney Kürdistan otnımi mücadelesi örneği bile, Teslim Töre'yi yalanlamaktadır. Nitekim, emperyalist ABD, AB ve Kürdistan'ı kendi aralarında paylaştırmış olan sömürgeci devletlerin çıkarlarına, bu devletlerin statükolarını koruması değil, bu ülkenin halkı olan Kürt halkının, bağımsızlaşmış, birleşik ülkesi Kürdistan'ın kendi çıkarı temelinde kurulması ile, darbe vurulmuş olur.
Teslim Töre, APO'ya siper olacaksa bunu, gerçekten bilimsel olan ve tarihçe sınanmış olan verilerle yapsın; Kürt halkının meşru hakkına, APO'yu kılıf kullanarak değil.
Bilimselliği bir tarafa bırakıp, subjetif niyetini dile getirmenin bilimsel olmadığını, herkesten önce bay Teslim Töre'nin bilmesi gerekir.
Yeter artık bay Töre, 'gölge etmeyin, başka ihsan istemiyoruz.'
Yine de Kürdistani bir vatandaş olduğunuz için
saygılar
Siyamend
Ayrıca; Teslim Töre hakkında,PKK'nın üst düzey sorumlularından duyduğum iddiaları aktarmak istiyorum.
Yazıda bahsettiğim FKBDC toplantısı başlamadan önce,Teslim Töre(Haydar)koluna genç bir hatunu takarak bizim kaldığımız, Şam'daki örgüt evine gelirdi.APO'yu ziyarete gelirdi.
Bu esnada,örgütün üst düzey sorumlularından H.A. bize;'' bu adam Bulgar ajanıdır''diye tanıtırdı.
Yani; Teslim Töre'nin Filistin aşkı falan yok ortada.Sadece Bulgarlar ve SSCB ona o görevi verdiği için o rolü
oynuyordu.Adının,Mehmet Ali Ağca ile birlikte basında anılması boşuna değildir.
kitabınızı okuma fırsatım olmadı, ama PKK'yi ve önderini gurup aşamasından beri yayınlarıyla beraber tanıyan biri olarak, PKK ve APO'nun içileştiği ilişkileri kısmen de olsa ortaya koymanızı, birçok tespit ve yorumunza katılmamakla beraber, önemli buluyorum.
Haydar'ın (Teslim Töre) koluna genç bir hatunu takıp APO'yu ziyarete gelmesini, hatunun da rızası ve gönlü varsaö yadırgamam. Genç bir bayan baba yedeği birine de gönlün verebilir. Ama Teslim Töre'nin konumunu kullanarak, genç hatunu neredeyse şantajla (ister sözlü, ister tavırıyla ima etmesi)kendine bağlıyorsa, o zaman yadırgarım.
Aslında Teslim'den önce APO'nun 'yoğunlaşma' evlerinde cariyeleştirdiği, piskopat Fuat (A. Haydar Kaytan)'dan tut Ebubekirine (Halil Ataç)'a kadar insafsızca düşürülen gencecik Kürt kızları benim içimi daha da yakar. Siz o sahada kaldığınız ve bunlara muhtemelen yakından şahit olduğunuz için, bunları benden daha iyi bilirsiniz. Bu noktada Teslim Töre, Apo'nun eline su dökemez.
Teslim Töre, dedim ya, aslında Apo'nun kötü bir ikiz kopyası. PKK ğst düzey yöneticisi 'Bulgar ajanı' demişse, halt işlemiş bence. 'Suriye ajanı' desydi, belki daha yerinde olurdu. Nitekim Apo'nun Filstin Halk Kurtluş Cephesi ile ilişkisini sağlayıp, Suriye'ye nerdeyse köle ilişkisine varan bağımlılığa ön ayak olanlardan biri de işte bu Teslim Töre'dir. Bir Haydar Kutlu (eski TKP genel sekreteri) varken, ne Bulgaristan, ne eski SSCB Teslim'e bu görevi vermezdi. M. Ali Ağca ilişkilendirilmesini de, kendisini gya anti-faşist gören Kemalist Türk basınının 'Türkiye'ye karşı her cepheden yürütlen komplo' paranoyasına bağlıyorum. Bildiğiniz gibi, Apo da şu komplo paranoyasıyla neredeyse ilk Kürt ayaklanmalarından beri kendisine komplo hazırlandığını ikide birde belirtiyor. Hele hele yakalınış efsanesini 'çözümlerken' neredeyse, tüm dünyayı, işlerini güçlerini bırakıp, Apo'ya komplo kurmakla itham ediyor. Dikkat çeken biricik nokta, 'görevi yarıda kalmış olan M. Kemal'i' ortak etmiyor. Bundan dolayı da onun yarıda kalan eserini devam etme sevdasına kaptırmış kendisini gidiyor.
Neyse uzatmayayım. Bir iki laf da sayın Sedat Deyirmenci'ye söyleyeyim.
Sayın Deyirmenci, siz Teslim Töre ve 'sol' örgütlerin Kürt ulusal mcadelesi için ne düşündüğün iyi bilebirsiniz. Benim için belirleyici olan onların genelde Kürt ulusal Kurtuluş hareketlerine yayınlarındaki bakış açısı ve takındıkları pratik tavırlarıdır. Bakın, gerek Güney, gerek Doğu Kürdistan'da yeryüzünün en gaddar rejiimlerine karşı, günahıyla sevabıyla, var ve yokoluş arasında bir mcadele verildi. Teslim Töre'nin TKEP'inden en keskin Acilciler'ine kadar hiçbir sol örgüt, Filistin'e sözde 'savaşçı' göndeerirken, siz buna Apo'yu da dahil edebilirsiniz, (sadece 1982 Beyrut kuşatması diyeyim, siz anlayın), tek bir militanını Kürt halkının yanında savaşmaya göndermemiştir. Bununla yetinmeyip zaten soykırıma uğratılan bu halkı izole etmek için her türlü entrikalara başvurmuşlardır. İsterseniz Teslim Bey'e ve sizin bildiğiniz sola bir sorun, mesela 1961'den sonra burnunuzun dibinde alevlenen Kürt direnişine kaç militan gönderdiniz de, Filistin'e gönderiyorusunuz. Bildiğiniz gibi, Halepçe katliamı ardından Saddam lehine mitingler düzenleyip, kürtleri Saddama iftira atmakla suçlayan yine Teslim ve Apo'nun dostu Filistinli örgütlerdi. Bir de, en militan Filsitinli bir örgütün lideri olan Ebu Nidal'ın Saddamın en sadık adamlarından biri olduğunu, Saddamın koruma halkalarını ikinci çemberini oluşturduklarını, Ebu Nidal'ın Saddam rejimi devrildiğinde, Saddam mağduru arapların arasına saklanarak, kaçıp kendisini halkın gazabından kurtarmaya çalıştığını biliyor muydun? İşte Teslim Töre ve Apo böylesi bir güruhu savunmak için birçok Kürt gencinin (sadece 1982 Beyrut'ta 11 veya 13 PKK'li) şehit olmasına sebep oldular. Teslimin gurbundan kimse var mıydı şehit olan bilmiyorum. Ama Teslim tilkidir, adamını zamanında kıvırtmıştır.
Vallahi sizin örgütü bilmem. Ama, Hiristiyanlık alemini nasıl bir İncil'i, müslümanların bir Kuran'ı varsa, genelde partilerin/örgütlerin kendilerini bağlayan bir proğramı ve tüzüğü olur. Hiçbir ciddi bir örgüt öyle iş olsun diye, 'defteri kapatıp' arkasına 'gizli bir not' ile 'hedef bağımsızlık' demez. Haklarını yemeyeyim, ne Apo'nun PKK'si, ne de Teslim Töre'nin TKEP'i proğlamlarını böyle yapmamışlar. İkisinin de proğlamlarını tanıyorum. (Konu dışında olduğu için açmıyorum).
Her partinin aynası onun proğramıdır, tüzüğüdür. Yayınlarında da oradaki (proğram, tüzük) kurallara göre yazar, çizer, yorum yaparlar. Belirleyici, bizler için bağlayıcı bunlardır. Eğer Apo kalkıp birilerinin gönlünü almak, birilerine yaranmak için, kendi parti proğramını çiğneyerek, yayınlarında çarşaf çarşaf yazılarının tersine M. Ali Birand'a, F. Altaylı'ya açıklamalarda bulunursa, bu onun ideolojık sefaletini, kendi proğram ve prensiplerine ters düştüğünü bir kez ortaya koymuş olur. Ha, doğru dürüst Türkçe bilmeyen annesini, yakalandığında Türkleştiren Apo, M. Ali Birand'a ne demişti 'küçük bir devlet memuru bile olsa, bir muhatap arıyorum'. Oysa kendisi bir devlet memuru değil miydi sahi?
Selamlar
Siyamed
Diger yandan ideolijik ve programatik yetersizliklerden kaynaklanan üretimsizlik ve teorik bunalim nedeniyle günü ve gelecegi yorumlamaktan uzaklasan örgütlerinde varacagi nokta aynidir.Iktidarsizlik...!
Iste PKK de var olan bütün mesele buna baglidir. Bagimsiz devlet olma iddasini mesru alanda yitirmek...
Beklentileri bu alanda biçimsel olarak karsilayamayan pkk, içsel ve niteliksel olarakta karsiliyor mu? onu ancak icerideki isleyisin unsurlari bilebilirler.
biz disindakilere de yüzeye ya da mesru alana yansiyan kisimlariyla yetinmek ve onu kabullenmek veya elestirmek kaliyor.
En basit siradan adi suç çetelerinde bile kendisine has bir ic ve dis karekter vardir. Bu nedenle politik örgütleri degerlendirirken mümkün oldugunca kisisel ve duygusal ögeleri öne çikarmadan o hareketin pratiginden sonuçlar çikarmak gerekir.
Bu anlamda Teslimin Ya da Apo nun ne oldugu, nasil yasadigi ajan mi yoksa devrimcimi olduklarini belirleyen onlarin yol actigi politik/pratik sonuçlardir.
politika adina kisiselligi öne çikaranlarin en büyük yanligisida budur.
Barzani ve Talabani ikilisinin bagimsizlik ülküsünü her zaman kendi bünyelerinde bulundurdugundan kuskum yok.
Ama önemli olan sey gerçekten bir açiklik dürüstlük ve ugruna ölüm gibi bedel gerektiren pratige girmeleri,karakterli bir burjuva sfatinda dahi olsa en buyuk saygiyi hak etmeleridir.
Ancak ne yazik ki Kürt ulusal politikasinda bu yönden bir liderlik bulunmuyor.Tamamiyla oportunizmi reel politik çikarlarla örtüstüren ve ona uygun politik kisilik gelistiren liderlerle basbasa kaliyoruz.
Bu genelleme kismi Kürt örgütleri hariç genel Kürt örgütleri için geçerlidir.
Günümüzde ulus olmanin temel kriteri,devletli bir dünyada bagimsiz bir devlet olma kriteridir.Devletsiz bir ulus ulus olamaz olsa olsa bir millet kategorisi içinde degerlendirilebilir. Kürt ulslasmasi bu anlamda güdük bir uluslasmadir. Kürtler gerçekten bir ulus statüsünde olmak istiyorlarsa niteligi ne olursa olsun bir devlete kavusmalari gerekmektedir. Kürtler açisindan devletsiz bir çözüm geri bir çözümdür. Kürtlere Devletsizligi reçete olarak sunanlar gerçekte niyetleri ne olursa olsun Kürt uluslasmasinin karsisinda yer alanlardir.
Tüm dünya devletlerine neden geçte olsa katilan bir Kürdistan Devleti olmasin? O kadar zor ve gecikmeli bir süreç neden öngörülüyor da Kisa ve devrimci bir süreç ön görülmüyor? Düsündürücü olan budur.
İşin başından beri şahsen derin teorik incelemelere girmedim. Yeterince teorisyenlerimiz vardı. Daha çok pratik alanda kendimi yetkinleştirmeye çalıştım. Pratik alanda bana verilen görevleri de layıkıyla yerine getirdiğime inanıyorum. Laflara pek kulak asmam. Pratiğe bakarım... Ağzı çok laf edenleri gördük. APO bir konuştu mu, 4-5 saat konuşurdu. O'nu dinlerken uykumuz gelirdi. Kırık plak gibi... Evir-çevir aynı konu...
Davaya ve gerçek dava adamlarına saygım sonsuzdur. Kesinlikle şahıslar üzerinden haklı bir davaya çamur atma gibi bir alçaklığa düşmem mümkün değildir.
Sadece; yaşanmış olan tarihe tanıklık yapmak istedim. Karar siz sayın okuyucularındır. Tanıklık yaparken objektif olmaya özen gösteriyorum ki, ileri de mahcup olmayayım, yalancı, iftiracı durumuna düşmeyeyim. Çünkü en nefret ettiğim şey; yalan ve iftiradır.
Sayın Mahmut Gergerli'nin bir makalesini sayın okurlara sunuyorum:
“PKK'nin Eli Neden Güçlendirilsin?
Benim anlamakta zorluk çektiğim şey, bu tür “Siyasi Abi'lerin “çokbilmiş“ Kürd Aydın, Yazar ve Siyasetçilerin elmalarla armutları birlikte toplamağa çalışmalarıdır.
Bu son dönemde yukarıda ifade ettiğim “Sıfat sahibi Bayanlar ve Beyler” sürekli Yerel Seçimler ve DTP'nin (siz bunu PKK olarak okuyun) seçimlerde alacağı oy sayısı veya Belediye Başkanlıklarını Kürd halkının ulusal demokratik mücadelesi açısından yaşamsal bir sorun olarak işlemektedirler. Sanki mevcut Belediyeler elde tutulsa veya sayısı artırılsa DTP Kürd halkının ulusal demokratik çıkarlarını gözetecek ve mevcut sorunlarını (ulusal, dilsel, kültürel, ekonomik...) çözecekmiş gibi bir havaya giriyorlar.
DTP'nin seçim için oy toplaması normal, çünkü her siyasi partinin daha çok oy alma hedefi vardır. Ancak, DTP ve onun sözcüleri bu seçimlerde ısrarla (sanki Kürdler tarihte ilk kez sandık başına gidiyormuş, sanki resmi bir referandum yapılıyormuş gibi) Kürd halkının moral değerleri üzerinden oy toplamaya çalışması etik olmadığı gibi, ulusal bünyemizde kalıcı sorunlara zemin döşemeye de aday bir söylem tarzıdır. Bu temelsiz argümanlar şimdiden toplumsal dinamikler arasında sağlıksız ikili bir kamplaşmaya neden olmuştur bile.
“Sıfat sahibi bu Bayanlar ve Beyler” sırf Kürd vatandaşının kafası karışsın, normal ve sorulması gereken soruları soramasınlar diye, beylik sözleri süsleyip duruyorlar. Bu beylik söyleme şimdi de “eski tüfek” Teslim Töre katılmış.
O zaman, biz de Sayın Töre' den ve onun gibi düşünenlerden-yazanlardan daha iyi “aydınlanabilmemiz“ için (fazla teori yapmadan ) basit bir kaç sorunun cevabını rica edeceğiz;
1. PKK'yi ve onun liderini ciddiye alıp pazarlık yapan bir Devlet mercisi var mı? (Ergenekoncuları saymazsak! Zira Öcalan’ın kendisi Ergenekon davasında aranan ve tutuklanan Subaylarla görüştüğünü söylemişti)
2. Varsayalım Yetkili ve Etkili Merciler Öcalan ile pazarlık yaptılar, Öcalan bu saat'ten sonra Kürd Halkı için hangi talepleri öne sürecek? ("Benim devlet kurmakla işim yok....“ diyen Öcalan aynı Av-Görüşmelerinde şöyle devam ediyor, "Biz cumhuriyetin ilkelerine bağlıyız, cumhuriyeti reddetmiyoruz. Gelin bu cumhuriyeti demokratikleştirelim diyoruz. Cumhuriyetin demokratikleşmeye ihtiyacı var. Aksi halde devlet batar, iflas eder…” ) 19 Eylül 2008, ANF )
3. Eğer Öcalan’ın şu ana kadarki söylemlerini veya dile getirdiği taleplerini göz önüne alacak olursak (cumhuriyetin demokratikleştirmesi vs...) bu taleplerin kabul edilmesi için Silahlı Güçlere ve Silahlı çatışmalara sizce gerek var mı?
4. Bu çatışmalarda ölenler kim? çatışmada ölenlerin cenazeleri toplumda ne tür tepkilere/infiallere yol açıyor? Sizce bu talepler için bu kadar bedel ödenmesi doğru mu?
5. Bu kaçıncı seçimdir? Bu kaçıncı Komplo- Teorisi söylemidir? Bu kaçıncı Newroz dur? Terennümler hep aynı ancak verilen bedeller oldukça ağır değil mi?
Evet, Sayın Töre matematikte aynılar, aynılarla toplandığına göre, neden elmalarla armutları birlikte toplamağa çalışıyorsunuz? Bu bir matematiksel hata mı, yoksa bilinçli bir yönlendirme midir?
Nasname Notu: PKK'nin neden savaştığına dair, Mahmut Gergerli arkadaşımızın söylemini zenginleştiren bir makaleyi, okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz: http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/63.html
Mahmut Gergerli
18 Mart 2009”
----------------------------------
Evet; Sayın teslim Töre niçin, Kürd halkının kaderini sadece PKK'ya teslim ediyor?... O'nu bu kadar PKK ve APO hayranı yapan etken nedir acaba?... Çünkü bunun Kürdler açısından bir çıkmaz sokak olduğunu iyi biliyor.
Güneydeki kazanımlar için de iki satır yazsın bakalım. Niçin yazmıyor?. Yoksa oradaki kazanımlar Teslim abimize göre, Kürdler açısından önemli değil mi?
Unutmayalım ki; Doğu Perinçek'de son dönemlerde APO'ya gül verecek kadar hayran olmuştu. Aslında;1970’lı yıllarda APOCU'luğu ilk teşhir eden (!?) kişi Doğu Perinçek idi. Keza; 1970’lı yıllarda Antep ve çevresinde PKK-TKEP çatışmaları yaşanmıştı. Fakat; Suriye sahasında her şey güllük gülistanlık oldu. PKK'lı ve TKEP’li militanlar Antep'te birbirine düşman gözüyle bakarken, Şam'da APO ve Teslim abimiz canciğer olmuştu. Onları birleştiren unsur ne idi acaba?... APO;TKEP'in Yurtsever-devrimci bir örgüt olduğunu mu kabullenmişti, yoksa; Teslim abimiz mi PKK'nın Ulusal Kurtuluş örgütü olduğunu kabul etmişti acaba?... Hiçbirisi de değil... Onları satranç taşları gibi, oraya-buraya sürenler öyle buyurmuştu...
Ben pratiğe bakarım. Gerisi Laf'u-güzaf'tır. ''İştir kişinin aynası lafa bakılmaz''...
APO; haremine genç Kürd kızlarını aldı, ''yoğunlaştırma''ya tabii tuttu, Teslim bey koluna örgüt arkadaşını (kızı yaşındaki) taktı, Dev-Sol'cu İstiklâl Caddesi’nde pavyona bara gitti; bunların kılıfı; '' kamuflaj ve devrimci taktik oldu. Biz gariban militanlara eşiyle, nişanlısıyla veya kız arkadaşıyla görüşmek, evlenmek ''devrimciliğe aykırı'' oldu. ''Lider''ler viski içti, şarap ve rakı içti adı; ''devrimci taktik, kamuflaj'' oldu, biz gariban militanlar ise dağ başında kurbağa, yılan, kaplumbağa, palamut ekmeği ve ölmüş at eti yedik. Onların yediği, içtiği, yaptığı zift-u katran olsun, haram olsun...
Selam ve saygılarımla.
yorumunuzda yazdıklarımı kastettiyseniz, Teslim Töre ve koluna taktığı genç bayan bağlamında söylediklerinizi, 'dedikodu, çamur atma' vb. olarak görmüyorum. Tam tersine, yakın tarihte sözde 'önderlerin' girdikleri çirkef ilişkileri dile getirmenizi sadece önemli değil, aynı zamanda gerekli görüyorum.
Pêwistîya gelê Kurdistanê bi zanyarîyên kesên wek we heye.
Selam
Sîyamend
PKK'nin sistem ve devletlerle savasmasi sozkonusu olamaz orgut yapisida buna musait degildir.Hikmet Fidan ve Kani Yilmazi katleden bir yapi ve bunun gerekli oldugu savini dusunenler sozde savastiklari devletin generali icin uzuntulerini dile getiriyorlar ocalanda Albay icin uzulmustu.PKK gecmistede boyleydi simdide... PKK'nin kurdlere kazandirdigi nedir diye sorsak acaba cevap olarak ne aliriz. Donkisotta yel degirmenleriyle savasiyordu. t... torede Donkisotu guncellemeye calismis...
Bu kasarlanmis kart zamparalar artik toplumda yüz görmeyince, bu tür cikislarla gündemde kalmaya calismaktadirlar.
Bunlarin bir cogu Kürt olmasina ragmen Töre gibi kürt oldugunu söylmek, kürtlere hizmet etmekten ziyade, bireysel cikarlari ve uckurlari daha önemlidir.
Teslim efendi, sen Barzaniye ne kadar saldirsanda,namuslu kürt sosyalistlerine, devrimci demokratlara ne kadar camur atsanda, kürtler kendi bayraklari, dilleri, gelenekleri ile haksizliga ugramis tarih karsisinda hak ettikleri yerlere, kendi topraklari üzerinde bayraklarini dalgalandiracaklardir.Bunu teslim efendi kalbi belki yetmese de da böyle olacak!
Ecevitte " irak in toprak bütünlügü " diye diye diye gitti. Darisi diger kürt düsmanlarina!
Yorum yaz