Cumhuriyet Bayramının Anlam ve Önemi Üzerine
Unutmadan söyleyeyim, bize ilkokulda öğretildiği gibi biz padişahlıktan direkt olarak cumhuriyete geçmedik. Osmanlı 1908 devriminden sonra çok partili bir meşruti monarşiyle yönetilmeye başlanmıştı. Bir meclisi ve anayasası vardı. Padişahın yetkileri daha sembolik bir düzeye indirgenmişti. Yani bugünün İngilteresi gibi. Yani çok daha yumuşak bir geçiş olabilir, sistem yavaş yavaş daha mükemmelleştirilebilirdi. Çoğunluğun görüşü de bu yöndeydi sanırım. Ben böyle bir sistemi şahsen onaylamasam da şimdikinden daha demokratik bir ülke olacağımıza eminim. O zaman da böyle düşünen pek çok insan olduğunu biliyoruz. Bu durumda Mustafa Kemal belki Fransız tedrisatından geçmesinden dolayı Fransızlara özenerek sadece kendi fikirlerini empoze etmiş ve uygulatmıştır. Aslında bu bir darbedir. Kimse seninle aynı fikirde değilken kendi fikirlerini böylesine uygulayabilmek ancak bu şekilde açıklanabilir herhalde. Yani denilebilir ki cumhuriyet bir askeri darbe ile kurulmuştur. O yüzden ondan sonra gelen bunca askeri darbeye şaşırmamak lazım. Bırakılan miras, bir darbe mirasıdır. O mecliste ordunun ve tetikçi Topal Osmanların yürekten bağlı olduğu Mustafa Kemal'e gerçekten muhalefet etmeye kim cüret edebilirdi ki? Hem sonra bazı muhaliflerinin başına neler geldiğini de biliyoruz. Kimisi ya esrarengiz biçimde öldürülmüştür ya da siyasetten el çektirilmiştir. Ayrıca kendi fikrinden başkasına önem vermeyen son derece ihtiraslı bir şahsiyetin karşılıklı dialog ve uzlaşmaya dayalı bir sistem olan demokrasiyi tesis etmesini nasıl umabiliriz ki? Genelde şöyle söylenir; "Mustafa Kemal çok partili sistemi kurmayı istiyordu ama halk buna hazır değildi". Sanki herşeyi Mustafa Kemal icat etmiş gibi. Öncelikle "cumhuriyet" fikri yıllardan beri birçok aydının kafasında yer almış bir mevhumdur. Bundan daha da fazlası, Mustafa Kemal'in totaliter, devletçi, ana fikri "varlığını Türk varlığına armağan etmek" olan, bireyi hiçe sayan tepeden inmeci, özgürlükleri kısıtlayıcı, görünürde çağdaş ama aslında gerici ve şovenist fantezisinden çok daha önce 1908'de kurulan Ahrar Fırkası, Teşebbüsü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet ilkelerine binaen kurulmuştu. Yani bunlar çok eskiden beri bilinen olgulardı. Birçok İttihatçı onlarca yıl öncesinden Avrupa'da tahsil görmelerinin ve Batıyla daha içli dışlı olmalarının da etkisiyle kadınların başının açılmasından, batılı giyim tarzına, harflerin ve takvim sisteminin değiştirilmesine kadar pek çok konuda devrimsel fikirler üretmişler, çok sayıda projeler tasarlamışlar, beyin fırtınaları yapmışlardır. Selanik'te böyle fikirlere sahip yüzlercesini bulabilirsiniz. Mustafa Kemal'in de bunlardan etkilendiği, bu ekolden geldiği çok açıktır. Bunların üstüne Türkçülük akımları, özellikle Ziya Gökalp'in fikirleri, düşünce dünyasının şekillenmesinde ana etken haline gelmiştir. Peki Misak-ı Milli nedir? Misak-ı Milli kararları öncelikle Osmanlı Meclis-i Mebusanında alınmıştır. Buradaki "milliyet" Osmanlı milliyetidir ve kastedilen, Araplar hariç bütün müslüman unsurlardır, burada asla Türk milliyeti kastedilmemiştir. Metinde, Mondros Mütarekesi’yle belirlenen sınırların “içinde” yaşayan Osmanlı İslam çoğunluğunun “bölünmez bir bütün” olduğu vurgulanmıştır. Osmanlı Meclisi Mebusanından kaçanların ve Anadolu'nun önde gelen eşrafının teşkil ettiği ilk meclis de BMM olarak adlandırılmıştır TBMM değil. Yani çok uluslu, çok kültürlü çeşitlilik arzeden zengin bir yapıdır bu ama bu yapı bir anda elden kaymış ve bir uluslaşma sürecine kurban verilmiştir. Bu ülke bundan neler kaybetmiştir? Öncelikle bin yılların mirası çöpe atılmıştır. Osmanlıca denilen zengin dil kaybedilmiştir. Bugün Mustafa Kemal'in veya İsmet Paşa'nın bildiği ve kullandığı zengin dili kullanamıyoruz, onları anlayamıyoruz bile. Arapça ve Farsça'nın zenginliğinden mahrumuz. Eski yazıyı yazamıyoruz. Bundan daha önemlisi etnik ve kültürel zenginlikler kaybedilmiş, bunun yerine tektip, köklerinden mahrum bırakılmış bir insan tipi yaratılmaya çalışılmıştır. Kılık, kıyafet dayatmaları ve dinsel baskılar yapılmış bundan dolayı insanlara anlamsız cezalar verilmiştir. Devrim tepeden inme olduğu, toplumsal altyapısı olmadığı ve tabandan yayılmadığı için içselleştirilememiş, yapay ve şekilsel kalmıştır. Ve en önemlisi Kürt halkı kaybedilmişdir. Kürt halkının dilleri ve kültürlerine pranga vurulmasıyla birlikte 80 yıllık acılı bir süreci kapsayan, 20'den fazla isyanı beraberinde getiren ve hala çözülemeyen bir "Kürt Sorunu" doğmuştur. Yoksa 1.Dünya savaşı ve Kurtuluş savaşında Türklerle omuz omuza çarpışan ve kader ortaklığı yapan Kürtlerin bu haklı isyanı neyle açıklanabilir? Mustafa Kemal’in kendi yanında yer almaları için ileri gelen Kürt önderlerine “Yüce halifelik makamımız tehlike altındadır” diye yalvarmalarına, Meclis gizli tutanaklarında ve bazı gazetecilerle görüşmelerinde “bizim Teşkilat - ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir” demesine ne denmelidir? Bu resmen kazık atmaktır. Kuvayi Milliye hareketine yürekten inanmış bir Osmanlı Subayı olan Cibranlı Halit Bey bile, çeşitli Kürt isyanlarını bastırmış, Mustafa Kemal adına arabuluculuk yapmış biri olmasına rağmen daha sonra Mustafa Kemal’in gerçek yüzünü görmüş, Kemalizme tepki olarak Azadi örgütüne ve daha sonra 1925 isyanına katılmış ve sonuçta kurşuna dizilerek idam edilmiştir. Oysa Osmanlı İmparatorluk Sisteminden Demokratik bir sisteme yumuşak bir geçiş yapılabilirdi. Kültürel Devrimler çoğulcu demokratik sistem içinde konuşularak ve tartışılarak gerçekleştirilebilirdi. Modernleşirken kültürel ve etnik miras da muhafaza edilirdi. Osmanlı Eyalet Sistemi korunabilirdi. İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda'nın oluşturduğu model; Türkiye, Kürdistan, Lazistan vs. olarak uygulanabilirdi. Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 bayrak arasında sarı-kırmızı-yeşil renkte bir Kürdistan bayrağı olabilirdi. Ben Osmanlı'yı yer yer çok eleştiren bir kişi olarak bunları yazıyorum ve demokrasi adına bu konuda halkın ve aydınların fikri sorulmalıydı diyorum. Hatta diyorum ki padişahlık bile uluslararası bir nüfuz kaynağı olarak sembolik olarak bırakılabilirdi. Hem de sevgili Osmanlıcı dostlarımızın tarihteki büyük başarılarını hatırlatacak bu simge sembolik de olsa yaşamış olurdu. Bugün İngiltere, Norveç, İsveç, Danimarka, Belçika, Hollanda, İspanya gibi ülkelerde krallık olmasına rağmen bu ülkeler son derece ile demokrasilerdir. Hem böylece Musul ve Kerkük hem Türkiye'nin hem de Kürdistan'ın sınırları içinde olurdu. Osmanlıcı dostlarımıza duyurulur. Hem öyle Türkçülük yapıp hem Musul, Kerkük'ü istemez olmaz. Ben tabi ki oyumu meşruti monarşiden yana değil de tam demokratik federatif bir sistemden yana kullanırdım ama halkın görüşlerine ve isteklerine de saygı duyardım. (Tabi ki Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı her zaman saklı tutulmak kaydıyla). Sonuçta benim fikirlerimi ne kimseye empoze etmek gibi bir hakkım, ne de gücüm var, bu herşeyden önce saygısızlıktır. Ama sonuçta böyle bir sistemin de zaman içinde evrim geçirip iyiye doğru gideceği muhakkaktır, çünkü özünde demokrasi olduğu için dinamikleri buna müsaittir. Ama mevcut sistem baskıcı dinamikleri yüzünden gelişmeye açık olmadığı gibi her an 1930lara dönme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yani sözün özü, devrimler öyle tepeden inme zorlamayla yapılmaz. Devrim bir adamın fikirlerini, hayallerini ve fantezilerini zorla dayatması değildir. Demokrasi bu yolla gelemez. Zorla güzellik olmaz. Devrim bir halk hareketidir, tabandan tavana önce fikir olarak sonra eylem olarak yayılır. Birgün Cumhuriyet bayramı yerine, Demokrasi Bayramı kutlamamız dileğiyle… Tolga Eren29.10.2007



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz