Amed’li Olmak!
Amed üstüne binlerce efsane anlatılabilir. Ama asıl efsanesini hala yaşıyor. Çünkü Kürdlere Başkent’lik yapıyor. 12 eylül Cuntası geldiğinde ilk iş olarak Başkent Lokantası’nın tabelasına yönelmişti. Onu alaşağı etmeyle Kürdlerin beyninde ve yüreğinde kazılı olan Başkent anlayışını da yıkacaklarını sanmıştılar. Ama istedikleri olmadı. Diyarbakır Zindanı yutulamayacak bir kılçık olarak boğazlarını jilet keskinliğinde yardı. Her ne kadar buna tahammül edemeyen(ler)“ Urfa kazanacak“ diye bağırıp durduysa da sesleri Marmara’nın dalgaları arasında kalmaya mahkum olmanın ötesine geçemedi.
Kürdlerin kalbi. Her daim yüreklerde titresimler yaratan kent. Adı her anıldığında kafalarda binlerce çağrışım oluşur. Kimi tarihinin eskiliğine, kimi duvarlarda yer alan kitabelerin açık müze oluşuna, kimi geçmişin anda yaşanmasına, kimi kalelerin azametli duruşuna vurgunken, A. Arif’de “ağzı var dili yok Diyarbekir Kalesi“ deyip, politik istemin ötelerine taşıp insani bir hak olan dile vurulan kilitin acımasızlığını haykırıyor.
Kimler uğramadı ki bu muhteşem kente...Dicle’nin derinliklerinde uğuldayan yanık aşkın tufanı, bu kentin gelinlik kızlarını sarmalardı. Kendi istemlerine karşı yönelen güçlerin iğfaline uğramamak için Dicle’yle buluşmanın trajik öyküleri de dilden dile dolanır. İşgalcinin potin izleri her daim kan çanağına dönerken bile, hiçbir zaman kimseyi takmamış Diyarbekir Kalesi. Persler, Makedonlar, Selevkoslar Partlar, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve son olarak TC’nin orduları taş üstüne taş ve baş üstüne baş bırakmamalarına rağmen, o bir abide olarak başı dik, güneşe gülümseyen bir edayla ayakta durmaya devam etmektedir.
Nice yolcular gelip geçmiştir bu handan. Dicle’nın yukarı havzası bu kente mekan olur. Anadolu, İran ve Mezopotamya’dan geçen kervanların buluşma noktası görevini gören bu kent, sadece eşya ticaretiyle sınırlı bir işlevden çok büyük kültür alış verişlerini de burda gerçekleştirirdi. Kervancılar, kıtadan kıtaya yeni anlayışlar yüklenirlerdi. Harmonileşen kültürler hoşgörüyü yayardı dünyaya.
Amed üstüne binlerce efsane anlatılabilir. Ama asıl efsanesini hala yaşıyor. Çünkü Kürdlere Başkent’lik yapıyor. 12 eylül Cuntası geldiğinde ilk iş olarak Başkent Lokantası’nın tabelasına yönelmişti. Onu alaşağı etmeyle Kürdlerin beyninde ve yüreğinde kazılı olan Başkent anlayışını da yıkacaklarını sanmıştılar. Ama istedikleri olmadı. Diyarbakır Zindanı yutulamayacak bir kılçık olarak boğazlarını jilet keskinliğinde yardı. Her ne kadar buna tahammül edemeyen(ler) “ Urfa kazanacak“ diye bağırıp durduysa da sesleri Marmara’nın dalgaları arasında kalmaya mahkum olmanın ötesine geçemedi.
Bazen hüzün ve trajedi de uğrar bu kente. Zülfü Çelebi Dede de bunlardan biridir. Diyarbakır’in Dicle ilçesinde yaşayan Zülfü Dede’nin ikiz çocukları var . Her biri birer dağ gibi, “cihan parçası delikanlılar.“ Biri dağda, biri gerillada. O bir baba, ikisi içinde aynı oranda yanmaktadır. Her ne kadar beyni ülkesi için atıyorsa da yüreğine laf geçirtemiyor. Duygusallığı atıp mantığın kalkanına bürünmesi isteniyorsa da, O bir insan ve aynı zamanda baba. Duygusuz yaşanmayacağını biliyor. Bilincin alt evresini üst evreden koparıp atamıyor. Ikisinin bütünselligi yasamda ona hep yol gösterici olmustur.
3 yıldır kendini dağlara vurmuş. Içine kapanıp insanlar yerine börtü- böceklerle konuşup duruyor. Her hışırtıya kulak kabartıyor. Gördüğü her slüeti oğlu sanıyor. Karşılaştığı her kayadan çocuklarını soruyor. En çok da göçmen kuşlardan haber bekliyor...Okuduğu Kutsal kitabın indiricisinden evlatlarına kavuşmanın umutsuz yakarışını dualarla dile getiriyor.
Oğlu İbrahim dağa çıktığında, gözüne günlerce uyku girmemis. Duygularını söyle aktarıyor;“Tıpkı Hazreti Davut’un Hz. Yusuf’u kaybettiği zaman yaşadığı ızdırabı çektim, çocuğumu bulurum diye dağda günlerce kaldim. Şimdi hayvanlarımı dağlarda otlatıyorum, belki bir gün onu görürüm.“ diyerek, umutla yaşamını sürdürüyor.
Yine günlerden bir gün, kutsal kitabın derinliklerinde huşu içinde dolanırken, zebaninin biri tepesine dikilmiş;“Kur’an-ı Kerim’i bırakıp yere yatmamı istedi. Ben de ona neden bunu bana yapıyorsun, gördüğün gibi Kur’an okuyorum dedim. Sonra nedensiz sualsız beni dövdü.“ deyip, gördüğü işkenceleri anlatırken göz yaşlarına hakim olamıyordu...Her Kürdün yaşamında en azından bir kaç kez başına gelen bu sıradanlaşmış olay karşısında yaşlı bir insanın soyularak onuruyla oynanmasının derin kederi akıyordu Zülfü dedenin yüzünden.“Ayıptır yaşlıyım dedim, beni dinlemediler“ sözleri, boğazında düğümleniyordu.
Amed yetmişlik dedelerin çektiği ızdırabın derinliklerini yaşlı içine gömerken, yıkılmamanın azameti içinde başını göğe dikerek meydan okumanın kendinden emin duruşuyla;“Dil’im açılmadan çekip gitmek kitabımıza uymaz Biré min“ diyen, Xançepeklilerin haykırısını andırıyor.
25. 09. 08



Yorumlar (1 gönderildi):
Mekke'nin,Medine'nin
Ve Kudüs'ün kardeşi
Ve mazlumların diyarı Amed'im.
Özlemlerimin,acılarımın
Hayallerimin,Rüyalarımın baş şehri!
Sen,
Mazlum Halkımın kıyamadığı,
Biricik nazlı çiçeği,
Telli duvaklı gelini,Amed'im.
Sana,bu kadar uzak
Ve sana
Bu kadar yakın olmak
Ne ağır,
Ve ne zordur,
Bir bilsen!Amed'im.
Esaret,
Bir diken gibi,
Kanatır,
Senin de,
Benim de yüreğimi,Amed'im,
Biliyorum,
Sen bana mahkum,
Ben sende esirim.
(MEM)
Yorum yaz