Kürt Halkı Bu Savaşta Taraf Olmamalıdır
Nasname okuru Musa Ok’un Abdullah Öcalan’ın mahkemedeki savunmasından derlediklerini okudum. “Yazık” dedim, kızdım, sinirlendim. Bunca yok olan hayat, bunca kan, gözyaşı, mücadele boşaymış demek. Biraz ağır olacak ama köpekleşme ancak böyle bir şey olabilir. Kuzey Kürdistan Kürt hareketinin başında bulunan insan bu mücadeleye yine en büyük darbeyi vuran insan
Nasname okuru Musa Ok’un Abdullah Öcalan’ın mahkemedeki savunmasından derlediklerini okudum. “Yazık” dedim, kızdım, sinirlendim. Bunca yok olan hayat, bunca kan, gözyaşı, mücadele boşaymış demek. Biraz ağır olacak ama köpekleşme ancak böyle bir şey olabilir. Kuzey Kürdistan Kürt hareketinin başında bulunan insan bu mücadeleye yine en büyük darbeyi vuran insan olmuştur. İddia ediyorum herhangi bir PKK militanı, en vasat militan bile daha iyi bir savunma yapardı, daha onurlu davranırdı. Abdullah Öcalan’ın öldürttüğü yurtsever Kürtler o mahkemeden insanlık dersi verirlerdi. Sesleri dünyada yankılanırdı. Ama ne fayda. Tabii bir Türk olarak benim Öcalan eleştirimin bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Ama buradan şunu söylemeden edemiyorum; “artık o koca egonu aradan çek, bırak bu mücadeleyi başkaları üstlensinler, halkını zehirlemeyi bırak artık, özeleştirini yap ve tarihten kendini ve yaşattığın utancı sil”.
Buradan şuraya bağlamak istiyorum. Göründüğü gibi savaş artık son raddesindedir. Taraflar belli olmuş, karşılıklı vuruşma başlamıştır. Ama Kürt halkı bu savaşta taraf olmamalıdır. Çünkü bu ülkede kim kazanırsa kazansın hep kaybeden olmaya mahkumdur. Kürt halkı artık yeni bir yapılanma içine girip hakkını uluslar arası platformda aramalı ve pasif direnişe geçmelidir. Bu ülkenin demokratikleşmesine bel bağlanamayacağını artık öğrenmiş olmalıyız. Çünkü bu ülkede demokrasi ve barış kültürü asla yerleşmedi. Bu ülkede 31 Martlar hep olacaktır. Hatırlamak gerekirse 1908’de hürriyet, adalet, eşitlik şiarıyla bir devrim olmuştu. Ama sonuçta her özgürlük ortamından sonra bu özgürlüğü içine sindiremeyen güruhlar olacaktır. O zaman da Hıristiyanlarla eşit olmaktan son derece rahatsız olan ve onların başı dik yürümesine katlanamayan yobaz kesimi kışkırtmak suretiyle çıkan ayaklanmalar neticesinde darbe yapılmıştı. Bundan 2 sene sonra ise Hıristiyan halkların Anadolu’dan kazınmasını görüyoruz. İşte kaçınılmaz sonuç ve her zaman oynanan oyun. İttihat ve Terakki geleneği asla yok olmadı. Bu geleneği şu anda Ergenekon denilen çete sürdürmektedir buna defalarca değinmiştik. Daha önceki bir yazımda “1915’i tekrar mı yaşatmak amacınız” mealinde bir cümle kullanmıştım. Bunu pek de ihtimal vermeden gayri ihtiyari söylemiştim. Fakat geçen hafta gazetelerde yayınlanan bir haberden bu planın gerçek olduğunu ve bu iş için aynı Teşkilat-ı Mahsusa gibi Anadolu’nun her yanında militer güçler oluşturulduğunu dehşet içinde öğrendim.
Bu habere göre; İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde Savcı Öz tarafından 2.5 saat süreyle sorgulanan üst düzey Ergenekon üyesi, Ergenekon'un tüm Türkiye genelinde bir milis güç oluşturduğunu, bu gücün daha sonra motorize hale getirildiğini belirtmiş. Bu milis örgütlenmesinin askeri hiyerarşiye göre yapılandırıldığını aktaran üst düzey görevli, milis yapılanmasında en alt kademede yer alan kişiye 'onbaşı', en üst kademede yer alan kişiye de 'paşa' denildiğini aktarmış.
Ergenekon'un üst düzey sorumluluğunu yürüten kişi, Türkiye'nin Kuzey Irak'a karşı başlattığı hava operasyonuyla eş zamanlı olarak milis yapılanmasını harekete geçirmeyi planlandıklarını belirterek, 'Kuzey Irak'a operasyon başlatıldıktan sonra bizler de tüm metropollerde harekete geçecektik. Birinci amacımız metropollerdeki Kürt işgalini engellemekti. Örneğin Beyoğlu'ndaki tüm Kürt kurum ve kuruluşlarının adresleri, çalışanları, ev adresleri belirlenmiş ve tespit edilmişti. Hava operasyonu ile birlikte harekete geçecek Kürtleri temizleyecektik. Operasyon için her şey hazırdı' demiş.
Dehşete düşmemek elde değil. Şimdi düşünüyorum ve soruyorum. Şimdi bir düşünün; diyelim ki AKP gibi bir parti, olmaz ya hadi oldu diyelim, büyük demokratik atılımlar gerçekleştirdi ve Güneydoğu bölgesinde Kürtçe’nin 2. bir resmi dil olarak kabul edilmesini sağladı, anadilde eğitime izin verdi, Kürtçe enstitülerin açılmasını serbest bıraktı, Kürtçe tv radyo serbest oldu, ulusal tv’de Kürtçe kanallar var, bankamatiklerde bile Kürtçe dil seçeneği var, trafik levhalarında Kürtçe kullanılabiliyor, devlet yerleştirme sınavları, ehliyet sınavları Kürtçe yapılabiliyor. Bu dediklerim bir ülkede olmaz şeyler değil, dediklerim aynen Amerika’da uygulanıyor, bankamatiklerde 2.dil İspanyolca, trafik işaretleri Hispaniklerin yoğun yaşadıkları yerlerde İspanyolca olabiliyor, sınavlara İspanyolca girilebiliyor.
Diyelim ki oldu. Siz bu kan içici, ırkçı, dışlayıcı, kibirli güruhun bunlara tahammül edebileceğini düşünebiliyor musunuz? Ben bir Türk olarak yakından tanıdığım için size söyleyeyim; bundan tiksineceklerdir, Kürtçeyi duymaya katlanamayacaklardır. Bu ülkede Kürtlerden nefret edilir, Ermenilere yaratık gözüyle bakılır, Rumlar’a zavallı gözüyle bakılır. Bu insanlar eğer soylarında böyle bir unsur olduğunu kaza ile öğrenirlerse intihar ederler. Şimdi entegrasyondan falan bahseden insanlara soruyorum; bu kadar şeyden sonra bir arada yaşamak mümkün mü? O insanları kastediyorum. Ben bu insanlarla aynı havayı teneffüs etmeyi bile bir Türk olarak istemiyorum. O yüzden diyorum ki böyle bir demokratikleşmeye bel bağlamak hayaldir, böyle bir devletten beklenti içinde olmak abestir. Kimse beklentiyle bir şey elde edemez. Eskiler “hak verilmez alınır” demişler. Ben burada silahlı mücadeleyi kastetmiyorum. Bir mücadele silahsız da olabilir, önemli olan tavır ve duruştur, önemli olan direnmektir, önemli olan fikren mağlup olmamaktır, psikolojik yıldırmaya karşı durmaktır, kararlılıktır. Gandhi Hindistan’a özgürlüğü böyle getirmiştir.
Dedik ya; kaza ile böyle bir demokratikleşme olsa dahi bunun sonu darbe ve iç savaştır. Kürtler bütün beklentilerini ve diyalog çalışmalarını bir kenara bırakıp kendi göbek bağlarını kendileri kesmek zorundadır. Çünkü böyle bir grupla diyalog falan olmaz. Bu grup kendilerinden hak dilenenleri sadece aşağılarlar. Onlar karşılarındakini yok etmek için her şeyi göze almış algıları bozulmuş ruh hastası bir topluluktur. Ben barıştan yana bir insanım ancak barışın kimlerle yapılabileceğini biliyorum. Bunu sadece dostça bir tavsiye olarak ele alın; çünkü dost acı söyler. Yoksa sonunda ya ulusal ve kültürel anlamda asimile olmaya ve yok olmaya ya da tam anlamıyla yok olmaya mahkumsunuz. Sözlerimi büyük Kürt önderi Abdullah Öcalan’ın en çok sevdiği ve kendine örnek aldığı Atatürk’ün sözleriyle bitireyim; “İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Kürt istiklal ve cumhuriyetini kurmaktır ! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur”…
13 Mayıs 08



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz