Kemalizmden Kopmadan Kürdistan Özgür Olamaz
21 Nisan 1925 tarihinde başbakan olan İnönü’nün Türk Ocağı’ndaki konuşmasına gözatalım:“Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunlüğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Vatana hizmet etmek isteyenlerin herşeyden önce Türk ve Türkcü olmalarını istiyoruz.“ diyor.
Geçen makalemde TC’nin“darbe“ ürünü olduğunu işlediğim yazımda, tarihe kısmi göndermeler yapma ihtiyacı duymuştum. Yakın tarihe dönük ulaştığım bazı sonuçların açılıma gereksinimi olduğunu düşünerek bir kaç noktaya açıklık getirme zorunluluğu oluştu.
Bunları kısaca ifade etmek istiyorum:
Tarihe ilgi duyanlar doğal olarak insanı eksen almak zorundadır. İnsanlar arası ilişkilerin doğal alanı haline gelen“ üretimin nasıl paylaşıldığı“ fikri, tarihin aydınlanmasında temel rol oynar. Tarih, olgulara dayanır. Herkes bu olgulara oturduğu pencereden bakar. Dünyayı emeğiyle yaratanların penceresi ile, bu emeğe“ nasıl el koyarım“ düşüncesiyle hareket edenlerin pencereleri farklı olur.
Alman filozofu Engels şöyle der;“yeni olgular, bütün geçmiş tarihin yeniden incelenmesini zorunlu kıldı. O zaman gürüldü ki, bütün geçmiş tarih, ilkel aşaması ayrı tutulursa, sınıf savaşımları tarihidir; toplumun birbirleriyle çatışan sınıfları, her zaman üretim ve değişim tarzlarının, kısaca kendi çağlarının ekonomik koşullarının, ürünleridir; toplumun eknomik yapısı, her zaman, belirli bir tarihsel dönemin hukuki ve politik kurumlarının olduğu kadar dinsel, felsefi ve öteki idealarının bütün üst yapısının asal bir açıklamasını ancak kendisinden başlayarak yapabileceğimiz gerçek temeli sağlamıştır.“ Bu temel anlayıştan yoksun farklı yaklaşımlar tarihi magazinleştirmişlerdir. İnsanlar araşında yaşanan üretim ve paylaşımı dışlayan bir yaklaşım tarihi magazinleştirmişlerdir. İnsanlar araşında yaşanan üretim ve paylaşımı dışlayan bir yaklaşımın anlatımı tarih değildir. Kısaca burdan yola çıkarak,“ tarih ideolojiktir dersek“ yanılmış olmayız ve hıç kimse de kendini bundan muaf tutma becerisini gösterememiştir.
Satır başlarıyla İttihat Terakki ile Kemalistlerin benzerliklerine dikkat çekme ihtiyacı duyuyorum. I.ve II. Meşrutiyetin anayasası olan Kanun-i Esası’nin I. maddesi;“Osmanlı devleti, vilayetleri ve imtiyazlı eyaletleri kapsayan bir bütündür. Hiçbir süretle bölünemez .“ diyor. Bu anlayış bir amentü gibi sürekli tekrarlanır.
Her ne kadar bazıları Osmanlı da ulusların daha özgür olduğunu iddia ediyorsa da bugünkü TC yapısıyla kıyaşlandığında görece de olsa kendi varlıklarını ayrılma eylemleri ile gerçekleştirmedikleri sürece bu doğrudur. Ama ayrılmaya dönük bir eylem ortaya çıktığı an ne kadar katı oldukları biliniyor. Balkanların ayrılık kalkışmalarına gücü yetmeyen ittihatçılar ellerinin altındaki Ermenileri soykırımdan geçirmeyi ihmal etmemişlerdir. İttihat Terakki’nin beyinlerinden biri olan Talat anılarında şunu diyor:“Osmanlı İmparatorluğu Türkler, Araplar, Kürtler, Ermeniler,Rumlar, Bulgarlar, Şırplar vb. gibi çeşitli kavimlerden oluştuğundan Ermeni proğramına göre siyasi bir özerkliğin kabulü öteki milliyetlere de aynı şekilde bir örgüt kurma hakkını verecektir. Bu ise yalnız ülkedeki birliği bozmakla kalmaz, belki altı yüz yıldan beri imparatorluğun üzerine kurulmuş olduğu temelleri yıkarak imparatorluğu çöküşe döğru götürebilir...“
İttihat ve ve Terakki’yi Kemalistlerden ayırd etmek hayli zordur. Gerek örgütsel yapıları gerekse düşünüş biçimleri birbirinden ayrıştırılamaz. Kemalistlere İttihat ve Terakki’nin devamıdır dersek yanılmış olmayız. Sadece Kemalistler, emperyalistlerin emrine uyarak İttihat Terakki’den devr alınan“Turancılık“ anlayısını rafa kaldırmak zorunda kalmışlardır. Ziya Gökalp’in kendisine“ fikir“ babalığı yaptığını M .Kemal söylüyor. Ki Kemalistlerin önemli kadroları (M.Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Fethi Okyar, Şükrü Kaya, Celal Bayar..) İttihat ve Terakki’nin de üyesiydiler. Şefçı, Tek Partici ve Devletçi anlayışlarını da beraber getirmişlerdir.
İttihatçılar I. Dünya Savaşını sona erdiren Mondros Mütarekesi’den sonra 2 Kaşım 1918 de iktidarı bırakıp bir Alman Torpidosuyla ( Talat, Enver ve Cemal )sabaha karşı İstanbul’dan ayrılıyorlar. Yenilginin etkisi Anadolu ve Kürdistan’da kendini gösteriyor. İşgale karşı Kürd halkı tavır geliştiriyor. Emperyalistlerin oyunlarını boşa çıkarmak için direnişler örgütlüyorlar. Halkın işgale karşı gelişen tepkisinin sonucunun Kürdler açısından bağımsızlığa kadar gideceği fikri İstanbul hükümetini rahatsız ediyor.
Hemen 3.Ordu müfettişi M.Kemal’i halk ayaklanmalarını kendi denetimi altına almak için görevlendiriyorlar. Samsun’a gitmek içın İngiliz Konsolosluğundan vize alıp yola çıkıyor. Amasya’ ya geçıp orda yaptığı toplantının ardından bir genelge yayınlıyor. Ardından Erzurumda yerel düzeyde bir Kongrenin düzenlendiği bilgisini alıyor. Hemen Erzurum’a hareket ediyor. Bazı tarihçiler M.Kemal’in katılmadığı bir kongreden söz ediyor olmalarına rağmen o kongreye ilişkin belgeleri sunamadıkları için neler yaşandığı olayı pek netlik kazanamıyor.
M. Kemal Erzurum’a gelince ulusal düzeyde bir Kongre önerisi getiriyor. Bazıları bunu kabul etmiyor. Kazım Karabekir de bölgesel olmasını istiyor. Kongre başlıyor M.Kemal ilk gün kendini başkan ilan ediyor. Belgeler buna“ oybirliğiyle“ diyor. Eğer Kemalistler delegeleri kendileri belirlememiş olsaydılar, ilk günde oybirliğiyle şeçilme şansı olabilir miydi? Bilmiyorum, belki de resmi tarih doğal öndere kim hayır diyebilir anlayısıyla hareket edip aleyte olan tüm belgeleri yakmışşa buna bir şey diyemem.
Bu konuda M.Kemal şunları söylüyor;“Her şeyden önce ben, ne olursa olsun, kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim...Baylar, ulus, yurt, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişi güzel kişilerden, Erzincanlı bir Nakşi Şeyhi ve Mutkili bir aşiret başkanı gibi bilisizlerden kurulabilecek bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?“ deyip, iplerin kimin elinde olduğunu ilan ediyordu. Heyeti Temsiliyenin M.Kemal olduğu sonraki süreçlerde açıkça görülmüştür. Erzurum Kongresinin daha iyi anlaşılması için kongre toplantı bildirisinden bir bölüm alalım:“Doğu vilayetleri adını taşıyan Erzurum, Sıvas, Diyarbakır, Harput, Van ve Bitlis vilayetleri...hiçbir nedenle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılmaz bir bütündür.“ Diyerek Kürdlere ve diğer topluluklara hıçbir hakkın verilmeyeceğini ilan etmektedirler. Bu kararlarda imza kullanan 22 Kürd delegesi vardır.
I.ve II. meşrutiyetin kanun-i Esası’yesi , Talat Paşa’nin söyledikleri ve Erzurum kongresi kararları ; tümü Kürdlerin osmanlılardan ayrılmayacağını açıkça ilan ediyor. Buna rağmen hala bu hareketlerden“ ilericilik bekleyen“ bazı Kürdlerin var olması şaşılacak bir şeydir. İttihatçılar bir çok Kürd aydınını kendi partilerine üye yapmışlardır. Aynı şeyi M.Kemal de yapmıştır. Her ne kadar bazı Kürd aydınlarımız M.Kemal’in çok sonradan (Şeyh Said olayından sonra)“ gerçek yüzünü“ gösterdiğını iddia ediyorlarsa da belgeler bunun doğru olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Başından beri gerçek yüzü açıkça görülüyor. Siyaset yapma adına kendi ilkelerini ortaya koymaktan çekinip kemalistlerin peşine takılan anlayışlar elde olanı da kaybetmişlerdir. M.Kemal daha eylül 1919’da Kürdistan Teali Cemiyeti önderliğinde Kürdlerin örgütlendiğini duyunca, hemen askere talimat yolluyor. Malatya alay komutanı İlyas’a yolladığı talimatın iki maddesini buraya alıyorum:“I- Firarilerin süratle derbestleri II-Kürtlük ceryanına asla müsait zemin bırakılmaması“ deyip, bir yıl sonra Koçğiri’ de Kürdlere savaşı da buna ekliyor.
Birde şu ünlü I. Meclis dönemine gözatalım. Evet Lazistan ve Kürdistan mebuslarından söz ediliyor. Ama buralar adına siyasi irade oluşturma çalışmasına ne kadar izin veriliyor? Eylül 1920 de meclis karışıyor. İçişleri Bakanlığına Tokat mebusu Nazım meclis tarafından seçiliyor. M.Kemal onu İçişleri Bakanlığına istemiyor. Çeteleri aracılığıyla Nazım’i istifaya zorluyor. Yerine de Refet Bele’yi şeçtirtiyor. 4 Kasım 1920 de bakanları şeçme yetkisini meclisten alıyor. Bugün bile mecliste sadece AKP’den 74 Kürd milletvekili var . Bunların Kürdlük adına herhangi bir talepleri yoktur.
Biraz da Lord Kinros’u dinleyelim.“ Mustafa Kemal yalnızca meclis başkanı-dolayısıyla gerçekte devletin başkanı- değil ama aynı zamanda hükümet başkanı idi . Aslında vekilleri de kendisi şeçtiği için, kabineyi elinde bulunduruyordu. Vekiller kuramsal olarak meclis tarafından seçiliyordu. Ama aslında bunları başkan öneriyor. Meclis de onaylamaktan başka bir şey yapamıyordu. M.Kemal böylece hem meclise hem de kabineye hükmedebilecek durumda idi.“diyor. böylece meclisin de bir tiyatro oyunundan başka bir şey olmadığı açıkça ortaya çıkıyor. Bu kısacık tarihi bilgilerin amaçı bügünümüzü aydınlatması için gerekli değiniler olarak algılanmalıdır. Ayrıntılı tarihi inceleme yeri geldikçe yapılacaktır. Kuzay Kürd haraketinin son on yıllık süreçte tekrar Kemalistlik damarı kabarmaktadır. Bize çıkış yolu olarak birinci meclis veye Kemalizm’i öneren bu haraketin amaçı iyice anlaşılmalıdır. Kensinlikle Kürdler kendini Kemalistlerin oyununa alet etmemeliler. Çünkü Kemalizm’de siyasi irade tek adamda toplanıyor. Bırakalım başka ulusları, o kendi ulusunun da haklarını gaspeden faşizan bir devlet yapılanmasının adıdir.
Biz Kürdlerin Kemalizm gibi zamanı dolmuş ve kendi döneminde bile otoriter olan bu ideolojiye ihtiyaçları yoktur. Tüm dünya ulusları gibi bağımsız ve özgür bir Kürdistan Kemalizm’den kopmayla gerçekleşebilir.
Son olarak, 21 Nisan 1925 tarihinde başbakan olan İnönü’nün Türk Ocağı’ndaki konuşmasına gözatalım:“Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunlüğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Vatana hizmet etmek isteyenlerin herşeyden önce Türk ve Türkcü olmalarını istiyoruz.“ diyor.
Kürdler, Türkleşmek istemiyorlarsa Kemalizm ve önün savunuculuğuna soyunanları terk etmeliler.
15 . Nisan . 08



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz