Kürdler, İslamiyet Ve Şeyh Sait
Birkaç Kürt entelektüelin çabasıyla Sevr anlaşmasına Kürtler lehine maddeler koydular. Ancak arkalarında Kürt Milletini bulamadılar. İçlerinde Said-i Nursi( o Kürdiliği hak edemez)Ahmet Arif,Mehmet Sıddık gibi alimler Sevr’de mücadele eden entelektüel Kürt aydınlar aleyhine ortak yazı yayınladılar.Bu yazıda Kürtler adına hak arayanların karşısında olduklarını belirtmişlerdir.
KÜRTLER, İSLAMİYET VE ŞEYH SAİT
‘’Gavura göre Kürt Müslümandır’’ Türk Atasözü
Birçok Kürt aydını veya yazar tarafından İslamiyetin, Kürt özgürlüğünün önündeki engel olduğu düşünülür. Bu düşüncenin oluşmasında İslamiyetin tüm inananlar arasındaki birleştirici etkisinin diğer milletler tarafından Kürtlerin aleyhine kullanılmasından veya bu birleştiriciliği Kürtlerin yanlış anlamasından kaynaklanır. Bugün devlet olarak Türk, Arap, Fars; halk olarak Türkiye’nin içindeki Boşnak, Çerkez, Pomak, Laz Tüm Müslüman milletler Kürtlere düşmanlık besliyorsa Kürt Milletinin yorumunda bir sakatlığın olduğunu söyleyebiliriz.
Bursa’da Cami bahçesinde bir Türk Kürtlere lanet yağdırıyorsa, Samsun Asarcık’ta kendisi de Türkçe bilmeyen bir Çerkez, Kürt sözü ağzına geldiğinde Küfür, hakaret ediyorsa anladığımız bir kardeşliğin olmadığını söyleyebiliriz.
Ama, Mardinli Şeyhmus Çanakkale’de İngiliz’ e bilinçsizce saldırırken, Urfa’da İbrahim Halil Teşkilat-ı Mahsusanın kontrolünde Fransıza saldırırken Türk başı ancak Kürtlerin istediği kardeşliği o zaman onaylayabiliyor.
Yaşadığımız çatışma ortamının Kürtlere bakışı olumsuzlaştırdığını söyleyebiliriz. Oysa çatışmasız ortamda da Kürtlere Müslüman halkların bakışı hep küçümseme, kullanma anlamında olmuştur. En iyi Kürt kullanılan Kürt’tür, hizmet eden Kürt’tür. Hak isteyen Kürt hep kötüdür.
Kürtler de tarih boyunca gücü elinde bulunduran milletlere hizmette abartıya kaçmışlardır. Osmanlının son yıllarında Halife adına 300.000 Kürt askeri Ruslara karşı savaşta can verdi. Canla başla Türklerin memleketini kurtardılar. Türklere kendi memleketlerini armağan ettiler. Milyona yakın Kürt sivil bu savaşlarda açlık, hastalık sonucu yok oldu.
Kürtlerin bu kadar kutsal saydıkları halifeliği Türkler bir gecede kaldırdılar. Halifeyi sürgüne gönderdiler. Türk din adamları da buna onay verdiler, fetva çıkardılar. Buradan Kürtlerin şekle daha çok önem verdiğini de söyleyebiliriz. Ayrıca sorunun İslamiyette olmadığını Kürtlerin yorumunda bir sakatlık olduğunu söyleyebiliriz.
Osmanlının çözülüş döneminde, T.C’nin kuruluş çalışmasında da Kürtler büyük bir itikadle İslama sanarak Türklere hizmeti sürdürmüşlerdir. İngilizler, Fransızlar tüm dünya Kürtlerden bir kıpırtı aramış ancak maalesef bulamamışlardır. Birkaç Kürt entelektüelin çabasıyla Sevr anlaşmasına Kürtler lehine maddeler koydular. Ancak arkalarında Kürt Milletini bulamadılar. İçlerinde Said-i Nursi( o Kürdiliği hak edemez)Ahmet Arif, Mehmet Sıddık gibi alimler Sevr’de mücadele eden entelektüel Kürt aydınlar aleyhine ortak yazı yayınladılar. Bu yazıda Kürtler adına hak arayanların karşısında olduklarını belirtmişlerdir.’’ …Bu nedenle, Kürt milli vicdanı bu gibi anlaşmaları imzalayanları tanımadığını ve emellerinin din ve milliyetlerini birleştirmek olduğunu bildirilmesine aracı olunmasını…’’
Lozan görüşmeleri sırasında da Avrupalı devletler Kürtlerin azınlık olduğunda hakları konusunda ısrar edince yine Kürt önderlerinden Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey’’ Avrupalılar diyorlar ki Türkiye’de yaşayan azınlıkların en büyüğü, en kalabalığı Kürtlerdir. Bendeniz Kürt oğlu Kürt’üm Ancak bir Kürt mensubu olmak sıfatıyla sizi temin ederim ki Kürtler hiçbir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyla bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki El-Cezire Cephesinde çarpıştık. Nasıl ki Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz. Binanaleyh sözüme son verirken heyet-i murahassamızdan rica ederim ki azınlıklar söz konusu olduğunda Kürtlerin hiçbir talebi olmadığını ve Kürtlerin kanaatine tercüman olarak buradan söylediklerimi söylesin ve iddia etsin.’’ Dünyada böyle sözleri, böyle bir hainliği hiç kimse yapamaz.
Said-i Nursi gibi Kürtlüğe kayıtsız alimlerin yanında Şeyh Sait gibi milleti için canını feda etmiş alimlerimiz de vardır. Şeyh Sait, Kürdistan Teali Cemiyeti üyesidir. Canını bu millet için verdi. 28 Haziran 1925’te Amed’te asıldı. İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; "Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler."
Her Müslüman Kürd’ün, Şeyh Sait’in torunun şehadetin 83. yılında borcu vardır. Onun düşmanlarına karşı onu mahçup etmeme borcu vardır. Zafer için daha çok Kürtleşmek, Şeyh Saitleşmek, örgütlenmek, çağı anlamak ve çalışmak görevi vardır.



Yorumlar (15 gönderildi):
saygılar..
Bediuzmannin davasi butun dunyayi ilgilenderin bir mehdiyet davasi sadece Kürt sorunu ile sinirlandirilmaz
ayrica arkadasin anlamasi icin
Nevzat EMİNOĞLU tarafinda
http://www.zehravakfi.org/nevzat.asp sitesinde bir alinti yapiyorum
Butun okuyucuara saygilarimla
Bediüzzaman Said Nursi, bu memleketin yetiştirdiği dünya çapında ve milletinin fedaisi bir düşünce adamımızdır. Maalesef bir çok aydınımız dünyanın öbür ucundaki bize yabancı, alakasız kişilerin fikirlerini çare diye sunarken, içimizden çıkmış ve bizim için büyük bedeller vermiş kahramanlarımızdan ve harika çözüm sunan eserlerinden bihaberdirler.
Bediüzzaman Said Nursi yakın tarihimize yaptığı katkı, arkasında bıraktığı ve 46 dile çevrilen 130 parça eseri ile milyonların gönlünde taht kurmuş bir kişilik. Onun, özellikle sosyal sorunlarımıza dair oldukça hayati, çözüm önerileri yeterince bilinmiyor maalesef. Hele belli odaklarca yükseltilen menfi/ilkel milliyetçilik, toplumumuzda gittikçe Türk ve Kürt ayrışımı doğurduğu bu zamanda,. ortak değerlerimizi temsil eden böyle bir şahsiyetin çözüm modeli daha bir önem kazanıyor. Aydın şahsiyet ve yazarların da, referans gösterdikleri Nursi’nin somut tespit ve çözüm önerilerini kamuoyu ve yetkililerle paylaşmak istiyorum. Bu, gecikmiş de olsa, milli bir sorumluluk ve Nursi’ye karşı bir vefa borcudur aynı zamanda. ‘Ben, cemiyetin iç hayatını, manevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Hakkın hatırı alidir. Hiçbir hatıra feda edilmez.’ diyor. Ve uyanmış insanlığı, bir arada tutacak “hak” tan başka, hiçbir ortak değer yoktur. Nursi tarihimize mal olmuş ve Kürt-Türk iki kesimin de ortak güvenini kazanmış nadir şahsiyetlerden biridir.. Ortak payda ve insafın sesi olan böyle insanlara çok muhtacız ve anlaşılan o ki gelecekte de çok ihtiyaç duyacağız.
“Reis-i Cumhur ve Başvekil’e”
“ Madem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekaik ve neticeleriyle tetkik etmiş bir adamın, bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lazım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden,
elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkar olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz…” (Celal Bayer ve Adnan Menderes’e mektup. EmirdağLahikası:448) Said Nursi
“Bu kitap siyaset tabiplerine teşhis-i illete(sorunun sebep ve çözümüne)dair hizmetle müvazzaftır” Münazarat Said Nursi
NURSİ’YE GÖRE KÜRT SORUNUN TEMEL KAYNAĞI
1- Menfi Milliyetçilik: Kürt Kimliğinin İnkarı
En az bin yıldır beraber yaşayan Türkler, Kürtler ve diğer milletler, tarih boyunca ırkçılık anlamında sorun yaşamadılar. Tam tersine birbirlerinin milli kimliğini kabul temelinde yardımlaştılar. Tarihe şöyle bir göz attığımızda şu gerçek hemen görülür. Örneğin ilk başta Arap olan Emevi ve Abbasiler liderliğinde, Türkler, Kürtler ve Farslar birbirlerinin milli kimliklerini kabul ile, beraber parlak dönemler yaşadılar. Ardından Selçuklu Türkleri önderliğinde aynı kabullenme ve dayanışmayı görüyoruz. Sonra Eyyubi Kürtleri Öncülüğünde o birlik ve başarı kendini tekrar gösteriyor. En son örneği, Osmanlı Türkleri hakimiyeti herkesin malumudur. Osmanlı’da da Kürtler kendi ulusal kimlikleri ve coğrafi bölgeleri olan Kürdistan ismiyle kabul gördüğünü bilmem söylememe gerek var mı? İşte daha sonra batıdan kaynaklı milliyetçi akımların etkisiyle kürt kimliğinin inkarı, çatışmalara kaynaklık ederken, kapitalist Batı Devletlerinin müdahale edebileceği bir zemini de oluşturdu.
Bediuzzaman Said Nursi menfi(negatif, ilkel) milliyetçilik diye tanımladığı ve ‘başka ırkları inkar ve yutmaya dayanan ırkçılık fikri, kapitalist Avrupa’nın bir nevi fırenk illeti’dir der. Bunu, dışarıdan içimize girmiş bir hastalık olarak görür.: “ Günümüz medeniyeti, Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»...İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur.”[1] Yine şöyle der: “Şu âyet-i kerime; kat'î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyor. Yani: ‘Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir!’ şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir.. tenakür için değil, tahasum için değildir!.. Fikr-i milliyet iki kısımdır;
Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebebdir.
İkincisi: Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teavüne, tesanüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur. Evet menfî milliyetin, tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle: Emevîler bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman'ın çok şeametli ebedî adâvetlerinden başka; Harb-i Umumî'deki hâdisat-ı müdhişe dahi, menfî milliyetin nev'-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki olur …”[2]
2-Etkiye Karşı Tepki: Türkçülüğe Karşı Kürtçülük
Üstad Bediüzzamaman büyük bir öngörü ile tam bir asır önce, 1907 de, dönemin padişahı II. Abdülhamit’e ‘Kürtler Yine Muhtaçtır’ başlıklı bir dilekçe ile müracaat eder. Sorun henüz tam ortaya çıkmadan, önlem ve önerilerden oluşan, bir birlik ve kardeşlik projesi sunar. Ancak, hükümet dilekçenin konusu olan üniversite projesinin önemini kavrayamadı. Bu proje Sultan Reşat tarafından taktir edilip uygulama aşamasında iken 1. Dunya harbi çıkar.
Bediüzzaman şunu haykırır: “Şu medeni dünyada ve bu ilerleme ve müsabaka çağında, diğer kardeşleri gibi ilerlemeye ayak uydurmaları için hükümetin gayretleriyle Kürdistan’ın kasaba ve köylerinde mektepler tesis ve inşa buyurulması aynı şükranla meşhut ise de, Türk dilini bilmeyen cocuklar yalnız medrese ilmini ilerleme kaynağı bilmeleri ve okul öğretmenlerinin yerel dili bilmemelerinden dolayı, eğitimden mahrum kalmaktadırlar. Bu ise vahşeti, keşmekeşi; dolayısıyla garbın şematetini(Batının oyunlarını) davet ediyor. Eskiden beri her yönden Kürtlerin gerisinde bulunanlar, bugün onların duraklama halinden istifade ediliyor. Bu ise ehli hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta, Kürtler için müstakbelde bir müthiş darbe hazırlıyor gibi ehli basireti (öngürü sahiplerini) dağdar etmiştir”[3] ‘
Bediüzzaman memleketin kurtuluşuna yaptığı hizmetlerden dolayı başta Meclis Başkanı M.Kemal olmak üzere milletvekillerince T.B.M.M’ye davet edilir. 11 maddelik hitabede bulunur ve daha önce II. Abdulhamid’e sunduğu Türk-Kürt kardeşliği projesini burada da sunar: “…… Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" dedim. Dedi: "Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar. Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel(etki-tepki)ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur…”[4]
Nursi, daha sonra Demokrat parti döneminde, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’e de bu konuda çok önemli mektuplar gönderir. Sorunun neden ve çözümüne dair girişimlerini ömrünün sonuna kadar sürdürür. İşte “Reis-i Cumhur ve Başvekile” isimli mektubundan birkaç bölüm:Bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile “mü’minler kardeştir” Kur’ân’ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun…”[5] Başbakan A. Menderesi de aynı konuda uyarır: “Frenk illeti tâbir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâm’ı parçalamak için içimize bu freng illetini aşılamış. Şimdiki terbiye-i İslâmiyet’in za’fiyetiyle ve terbiye-i medeniyenin galebesiyle ekseriyet kazanarak başına geçerse, ekseriyet teşkil etmeyen ve ancak yüzde otuzu hakikî Türk olan ve yüzde yetmişi başka unsurlardan olanlar, hakikî Türklerin aleyhine cephe almaya mecbur olacaklar. Mâdem hakikat budur, ey dindar ve dine hürmetkâr Demokratlar. Yoksa, sizin yapmadığınız eskiden beri cinayetleri nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip, Halkçılar ırkçılığı elde edip tam sizi mağlûp etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim. Ve İslâmiyet namına telâş ediyorum.
Tâ, bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım ve bunu yazdım.” [6] Bu mektubun içeriği hala ne kadar güncel! Mektubun muhatabı olan dönemin Başbakanı ve hükümetinin durumu ile, günümüz iktidar ve hükümetin konumu ne kadar da paralellik arz ediyor değil mi? Bize düşen ise, o gün fazla kavranmayan veya kavranmasına fırsat verilmeyen ama bir asırdır haykırılan aynı gerçekleri erbabına hatırlatmaktır. Çünkü gerçek eskimez. Hak eninde sonunda yerini bulur. Evet Nursi’nin tabiriyle ” ana-babanın terbiye etmediği kişiyi, zaman terbiye eder.”[7]-
NURSİ’YE GÖRE SORUNUN ÇÖZÜMÜ
1- Medeni Tahammül ve Tolerans: Kürt Kimliğinin Tanınması
Bediüzzaman, her milletin kendi milli kimliğini, kültürünü ve dilini özgürce ifade etme sini, temel insani bir hak olarak görür. Bunları anayasal güvence altına alan hükümet tarzını benimser. Bunu, medeni ilerlemeyi ve pozitif rekabet duygusunu sağlayan güç olarak değerlendirir. Hatta “adem-i merkeziyet/yerinden yönetim”i, ileri medeni seviyenin bir gereği olarak taktir eder. O, bu görüşlerini, büyük bir devlet adamı ve aydın olan II. Abdulhamid’in yeğeninin ‘adem-i merkeziyet’i savunan makalesini cevaplarken dile getirir. Medyanın tahrikleriyle hain ilan edilip, yurdu terk etmesine neden olan makaleyi, “Prens Sabahattin Bey’in Sui telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap” ismiyle değerlendirir. Genel olarak “güzel fikir” diyerek taktir eder:“ hükümet, her milletin milli kimliğini teşkil eden dili ve kültürü ve düşünce seviyelerine münasip teşebüse başlamalı. Ta ki makine-i terakkiyat-i medeniyetin buharı hükmünde olan müsabakayı intac edecek bir hissi rekabet peyda olsun.”der. Şu mahzurunu da belirtir.:“milletlerin birbirini kabullenme, karşılıklı hoşgörü ve medeni seviye oluşmadan, irfan seviyeleri bir olan medeni Alman devleti gibi olmadan, ademi merkeziyetin uygulanması, güçlü olan millet, ilkel hislerin sonucu olan istila güdüsüyle, zaifi ilhak edip keşmekeşi doğurur. Ya da bölünme ve parçalanmaya ****ürür. O; tevili güzel, fikren taakkul edebiliriz. Amma istidadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lazım.”[8]der.
2-Sulh-u Umumi, Afv-ı Umumi, Ref-i İmtiyaz
Üstad Nursi Osmanlı’da İttihat ve Terakki nin Meşrutiyet devrinde ihtilaller, ayaklanmalar, cinayetler, idamların olduğu karmaşayı yaşamış. Ülke de birlik ve huzurun temini için önemle şu esasların üzerinde duruyor: “Herkesin bir fikri var. Ben de hürüm. Selameti millet için bir fikrim var: İşte genel barış, genel af, ayrıcalıkların kaldırılması gerek. Ta ki her biri,bir imtiyaz ile bakasına haşerat nazarıyla bakmak ila nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim ki: biz ki Kürd’üz aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.”[9] Fertlerin, milletlerin ve devletlerin hatalarıyla yüzleşmeleri, yanlışlarını görmeleri büyüklük olduğunu belirtir. O bu konuda şöyle der. “En büyük hata, insanın kendisini hatasız zannetmesidir. Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal.”[10]
3-Şiddetin ve “Öteki”ye Düşmanlığın Reddi
B. Said Nursi Kürtlerin, kendi milli kimliklerine, tarih, dil ve edebiyatlarına sahip çıkmalarını, ulusal kurumlarını oluşturmalarını önemle vurgular. Kürtlere zarar vermeyecek ve onları tehlikeye atmayacak barışçıl ama etkin bir yaklaşım gösterir. Aynı zamanda kardeşleri ve komşuları olan Türk, Arap, Fars ve Ermenilere zarar vermeyen, şiddet ve düşmanlık doğurmayan bir anlayışı önemle savunur. Bu konuda Kürtlere şöyle seslenir: “ Ey Aslan Kürtler! Beşyüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahra-i vahşette vahşet ve gaflet sizi yağmalayacaktır. Hem milliyet denilen Rüstem-i Zal ve Selahaddin-i Eyyubi gibi Kürt dahi kahramanlarıyla bir çadırda oturan her biriniz milliyet fikriyle umum milletin bir somut örneği olunuz. Kavimlerin mutluluk sebebi olan hürriyet, sizi meclis-i imtihana davet ediyor ki: rüştünüzü ve vesayete ihtiyacınızın olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birliğinizle gösteriniz. Milli gayret duygusu ile fikir ve şahsi vicdanınızı, milletin kalp ve ortak aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek, hürriyet diplomasını elinize vermeyecektir. Milli namus emrediyor ki kuvveti aklın yardımına, hissi fikrin arkasına gönderiniz. Ta ki aklın medeni cesaret meydanında, namusu milli payimal olmasın. Kılıcınızı fen ve sanat cevherinden yapmalı. Hem anadil denilen milli duyguların aynası, ihmalinizle gayet müşevveş olan lisanınız, tuba ağacı kabiliyetinde iken böyle kurumuş ve perişan olmuş ve medeniyet lisanı olan edebiyattan geri kalmış olduğundan, diliniz teessüfle sizi milli onurunuza şikayet ediyor.”[11]
Şiddet ve düşmanlığı hiçbir şekilde meşru görmez. Hükümet veTürklerin yaptıklarından serzenişte bulunan Kürt ileri gelenlerine:“Ey Kürtler! Kendinizden şikayetçi olunuz. Her kabahati Türklere atmakla çok aldanırsınız. Görüyorm ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen kokuşmuş bir suyu içiyoruz. Öyleyse gayret ediniz, çalışınız. Milliyet fikrini kazıcı yapınız. Eğitim ve erdemi eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngan(sondaj, boru) atınız. Ta bir kemalat pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya da susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız ve ya tembeldir. Eğer siz insan olsanız, Türkler nasıl olursa olsunlar size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.”[12]
Yine “Ermeniler bize düşmanlık ile hile ve hıyanet ediyorlar.”diye soran Kürtler’e; insanlık, iman ve feraset dolu şu sözleri söylüyor: “ Düşmanlığın nedeni olan istibdad öldü. Baskının bitmesiyle dostluk hayat bulacak. Size bunu katiyen söylüyorum ki şu memleketin saadeti ve selameti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya bağlıdır. Fakat zelilane dost olmak değil, milli izzeti muhafaza ile sulh elini uzatmaktır. Hem de onlar uyanmışlar. Siz uykudasınız. Rüya görüyorsunuz. Hem de milliyet fikri ile müttefik ve güçlüdürler. Siz ihtilafla şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsanız, onlar sizi mağlup ettiği silah ile yani akıl ile, milliyet fikriyle, ilerleme meyliyle, adalet eğilimiyle mağlup edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıcın aksi döner yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lakin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zira komşudurlar. Komşuluk dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar. Dünyaya yayıldılar. İlerleme tohumlarını topladılar. Vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, gelişmeye teşvik ile bizdeki milliyet fikrini uyandırıyorlar. İşte şu noktalara binaen onlarla ittifak etmek lazımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahf eden, cehalet ağa , oğlu fakirlik efendi, ve torunu husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.”[13]
4- Özgür Birliktelik: Cemahir-i Müttefika-i İslamiye
Bediüzzaman, Ortadoğu için ideal hedef olarak öngördüğü yapı “Birleşik Cumhuriyetler ve ya Birleşik Devletler sistemi”[14]dir. Ortadoğu da coğrafi birliği bulunan her milleti mesela Araplar, Türkler, Farslar, Kürtler vs. her birini, kendi Cumhuriyeti içinde, birleşik bir yapının doğal unsuru olarak görür. Nursi ,özellikle Kürtlerin bu yapının onurlu bir ferdi olmaları için iki yönlü bir çaba içindedir;
Biri, kendi tabiriyle “milyonlarla fertleri bulunan, binler seneden beri yaşayan, milliyetini ve lisanını unutmayan, Arapçayı ve Türkçeyi tambilmeyen ve mürşitleri ve alimleri perişan olan değerli ve sahipsiz bir kavim olan Kürtler”[15]e, Türk, Arap, Fars vs. kardeşlerinin sahip çıması, yardım etmesini sağlama. Bünün için şöyle seslenir:“ Ey Türkler ve Araplar! Sizde olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hakim üstadlara bağlıdır. Ben İslam toplumlarını çok çark ve dolapları bulunan bir fabrikaya suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa veya bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Birbirinizin şahsi kusurlarına bakmamak gerektir”[16]
İkincisi: Kürtlerin bu meşru haklarına kavuşması için yaptığı projeler, girişimler, çalışmalar. Kürtlere şöyle seslenir: “Ayrı ayrı su damlaları gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikri milliyetle birleştirip milli bir çekim gücü teşkil ile Kürt gibi büyük bir kütleyi küre gibi döndürüp büyük İslam güneşi sisteminde, bir aydınlık gezegen gibi umumi ahengi oluşturunuz. ”[17]
DÖRT KARDEŞ DİLDEN, SON ÇAĞRI VE SON VASİYET
Nursi sorunun tarafları olan Kürtlere, Türklere ve tüm akıl ve insaf dünyasına sesleniyor. Geçmiş asırların ihtişamlı ve adil birlikteliği ile gelecek yüzyılların uygar ve özgür nesilleri önünde, mahcubiyetimizi resmediyor adeta: “Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin iki bin sene önceki ecdadınızı ve iki asır sonraki evladınızı şu gürültühane olan asr-ı hazır meclisine davet etsem, acaba eski ecdadınız demeyecekler mi ki “ Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz mi siniz? Bizi akim bir kıyas ettiniz ve bizi kısır bıraktınız. Hem sol tarafınızda duran, istikbal medeniyetinden gelen evladınız sağdakileri tasdik ederek demeyecekler mi ki: “ Ey tembel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rabt eden haddi evsati? Ne aldatıcı bir kıyas oldunuz. İşte Ey Kürtler ve Ey Türkler! Manzara-i hayal üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde, iki taraf da sizi protesto ettiler.”[18]
Dersim(Tunceli) katliamı harekatının yapıldığı ve kendisine karşı baskı ve tecritin imha ve zehirleme derecesine vardırıldığı 1938-40 lı yıllarda, halka yapılan bu zülümlere karşı“çok biçare ehli imana ettikleri zalimane ve dinsizcesine tecavüzler” den bahisle yazdıklarının ve çabasının gerekçesini şöyle ifade eder: “İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için, yazılmıştır. Yani, "Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!" denildiği zaman yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır. Avrupa’nın insaniyetperver maskesi altında vahşi reislerinin sağır kulakları çınlasın! Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Ve bu asırda, yüz bin cihette "Yaşasın Cehennem" dedirten mim’siz medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhâldir”.[19]
Arapça olarak şunu der: “ we ektumu eşyaen… ” Yani: bazı şeyler de var ki onları da gizliyorum. Şayet onları da söylesem barış için bir yer bırakmamış olurum.”Ayrıca Kürtlere de tam yüz yıl evvel şunu demişti: “Ey Kürtler! Eğer hürriyete çalışmasanız yüz yıl sonra ancak özgürlüğün nimetlerini görürsünüz.”[20] Kürtlere kendi dillerinde son vasiyetim diye şunları der: “Wesyeta paşin: xwendin, xwendin, xwendin. Desthev girtin, desthev girtin, desthev girtin.”[21] Yani son sözüm: “okumak ve dayanişma”diyerek üçer defa tekrarlar.. Son olarak bütün akıl ve insaf dünyasına Farsça seslenir: “Pes kunem çun zira keen ra in bes est.”[22] Yani akıllı olanlar için bu söylediklerim yeterlidir. Köye seslendim, şayet köyde sesimi duyan varsa…
[1] Sözler. Zehra Yayıncılık144
[2] Mektubat: Zehra Yayıncılık 364-365-366.
[3] İçtimai Dersler.Zehra Yayıncılık 507.
[4] Emirdağ Lahikası:Zehra Yayıncılık 451.
[5] Emirdaği Lahikası: 452
[6] Emidağ Lahikası: 420.
[7] İçtimai Dersler: 34
[8] İçtimai Dersler: 23.
[9] İçtimai Dersler 169
[10] İçtimai Dersler: 169
[11] İçtimai Dersler: 189-190
[12] İçtimai Dersler: 94
[13] İçtimai Dersler.: 107-108
[14] Emirdağ Lahikası: 352
[15] Mektubat: 490. Şualar.1. Şua. Münazarat: 1
[16] İçtimai Dersler: 59
[17] İçtimai Dersler: 188
[18] İçtimai Dersler: 120
[19] Mektubat:29/7
[20] İçtimai Dersler: 88
[21] İçtimai Dersler: 509
[22] İçtimai Dersler: 522
Su an bizim Kurt milletinin ne halde ne durum da oldugunu benden daha iyi biliyorsunuz.Yani Saidi Kurdi degil de bir hristiyanla kıyaslasaydınız ömrü ve hayatı sürgün de cezaevlerin de gecirmiş olan bu abide sahsiyeti yine yerden yere vurma cesaretini gösterirdiniz.
Arkadaş niye böyle İslama hizmet edenlere laf uzatmakta ne buluyorsun zaten o zamanın gereği,Kurt ulusunun bagımsızlığı ve kurtulusu için formuller bulup,biz Kurtlere sunan saygıdeger Saidi Kurdiden sahsım afına özür dilemeni istiyorum.Biz önce kendimizle barışık olmalıyızki daha sonra kendi içimizdekileri elestiriye tabi tutmalıyız
“ - Bize rüşvet ve mevki bahş etmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. Şükür Allah'a ki bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz ve bundan dolayı hiç pişman değiliz . Verdiğiniz ders sayesinde torunlarımız öcümüzü alacaklardır.”
İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; "Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler." şeyh sait'in tek amacı ve gayesi vardır o da islam davasıdır. halkımdan kasıt islami duyarlılığı olan halktır. lütfen bu sözleri farklı biçimde yorumlamayın. 30 yıldır bu halkı şeyh sait ile kandırdınız. yeter artık.
Bediüzzamanın da Şeyh Saitten geri kalır bir yanı yoktur. Kendisi Şeyh Saide yardım edecek fırsatı olmamıştır. Zira Şeyh said ayaklanması sırasında kendisi Van'da Erek dağında devlet tarafından halktan soyutlanması ve Şeyh Sait ile iletişiminin kesilmesi için mecburi ikamet ve gözetime tabi tutulmuştur. Ayaklanmanın başlaması Şeyh saidin iradesi dahilinde olmamış, devlet çok hızlı bir yapılanma içinde olan Şeyh Saidin faaliyetlerinden haber almış ve daha büyümeden-güçlenmeden bir an önce provakasyon yoluyla bastırmaya çalışmıştır. Hani'deki olay devlet için mazeret olmuştur. (Bu politika günümüzde dek süre gelmiştir.)Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Kürdistan alimlerinin belirgin şahsiyetleri (Özellikle Said Nursi ve Şeyh Said ailesi)tekrar Şeyh Said gibi bir teşebbüse veya Şeyh Said'in öcünü alamamaları için sürgüne tabi tutmuştur.
Bediüzzamanın Kürtlüğe (Kürtçülüğe) kayıtsız kaldığını söylemek doğrudur, ama Kürtlere, hatta Türklere ve hatta hatta tüm insanlığa kayıtsız değildi. Şeyh Said gibi.
SIDKI ZÎLAN ( sidki_zilan@mynet.com )
Evvela belirteyim ki Salahaddin-i Eyyubi ve Said-i Nursi gibi zatları savunmak; benim gibi aklı kıt, ameli eksik, üslubu ve ifade gücü yetersiz birine düşmez. İkincisi, büyük zatlar hakkında konuşurken, evrensel değerleri nazara almak ve ona göre davranmak durumundayız. Büyük zatlar, Kürdlüğe, Türklüğe, belli bir coğrafyaya ve çağa sığmayacak kadar kendilerini aşmış insanlardır. İt ürür kervan yürür, nice zahmetler neticesinde oluşmuş bir saygınlığı kırmak, etkisiz hale getirmek ne benim ne de başkasının haddi değildir.
Salahaddin-i Eyyubi, Ahmed-i Xani, Said-i Nursi ve başkaca önderler, dahiler Kürdler arasında yetişmiş olmasına rağmen, sözde Kürd aydınları nezdinde yeterince bilinmemektedirler. Bildiğini zannedenler de kendi indi görüşleri ve ideolojik şablonlarına göre olaya bakmaktadırlar. Bir insanı çağından, şartlarından ve imkânlarından soyutlayarak anlamaya çalıştığınızda tek kelime ile çuvallarsınız. Ve Salahaddin-i Eyyubi’i cumhuriyet ve demokrasi düşmanı, Said-i Nursi’yi padişah yanlısı, Xani’yi de yobaz olarak görürsünüz. İnsanı aydınlatacak olan bilgi, hikmet ve de ilhamdır. Hikmetsiz ve ilhamsız bir bilginin insanlığın başına ne musibetler getirdiğini hepimiz biliyoruz. Hitler Almanya’sı Avrupa’nın en ileri ülkesiydi, ama hikmet ve sağduyudan yoksundu. Tıpkı Stalin, Saddam ve Mustafa Kemal gibi. O ilham ki Arı’ya bal yapma yeteneği kazandırır. Bazı arılar da var ki balı yoktur, sadece ismi arıdır. Sahte kahraman ile doğrusunun da durumu budur.
Herkesin şahadetiyle sabittir ki, Salahaddin çağının askeri ve idari açıdan dâhisiydi. Mısıra Sultan olmuştu, tıpkı Hz. Yusuf gibi. Dosta ve düşmana karşı dürüst, söylediği senet hükmündeydi. Esirlere ve düşmana müşfik davranmış, ilme ve irfana değer vermiştir. Avrupa’nın saldırısını püskürtmüş, doğuyu haçlı sürülerinden, o zavallı bahtsızlardan kurtarmıştır. Hakkında Avrupalılar tarafından yazılan ve filme alınan kaynaklar incelendiğinde, düşmanları tarafından da takdir edildiği görülmektedir. Düşmanın şahadeti olumlu olduktan sonra, akılsız bir Kürdün zırvaları neyi değiştirir ki. Biz nice miras yediler biliriz ki yedi ceddine layık olamaz ve onlara laf getirir. Hayırsız evladı Allah kimseye nasip etmesin. Hıristiyan bir Arap olan Corci Zeydan’ın Salahaddin hakkındaki romanını okumanızı tavsiye ederim.
Xani de zaman zaman iftiraya uğramaktadır. Saygın bir yayınevi olan Doz yayınlarında çıkan-yayınlanan ve Ethem Xemgin tarafından hazırlandığı anlaşılan “Kürdistan Tarihi” isimli kitapta; Peygamber ve Kur’an aşığı bu zatın güya, küçük Kürd çocukları için yazdığı “Nubahar” isimli şiir kitabını; Kürd çocuklarının Kur’an-dan kurtulması amacıyla yazıldığını iddia edebilmektedir. Xelas, kelimesini keyfince, önüne ve arkasına bakmadan, bu kitapta Kur’an ve Peygamberi öven, Yüce yaratıcıyı tenzih eden bunca ibareye rağmen; bu kelimenin nasıl öyle manalandırılabileceğini hiç düşünmeden, ilmin namusuna riayet etmeden, en azından yaşayan edebiyatçılarımızdan ve Xani uzmanı M. Emin Bozaslan gibi bir zata danışmadan öye bir yorumda-cinayette bulunabilmektedir. Oysa Xani, o kelimeyi olumlu anlamda, Kur’an-ı bitiren ve yeni bilgiler edinmesi gereken çocuklara kendi lisanlarında eğitim vermek amacıyla hazırlandığını söylemektedir. Xani’nin yanlış tanıtılması, Peygamber ve İslam sevgisi dile getirilmeden bir faşist kafatasçı imiş gibi sunulması da hayrete şayandır. Tabiidir ki başta Medler olmak üzere, Eyyubiler ve başkaca hanedanlar hakkında fikir sahibi ve engin bir tarih bilgisine sahip olan Xani, Kürdlerin mevcut durumlarından rahatsızlık duymakta ve her milletin ancak kendi kültürü, tarihi ve birikimi ile insanlığa hizmet edebileceğini anlamakta ve anlatmaktadır. Keza, o bir din adamı, ıslahatçı, tarihçi, sosyolog ve dahidir. Doğu onun gibi nicelerini ( İbni Sina, Farabi, Mevlana, Gazali, Razi gibi ) yetiştirmiştir. Böylesi bir zatı bir amigo gibi tanıtmaya çalışmamız ve onun Kürdler dışında kimseyi düşünmediğini, kimsenin sorunlarına kafa yormadığını, insanlığın ortak kaderinden ve dertlerinden habersiz olduğunu iddia etmemiz abestir.
Mele Said, Said-i Kürdi, Said-i Nursi, Bediüzzaman; buhranlı bir zaman diliminde, mutlak saltanat dönemi, meşrutiyet, cumhuriyet ve çok partili dönem / demokrasi dönemini görmüş yaşamış; idealist, ıslahatçı, hümanist, inançlı, fedakâr, feylesof, düşünür, evliya, ilahi tecellilere mazhar olmuş bir zattır. Gâh, zalim bir ağayı cezalandırmak ve Kürd halkına zulüm etmesini önlemek için yola çıkmış bir idealist genç olarak görmekteyiz, gâh Kürdlerin fakirlik ve cahillik içerisinde perişan olduklarını görerek ve çağın gerisinde kalan milletinin kaderini değiştirmek için Arapça, Türkçe ve Kürdçe eğitim yapacak bir üniversite veya birden fazla üniversite için Padişaha kadar giden ve önerilen rüşvetleri elinin tersi ile iterek soluğu tımarhanede alan bir milli kahraman olarak, gâh Kürdistan’ı işgal eden Rus ve Ermenileri püskürtmek için talebeleriyle savaşa katılan bir derviş ve sonu esaretle bir savaşçı olarak görmekteyiz.
Kemalistler onu Ankara’ya çağırırlar, onların faşizan rejimlerine alet olmak istemediğinden Van’a geri döner ve tefekküre dalar, Şeyh Said ve arkadaşlarının davasını kalemiyle yüceltir ve Kemalizm’i, Komünizmi, Faşizmi, Kapitalizm’i bir sosyolog inceliğiyle inceler, yerer ve insanlığın kurtuluşunun beraber yaşamakla, değişik fikir ve görüşleri hazmederek, yaratılış gerçeğinin ve kendi mahiyetini öğrenerek, kâinatın bir bütün olduğunu kavrayarak, insan, hayvan, canlı-cansız tüm yaratılmışların külli bir iradenin eseri olduğunu ve dünyada feragat, yardımlaşma, müsamaha, aydınlanmanın şart olduğunu söyler. 1960 ihtilalini yapanlar Onun temiz naşını mezarından çıkararak bilinmeyen bir yere ****ürerek, Onun Kürdlüğünden ne kadar rahatsız olduklarını gösterdiler. Diğer Kürd önderleri Şeyh Said ile Seyid Rıza’ya da aynı muameleyi reva gördüler.
Bugün için Said Nursi hazretleri sadece Kürdlerin değil, tüm insanlığın istifade ettiği, eserleri yüzlerce dile çevrilmiş, en çok okunan yazarlardandır. İslam ile şereflenen üç kişiden bir onun eserleri sayesinde bu şerefe nail olmaktadır. İki milyar Müslüman’ın tesirine eşit bir tesire sahiptir. Milyonlar ondan ilham almaktadır. Kendi milletine ve dertlerine bigane kalmamış, Kürd, Kürdistan ve benzeri ibareleri tabu olarak görmemiş, önce Osmanlıyım veya Türküm dememiştir. Ama vakıa olarak İslam birliğini savunmuş, bunu kendi inancının gereği olarak yapmış yoksa Padişahın casusu olarak yapmamıştır. Bu konuda cemaleddin Afgani ve aslen Arnavud olan Mehmet Akif ile hemfikirdir.
Yukarıdaki yazım daha önce benzer bir nedenle yazılmıştı. Faydalı olur düşüncesiyle sunuyorum.
Ek olarak bu Sevr olayını açıklamamız lazımdır. Uluslaraarsı bir belgede Kürd ve Kürdistan kelimelerinin geçmesi önemlidir ama tek başına bu durum Kürdleri aldatmamalıdır. Mesela; Filistin devletini öngören birçok belge Kudüs ve benzeri sorunlar nedeniyle Filisitinliler tarafından kabul görmemektedir. Aynen öyle de; Sevr anlaşmasıyla Kürdistan'ın altı vilayeti ( Van, Bitlis, Erzurum, Kars, Ağrı, Erzincan ) Ermenilere veriliyordu.
Malumunuz Said-i Nûrsî / Kürdî Hazretleri, Ermenilerin tehcirine karşı olmasına rağmen, hem Ermenilere nasihat etmiş ki Ruslarla işbirliğini Kürdler aleyhine kullanmasınlar hem de Kürdlere nasihat etmiş ki Ermenilerden ziyade kendi açmazları olan ümmiliik, fakirlik ve dağınıklıkla mücadele etsinler. Buna rağmen Ruslarla beraber olup Kürdistan'ı işgal eden Ermenilere karşı gönüllü savaşarak kendi topraklarını savunmuş ve esir düşmüştür.
Hem İslam Birliği fikri hem de Osmanlı'nın hala dağılmamış olması hem de o zamanın şartlarında ecnebi gavurlarla işbirliğinin Müslüman Kürdler/ halk arasında ihanet olarak görülmesi nedeniyle / reel politika sebebiyle Sevre evet demek ne Kürdlerin menfaatine ne de yararlı olurdu.
Kürdler 1925 te Kemalistlere karşı şeyh Said önderliğinde ayaklanmışsa, Güney Kürdleri de 1927 yılında başka bir işgalci güç olan İngilizlere karşı ayaklanmıştır. Yani Ermenilerin Kürdistaı Ermenistan yapmak istemesi ev Kürdlerin altı ilini sadece kendilerine istemeleri, Kemalistlerin ve İngilizlerin de Kürdistan'da işgalci durumunda olmaları nedeniyle; ümmi, fakir ve dağınık Kürdlerin kaderi yenilgi ve uluslaşma süreci oalark da geçikme olmuştur.
Said-İ Nursî hazretlerini suçlamak büyük bir vebaldir. O bir ictihat yapmıştır. Bize düşen onu bir feylezof, alim, yazar olarak anlamaktır. savaşı askerler yapar, alimle rise fikir üretir. Bu hastalık bize hastır; kendi büyükleirne hürmetsizlik ve her olumsuzluğu onlardan bilme. Said-i Nurs-i şeyh said-i yardım etme imkanı bulamamışsa da ona karşı bir harekette veya sonradan onu kötüleyen bir satır bile yazmamış ve aksine onu öven beyanları olmuştur.
Tarihi tarihçilere bırakalım. Said-i Nursi Kürd aydınlanmasının savaşla değil; tahsil, zenginlik-refah ve ittifakla-Milli Birlik ile olacağına inanıyordu. Yüzyıl önce Kürdlere Kürdçe eğitim veren Üniversite isterken, bugün Kürdçenin seçmeli ders olması için mücadele ediyoruz. Yani ayni noktadayız.
O hem milli hem de dini sorumluluk sahibi idi. Mezarı bile kaybedilen üç büyükleirmzidendir ( Said- Kürdi, Şeyh Said ve Seyyid Rıza ).
Eleştiriye karşı büyük bir hazımsızlık var. Yazıda herhangi bir hakaret veya hakaret kastı yok. Alimlerimize karşı onların şahıslarına veya dini bilgilerine, hakaret yok. Yazımızda örnek verdiğimiz bize göre kürdi olmayan tavırların sergilenmesidir. Said-i Nursi Sevr’de mücadele eden entelektüel Kürt aydınlar aleyhine ortak yazı yayınladı mı yayınlamadı mı? Bu yazıda Kürtler adına hak arayanların karşısında olduğunu belirtti mi belirtmedi mi ?
Sayın Cevap verenlerin yaptığı alıntılar, alimimizin Kürt meselesine ümmetçi bakışını yansıtıyor. O dönemde milletimizi yönlendiren aydınlar ve önderler sayesinde değil mi bütün Müslüman milletler -Arabı, Arnavutu-yolunu çizerken sadece Kürtler Türklere yamandı. Sonuç ortada: Gasbedilmiş bir yurt, dili, varlığı inkar edilmiş millet, onun bunun tarafından Çocuklarının kullanıldığı gözü yaşlı halk.
Yazıda açıklanan düşünceler o dönemde etkin olan Osmanlıcı-İslamcı düşüncenin ortaya konulmasıdır. Osmanlıyı, halifeyi kurtarmak için çare arayan o dönemdeki bir kısım aydınların buldukları yoldur.
Şeyh Sait’in Kürdi yönün olmadığını söyleyen kardeşlerimizde büyük bir bilgi boşluğunun olduğunu görüyoruz. Tavsiyemiz değerli kardeşlerimizin, Şeyh Sait’in Azadi örgütüyle, Kürt Teali Cemiyetiyle, Ciwata Azadi Kurd örgütleriyle ilişkisini iyi incelemeleri. Belki de İslami cenahta milli duyguların zayıf olmasının sebebi de bu bilgi boşluğudur. Burada da görev tüm yazarlarımıza düşüyor.
Ayrıca Zilan arkadaşımızın başka bir yazıya cevap niteliğinde yazılmış cevabında kullandığı ‘’ it ürür kervan yürür’’ tarzındaki yazıyı bizim yazımıza yorumda kullanması da saygı sınırlarını çok aşmaktadır. Zilan’ın yazımızı genel olarak incelediğinde bize bir özür borcunun olduğunu düşünüyorum.
Biz kürdler Tarihin en eski medeniyetine sahipken,halk değil,azınlık olma hakkına bile sahip olamadık.Nedeni açık;Halkımızı yücelteceğimize,kişileri yücelttik,kişilerin ömrü yetmedi kaybettik ve unutulduk.Milletlerine oynayanlar kazandı,kişiler geçicidir ama milletler her dönemde kalıcıdır.O nedenle,önemli değerlerimizi asla un utmayalım ama asla Kürd milletinin üstünde de görmeyelim..
Değerli kardeşim, o yazı daha önce başka vesileyle yayınlanmış bir yazı olup, faydalı ve aydınlatıcı olur diye eklenmiş ve tarafımdan da bir kaç cümle daha eklenmiştir.
Tekrardan okumadım ve o ifadeyi haliyle görmedim. Haliyle o ifadeden kasıt ne siz ne de başkası değildir. Daha önceki konu ile ilgili kimseyi de hedef almayan, yani musahhas biri kastedilemden yazılmıştır.
Arkadaşlar o beyanları ayıklamalıydı. Bu ve benzeri beyanları ayıklamak bence bu işi yapan arkadaşların da görevidir. Feraza biri küfür de edebilir. Sırf bizden geldiği için ayıklamadıklarını biliyorum ama gene de yanlış yapılmıştır. Biz de zaman yokluğundan belki katkı sunarız diye düşündük. Selamlar, hürmetler.
Hatalı ve günahkar kardeşiniz Sıdkı Zilan-Diyarbekir
Yorum yaz