Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Kesire, Abdullah'ı İçin Ne Demişti? (3.Bölüm) Kesire, Abdullah'ı İçin Ne Demişti? (3.Bölüm) ================================================================================ Nasname - : on 06 Jun, 2010 04:34:00 Kürdistan’da hafıza kaybına izin vermeyeceğiz... Tarih bilinci geçmişe dair güçlü bir hafızayı gerektiriyor. Bu nedenle, tarih bilincinden yoksun bırakılan halkların gerçek anlamda özgürleşemeyeceğini çok iyi bilen Sömürgeci güçler, Kürdistan halkını hafızasız bırakmak için bu güne kadar her türlü yalana-yönteme başvurdu. Sömürgeciler yetersiz kaldıklarında ise, aynı işlevi görecek olan ve büyütüp besledikleri taşeron örgütlerini devreye soktular… PKK de Sömürgecilerin kesintisiz uyguladığı “geçmişi unutturma” yöntemini Kürdistan’da uygulayarak hafızasız bir toplum yaratmaya çalıştı. Piyasaya sürüldüğü ilk günden itibaren toplumsal dinamikleri tahrip etmek ve yurtsever potansiyeli devlete peşkeş çekmek için, devlet tarafından kendisine yükletilen misyonun tüm gereklerini yerine getirdi. Özgür Bireyler Topluluğu olarak, hafızaları geri getirmek ve tarih bilincinin gelişmesine katkı sağlamak için çok önemli orjinal ve "sahibinin dilinden" olan belgeleri halkımızla paylaşmaya devam edeceğiz. Amacımız; hem dün yaşananları unutturmamak, hem de Öcalan ile suç ortaklığı yapıp konuşmayanların “ipler koptuktan sonra” piyasada “deşifre uzmanı” kesilerek halkı yeniden kandırmalarına izin vermemektir. Dolayısıyla, PKK-DB ( Partiyi Korumak ve Direnişi Yükseltmek için Devrimci Birlik) adına 1 Ekim 1988 tarihinde Kesire Öcalan ve Av. Hüseyin Yıldırım tarafından yapılan kamuoyu açıklamasını siz Nasname okuyucuları ile paylaşıyoruz. Nasname --------------------------------------------------------------------------------------------------- Üçüncü Bölüm: Biz her şeyden önce ve temel olarak Parti Çizgisinin 3.Kongrede inkâr ve tasfiye edilmeye, yerine dayatılan Kongre çizgisi ile Parti ve hareketimizin teslimiyet ihanet yoluna sokulmaya çalışıldığını ve bununda bizzat Partinin "resmi önderliği" olarak geçinen A.Öcalan tarafından yapıldığını söylüyoruz. 3.Kongreden sonra geçen iki yıllık sürede yaşanan gelişmeler ifade ettiğimiz bu belirlemeleri bir iddia olmaktan çıkarmış, hızla sonuçlandırılmaya çalışılan çok yıkıcı ve tasfiyeci bir girişim olduğunu kanıtlarıyla ortaya koymuştur. Bu Gelişmelerin 1986 yılından önce bu denli belirginlik gösterememesinin yanı sıra, yeterince açığa çıkarılıp tavır alınamamasının da nedenleri ayrıca ayrıntılarıyla ele alınıp değerlendirilmek zorundadır. Ancak burada ana hatlarıyla da olsa buna değinmek gerekmektedir. Günümüzde vardığı boyutlarıyla bir arada ele alındığında tüm gelişmeler, Partimiz ve hareketimize dayatılan bu tasfiyeci ihanetin daha başından beri planlanmış süreçlere ve gelişmelere göre adım adım dayatılan çok sinsi ve aynı zaman da çok sistemli ve kararlı bir girişim olduğunu ortaya koymaktadır. Kendisini, Kürdistan Devrimcilerinin Marksizm’e-Leninizm’e ve Kürdistan devrimine duyduğu büyük inancın ardına gizleyen; onların bilinç ve birikimlerini devrimci eylem ruhunu ve büyük fedakar çalışmalarını, planlarının kapsamını genişletmek ve tüm Kürdistan'a yaymak için kullanan; önder kadroların devrimci bildiği tarafından benimsenerek ortaya konan devrimin perspektifleri, Kürdistan halkının özlem ve taleplerini ve Kürdistan Devrimcilerinin inanç, öngörü, tespit ve beklentilerini sözle savunan fakat O’nun pratiğini gerektirdiği biçimde örgütleyip yönetmeye yanaşmayan; kendi rolünü ideolojik ve siyasal önderlikle sınırlayıp pratiğin yükünü kadroların sırtına yıkan; ama hemen bununla yan yana Genel sekreterlik sıfatıyla elinde tuttuğu örgütsel önderlik silahını, devrimci pratiğe müdahale için en akıl almaz alanlara ve ayrıntılara kadar kullanıp, örgütsel faaliyet inisiyatif ve eylem olanaklarını tümden ortadan kaldıran; MK’si başta olmak üzere sorumlu yönetim organları ve örgüt birimlerinin oluşturulmasını sürekli engelleyerek, en bayağı bir "şeflik" sistemini, fiili olarak adım adım yerleştiren ve 1986'ya gelindiğinde bunu önemli oranda sağlamış olan bu girişim, bu aşamada elde ettiği sonuçlara bakarak ve önündeki engelleri önemli oranda ortadan kaldırıp, etkisini kırdığına inanarak kendisini açığa vurmuş ve geri kalan yapı üzerinde de bunu hızla uygulayarak planını, kendisi için en uygun bulduğu bir aşamada sonuçlandırmaya çalışmıştır. Bu aşama, Kürdistan ulusal ve toplumsal kurtuluş devriminin, onun önder kadro ve savaşçılarının ve tüm taraftar kitlemizin canı-kanı ve muazzam fedakârlıkları pahasına yarattığı değerler zemininde dev gibi gelişmeler kaydederek TC ve gerisindeki emperyalizmi şaşkına çevirdiği; kendisini uluslararası arenaya yansıtarak dünya ilerici-devrimci kamuoyunun saygınlık ve desteğini kazanmaya başladığını, Kürdistan halkının, bu zeminde yaratılan devrimci önderlik etrafında hızla kenetlenmeye yöneldiği, kısaca ülkemizin tam anlamıyla Vietnamlaşmaya başladığı bir aşamadır. Siyasal gelişmeler bakımından varılan gelişmeler bunlardır. Ama bunu yaratmak için ödenen bedel çok ağır olmuştur. 1980’lerde örgütsel-pratik keşmekeş içinde hazırlıksız ve şaşkın biçimde kendi kaderiyle baş başa bırakılan hareketimizin, bu durumundan düşman alabildiğine yararlanıp üzerine ezici darbelerle yürümüş, önder kadro ve savaşçılarıyla aktif kitlesinin önemli bölümünü ya katletmiş ya da zindanlara doldurmuştur. 15 Ağustos Atılımının yaratıldığı ve geliştirildiği 1983/1986 yıllarında çok önemli kazanımlar ortaya çıkarılmış, ama bu dönem, gelişen devrimle birlikte büyüyen ve çözüm isteyen sorunlar yanında, hareketin en nitelikli ve yetkin kadrolarının bir bölümünün yine bizzat bu tasfiyeci önderliğin örgütlenme ve mücadeleyi sürekli köstekleyen, üstünkörü, çelişkili yönetim, karar ve uygulamalarının bir sonucu olarak yitirilmesini de beraberinde getirmiştir. İleri düzeyde yetkin kadrolar için tamamen bir tuzak olarak planlandığı daha sonra açıkça anlaşılan ve pratiğin olumsuz yükünü onların omuzlarına yıkmak için bir araç olarak kullanılan "Pratik Önderlik", "Pratik Merkez" ile "ideolojik-politik önderlik" ayrımı ilk kez bu dönemde özenle ortaya konmuştur. Hareketin bu dönemden başlayarak gelişimi ve tarihi hep bu temelde değerlendirilip biçimlendirilmeye çalışılmıştır. 1986'da "resmi tasfiyeciliğin" dayatıldığı aşamaya gelindiğinde harekete ve mücadeleye sahip çıkma durumundaki, onu örgütleyip yönetme yeteneğine sahip belli bir kadro kitlesi, büyük bir pratiğin sorunlarıyla baş başa bırakılıp, adım adım en ağır suçlamalar altında yıpratılmaya, bunaltılmaya ve provoke edilmeye çalışılmaktaydı. Onların sahip çıkamaz hale getirildiği emeklerinin, akıttıkları kan ve alın terlerinin ürünü olan değerler ve başarılar ise, tasfiyeci şefçe el konulup kendisine mal edilmekteydi. Söz konusu gerekçeleri hiçbir zaman düşünmemiş ve hesaplamamış; hangi düzeyde bulunursa bulunsun ortak bir özellik olarak kendisini hep devrimin bir sıra neferi olarak görüp önderlik sorumluluğunu ve hareketin genelini kapsayan görevlerini ihmal etmiş kadroların içine düştüğü şaşkınlık ve hazırlıksızlıktan yararlanan bu tasfiyeci unsur[Abdullah Öcalan], ortamın amaçlarına elverişli hale geldiğine inanarak, 1986 yılı başından itibaren çok pervasız bir pratik sergilemeye baladı. Onun çok sinsice, bilinçlice ve planlıca kadroları sürüklediği bu ortam ve ruh hali, ona son saldırıyı başlatması için durumun elverişli hale geldiğini gösteriyor ve güç veriyordu. 1986 resmi tasfiyecilik girişimi işte böylesi bir zamanda harekete dayatılmıştır. Gerçeği bu boyutlarda düşünmeyen, göremeyen ve değerlendiremeyen kadroların içinde bulunduğu yetmezliklerden yararlanarak, onları kendi pratiklerinin muhasebesine gömüp bunaltarak, daha fazlasını görme, anlama, hesaplama ve sormalarına olanak vermeyen bu hain unsur[Abdullah Öcalan], girişimini açıklamadan önce görünürdeki MK üyelerinin tümünü ya tutuklayarak ya da soruşturmaya alarak ölüm tehdidi altında tutmuş; ileri gelen kadro kesiminin tümünü aynı yöntemlerle fiziki ya da siyasi imhaya uğratmış; yine onların şahsında hareketin tüm kitlesi üzerinde tam bir pasifikasyon ve tarafsızlaştırma uygulamasına girişmiştir. İşte tüm bunlardan sonra, devrimci pratiğimizin çoğu bizzat kendi müdahale, talimat ve uygulamalarının ürünü olan hiç bir olumsuzluk ve yetersizliğine sahip çıkmayan, kendi bireysel faaliyet raporunu ve özeleştirisini vermeye yanaşmayan bu hain; bir dizi açıklamalarda bulanarak Parti Çizgisi yerine "yaşasın 3.Kongre Çizgisi" "Kongre Çizgisine Ulaşmak İçin İleri" şiarları atmaya başlamıştır. İçinde bulunulan ortamda ileri düzeydeki bilinçli ve tecrübeli kadrolar yaşadıkları durumdan ötürü gidişatın olumsuzluğunu ve tehlikelerini sezdikleri, gördükleri halde; yeni kadrolar ise bilinç düzeyleri ve tecrübelerindeki yetersizliklerinden ötürü ne olup bittiğini tam anlayamadıkları için tasfiyeci önderliğin amaçlarına uygun karar ve uygulamalarını resmileştirip, gündeme sokması önlenememiştir. O ortamda yeterince görülüp anlaşılamayan veya önlenemeyen tasfiyeci yönelimin genel niteliği ve hedefleri 3.Kongrenin hemen ardından biçimlendirilen pratik karar ve uygulamalarla kendini hızla dışa vurmuştur. Bu arada şu gerçeğe de dikkat çekmek istiyoruz. Bu unsur; pratiğine karşı çıkan her yönelimi bastırmak için kullandığı "Süleymancılık/Semircilik" suçlamasını bize de yamamaya çalışmıştır. Biz bunu sinsi bir çarpıtma ve alçakça bir karalama olarak görüyor ve ret ediyoruz. Aksine kendisi tüm yönelimlerinde bu girişimden alabildiğine yararlanmıştır. Bu tasfiyeci ancak, 1996'da o zamana kadar faaliyetin başında fiilen yürümüş, adına MK. üyesi denmesine rağmen hiçbir zaman kendileriyle kolektif bir biçimde çalışmadığı, her birini bir büro memuru ve fonksiyoner olarak yönettiği kadroları ağır suçlamalar ve çoğu uydurma iddialarla tasfiye ettikten sonra, 3.Kongrede şekillenmesine bizzat ön ayak olduğu ve resmen seçimleri de gerçekleşmiş olan yeni MK'ni de Kongreden hemen sonra aynı, yöntemlerle hızla tasfiyeye yöneldi ve bunu bir yıl gibi bir sürede önemli oranda tamamladı. 3.Kongre sürecinde yeterince üzerine gidecek zaman, olanak ve malzeme bulamadığı, ya da planını adım adım uygulama tutumunun bir sonucu olarak üzerine gitmeyi ertelediği önde gelen, hareketi yönetecek düzeydeki kadroların büyük çoğunluğunu bu dönemde pratiğe adım bile atmalarına olanak tanımadan, tamamen kendi uydurması sudan gerekçelerle veya bizzat kendisinin verdiği kararlar ve başlattığı uygulamalara dayanarak orta yolcu, tasfiyeci, düşkün yada ajan olarak ilan etti. Bunların bir kısmını komplocu yöntemlerle katletti, bir kısmını da aylar süren tutuklama ve sürgünlerde bitirmeye çalıştı. Bütün bunların aynen bu tarzda gerçekleşmiş olduğu, kendi konuşmaları, talimat ve kararlarıyla belgelidir. Biz önümüzdeki süreçte, en uygun biçimler altında onun tüm bu uygulamalarının kendi belgelerine ve somut kanıtlara dayanan bir tablosu ve bilançosunu da partimizin, kitlemizin ve devrimci demokratik kamuoyunun önüne sereceğiz… Bu gelişmeler tasfiyeci önderliğin dayatmalarıyla sokulduğu bir süreçte Örgütsel-pratik yaşamımızın tanık olduğu somut güncel gerçeklerdir. Tasfiyeci Önderlik bunun nedenini de kanıtını da Türk sömürgeci basınına verdiği röportajdaki ifadeleriyle açık bir biçimde ortaya koymuştur. M.A. Birand'ın "Neden bir yıl önce değil de şimdi konuştunuz?" sorusuna, açıkça örgüt içi engellemeler-den bahsederek "Yapıyı buna hazırlaması gerektiği, tüm tedbirleri almış olduğu için yönelimlerinin artık fazla bir sorun yaratmayacağı" türünden karşılıklar vermiştir... Devam edecek...