Şükrü Gülmüş;Her Yolculuk Bir Serüvendir
Kar yağdı. Lapa lapa.. Dışarı çıktık. Karda, kar yağarken yürüdük. Fotoğraflar çektik. Güldük ve eğlendik. Arkadaşlar sabaha kadar Fuad'la başbaşa kaldı. Onu biraz yordular biraz soğuk aldırdılar ama değdi. Fuad da, arkadaşlar da memnundu.
Durmak çürümek, beklemek bir azaptır. Ve yolculukların her biri benim için; yeni Dünyalara, yeni serüvenlere açılmakdır.
Bu 2008 yılının son ayı olan Aralık'da, artık yılın kapısı yeni bir yıla aralanıyor. Biraz da bu ay benim için; mevsin bağ bozumudur. Eskiyen, yorulan yıla doğru giderken; yeni bir yıla da ‚Merhaba' diyeceğiz.
Aralık soğuktur. Havalar kötü. Neden çıkıyorsun evinden, diyenler tek yanıtım.
‚Yılbaşının yaz, bahar ayında olduğu görülmedi. Her ne kadar bize 21 Mart Newroz yılbaşı oluyorsa da, ben de Dünya denen gezegene ayak uydurarak, yılbaşını Hiristiyanların 24 Aralıkıyla beraber kutlamak istiyorum. Ev ev dolaşıp; ‚serê salê/Bine salê /Xwedê kûrek, bide kebanîya malê' demek istiyorum.'
Toparlandım.
Leptopumu bir çantaya, eşyalarımı bir çantaya koydum.
Sırtıma attım ve yola koyuldum.
…
Oberhausen garında biletimi aldım. Varacağım noktayı belirledim. Gidiş yol planı elimde.
Kısa bir aktarma Duisburg'da molla.
Sonra Gelsenkirschen. Ordan da Münster.
Münster'den Osnabruk'a gideceğim.
Bir dakika ile aktarma trenimi kaçırdım.
Elimde kahvem, ağızmda sigaram. Sırtımda çantam. Ve bir elimde de Leptop'um. Ama treni gidiyor. Ben kahroluyorum. Hırsımdan kağıt olan baradığımı kahveyle fırlattım rayların üstüne.
Bir kadın duruyordu o soğuk ayazda. Rus klasiklerinde anlatılan bir madama benziyordu. Ona baktım ve güldüm. Ama o bana somurtuyordu. Aşağıya indim. Yeniden istikametime gidecek trene bakıyorum.
O ara iki resmi polis bana yaklaştı.
-Merhaba.
-Merhaba.
-Sen tren raylarına kahve bardağını attın.
-Evet.
-Ama bu suç.
-Tamam. Doğrudur.
-15 Euro ödeyeceksin.
Duruma baktım. Kadın tetikte bekliyor. İnkar etsem tanıklık yapacak. Ve ben haksızdım. Hatalıyım. Ama ben onbeş değil, on euro vereceğim. O tarzanca Almancamla baya iyiymişim. Ve onlarla ciddi pazarlığa giriyorum. Sonunda on Euroda anlaşıyoruz. Cezamı kestiler. Paramı ödedim. Makbuzumu cüzdana koydum. Ve bu sefer ben saldırıya geçtim.
-Bakın beyler. Ben normalda bu davranışları yapmam. Ama treni kaçırınca kafam bozuldu. Onun için böyle oldu. Beni hep böyle şeyler yapmam. Bir de ben Osnabruk'a gidecem. Bana yardımcı olun.
Yardımcı oldular. Gülüştük ve ayrıldılar.
Ben bir kahve daha aldım. Bir gazete ve varacağım yere, bir saat sonra geleceğimi bildirdim.
Sarışındı ama masmaviydi gözleri
Bizim bu Almanya'da ekmek satılan yerlere fırın demezler. Bunu yerine Bekerei derler. Yani ekmek satılılan yer. İki küçük ekmek ve bir kahva aldım. Hava soğuktu. Hemen orda, ayakta yemeye başladım. Karşımdaki duvar kağıdında şöyle bir şey yazıyordu. Küçük çocuk, büyük ekmek.. Ben Almanca olan bu sözü; ‘Küçük adam, büyük aşk' diye çevirdim. Kadın önce anlamadı. Sonra anladı ve sevindi.
Küçük adamın büyük aşkı...
Gazete okuyorum. Kıkır kıkır iki genç kız bana bakıp bakıp gülüyor. ‘Ne gülüyorsunuz?' dediğimde, yine kıkır kıkır;
-Hiç amca ne olsun..
-Aaaa siz Türksünüz...
-Evet.
-Adın ne senin?
-Ebru...
-Senin ?..
-Sema...Ya sen nerelisin? Adın ne amca?
-Ben mi Mehmet ve Kırşehirliyim...
-Ben Kayserili, arkadaşım da Urfalı...
Urfalıya bakıyorum da.. Aman amannnn.. Hiç Urfalılara benzemiyor.
Bana yardım ediyorlar ve trenime kadar yolculuyorlar.
Sonra başı sarılı turbanlı kızlarla karşılaştım. Türkçe konuştum. Ama bunlar ne Türk ne Kürd çıktılar. Arap.. Lübnan'lı. Tabi başladık Arapça laflamaya. Bana çikolata ikram ettiler. Araya bir Türk müdahele etti.
-Sahafi ne demek amca...
-Gazeteci demek. Sen anlamazsın.
Yani sen sohbete maydanoz olma. Ben şimdi Lübnanlı'yım.
çok tatlı ve güzel Arap kızlarıydı.
çabuk ayrıldım.
El salladım.
Gelelim Sarışın ve Mavi Güzlü Rus Kadına...
Vavvv.. çekiyorum. Ne şans diyorum.
Türk kızlardan gülücük.
Araplardan tatlı ve Rus'la da dolu dolu bir söyleşiye kapılıyorum.
çok çabuk anlaştık. Kızı biraz bozuk çalıyordu ama anası tatlı. Almancam da fena değilmiş hani... Beraber foto da çektik. Karşılılıklı telefon aldık verdik. Hatta o kadar daldık ki; nerdeyse trenim arkadaşımın olduğu şehirden geçip gidecekti. Kadın uyardı. Kapıya kadar yolculadı. Vedalaştıp ayrıldı. Ve aşağı inince arkadaşımın oğlu koşarak yanıma geldi.
Yürüdük eve doğru.
Ona yolda maceralarımı anlatmaya başladım.
Güle güle eve geldik.
Anlatılabilecekleri evde anlatım. Ve bu defteri kapatım. Ama güzel ve maceralı bir gündü.
Bir gece yatım.
İkinci gece; ‘Hadi artık yolcu yolunda, solcu solunda gerek' dedim. Bir başka arakadaşından gidip araba aldık. Yola koyulduk. İlk durak Münih ve Fuad çavgun...
Münih Niyet Fulda'da Kısmet
Mehmet Emin Hoca da artık benim gezginci kadroma katıldı. Ve arkadaşından arabayı ödünç aldı. Bir hafta önce kendi arabasını Yunanistan'da takla attırmış ve çöpe atmıştı. Arabayı aldık ve yola koyulduk. 700 kmlik bir yolumuz var. Hoca ‘Fulda'da bir mola verelim' dedi. Ben de kabul ettim. İyi ki de etmişim. çünkü karı-koca iki güzel Küçük Başurlu doktorla tanıştık. Ev sahibi ve çocukları da harikaydı. Alel acele ve çarçabuk bize pizza hazırladılar. Tabi bu arada dört saat gitti. Biz Fuad'a telefon ettik. Ama nerdeyse Mahmud Hoca ve Hasan arkadaş bizim kayıp ilanımızı verecekmiş.
Yolda da eksoz düştü.
Ama sağ-selim Münih'e vardık.

Fuad ve Hasan bekliyordu. Biz onları alıp Hasanlara gittik. Ordan da Mahmu Hoca'lara gittik. Ama Mahmud bizi haşladı. ‘Niye bildirmediniz?' diye. Biz de Fuad'a Fulda'dan çıkarken söyledik' dedik. Ama yine da farfara yedik. Mahmut Hoca'nın evi, oğlu eşi ve kedisi her yönüyle güzeldi. Güzel insanlar ve güzelliklerle süslü bir söyleşiyle noktaladık o geceyi. Hasanlara geldik. Hepimiz iki gece de onlarda kaldık. Yeni yıla ramak vardı. Arabalar üzerinde tartıştık. En sonunda sevgili kardeşimiz Mutlu ikna oldu ve Fuad'ın dediği oldu. Onların arabasıyla bu kez Basel'e doğru yola çıktık.Halis`i de alip yola devam
Ver elini Basel
Kendi aramızdaki konuşma ve karardan sonra, Halis'de kalmayacak ve onu alıp yolumuza devam edecektik. Basel'e 13 km kala, bizim Hasan'ın hat değiştirmesiyle ölümden kılpayı kurtulduk. Saatlerce trafik sorunuyla didişerek ancak çok geç saatlerde bu beladan kurtulup yolmumuza devam ettik. Geç saatlerde ulaştık.
Geldik ama çok rotarlı geldik.
Bizi böyle kabul edin, dedik.
Gerisini de ne siz sorun ne biz söyleyelim, dedik.
Ama yine de olanları anlatık.
Sabah ise Ali Robîn'e durumu anlatmanın imkanı yoktu. Bizi erkenden uyandırdı. Bana ‘Şükrü Hoca, Fuad amca git onları kaldır' dedi. Ve ardından ekledi. ‘Şükrü Hoca bu Emin Hoca var ya, bana seni pencereden atarım dedi.'
Ali Robîn çocuk ama bu farklı bir çocuk.
Bir yıl öncesinin hesabını soruyor.
Ben devreye girdim. ‘Tamam Ali Robîn Emin Hoca sana şaka yapmış. Bak senden özür dileyecek ve bir daha böyle bişey söylemeyecek' dedim. Ali Robîn tamam, dedi.
-Peki bu kim? (Hasan'ı göstererek)
-Bu da Hasan Amcan, dedim. Ama Hasan,
-Yok amca değil. Yanlızca Hasan de yeter der demez. Robîn;
-Tamam Hasan.. O zaman kalk bakalım, dedi?
çocuk bu.
Hem de Ali Robîn...
Di hadi bakalım Hasan, düzelt bakalım düzeltebilirsen.
Hasan, hep Hasan olarak kaldı.
Hindi Dolması...
Bizimkiler her türden hazırlığı yapmışlardı. Biz de almamız gerekenleri almıştık. Harun'da evdeydi zaten. Böylece kadro tamamdı.
Birimiz pirinç harmanını hazırladı. Birimiz hindiyi doldurdu. Ve fırına sürüldü. Ortalıkta Rengin fıldır fıldır dönüyordu. Masayı açtık. Sandalyeleri dizdik. Ve pişen hindi sofraya gelince çok görkemliydi. Aynı sahici hindi kadar şişmiş ve parlamıştı. Ben büyükçe bıcağı alıp, kestim. Ali Robîn konuşmamızı kesti.
-Durun!.. Durun.. Yeter artık siz konuşmayın.. Hep siz konuştunuz... Beni dinleyin; deyip büyük bir konferansa verdi. Benimle Fuad arasına oturdu. Başladık hindimizi yemeye. Daha sonra odaya geçtik ve saatin artık bizi 2009'lara taşımasına hazırdık. Ama bir tek eksiğimiz vardı. Havayi fişekler yoktu. Mum yoktu. Hem havayi fişekler ve mum yerine Rengin ile Robin vardı. üstelik bana alkosüz şampanya almıştı. Onunla kadeh kaldırdık.
Nice yıllara Ali Rob'in nice yıllara Rengîn.. ve iyiki varsın Nasname ve Nasnameciler...
Benim en büyük ve en güzel ailem...
Kar yağdı. Lapa lapa.. Dışarı çıktık. Karda, kar yağarken yürüdük. Fotoğraflar çektik. Güldük ve eğlendik. Arkadaşlar sabaha kadar Fuad'la başbaşa kaldı. Onu biraz yordular biraz soğuk aldırdılar ama değdi. Fuad da, arkadaşlar da memnundu. Sabah.. Yani 2009'un ilk gününde ayrıldık. El ettik, söz ettik. ‘Yakında çok yakında bir arada olacağız yine...' Hem de daha büyük bir aile ile... çoluk çocuk ve eşlerle, arakadşlarla...
Basel'de Kahve Karlsruhe'de Yemek
Basel istasyonunda bir küçük mola verdik. Bir kahve içtik. Sonra yolmuza devam ettik. Ama bu sefer Karlsruhe üzerinden gidecez Münih'e. Karlsruhe'ye varmadan iki arakadaş aradım. Biri Ermeni Mustafa, diğeri de benim foto muhabiri R. Keskin... Keskin'i bulamadık ama Mustafa'yı buldum. Karlsruhe'ye varınca ikisini bir arada bulduk. Keskinlere gittik. Bize yemek hazırlamışlardı.
O ara Mustafa'dan İstanbullu günlerimi dinledim.
İlginçti. Bilmediğim konulardı.
Ve bikez daha bu teşkilatın ne kadar kavi olduğuna inandım.
Ama teke tek olması gereken söyleşi, çoğul olunca tüm koordinatları alamadım.
Bir dahaki sefer Mustafa, bir dahaki sefere kalsın... Acelem yok.
Bir de Emin Hoca'nin referansına telefon etmiştik. Onlar da bizi bekliyordu.
Keskinler dizi dizi çocuklar.
Masaya gelen su ve çay..
Ardından ‘Aç mısınız?' demeye varmadan gelen enfes yemekler..
İşte Kürd budur, dedim.
çat kapı ve kurulan dostluk sofraları.

Hoca'nın haber verdikleriyse dolma hazırlamışlardı. Ama yer kaygan, hava soğuk ve onlardan izin istedik. ‘Bizi bu kez bağışlayın. Hastamız var, gitmek zorundayız' dedik ve zar-zor bıraktılar bizi.
Hasanlara vardık.
Fuad'ı evine bıraktık.
çünkü başka türlü rahat edemezdi.
Ama ertesi gün ona uğradık. Ben özellikle evini merak ediyordum. Görmem gerekirdi. Hasan, Mutlu ve küçük Şivan'ı da yanımıza alarak Faud'a gittik. Biz çay yaptı. Oturduk. Onun yeni makalesini de Halis'e yoladık.
Ve ondan hatır isteyerek yanından ayrıldık.
Hasanlarda son gece ve ertesi gün yola çıktık.
Artık yine Emin Hoca ile beraberdik.
Yolar tıklım tıklım. Tam dokuz saatte ancak Bilefeld'e vardık.
Orda da Hoca'nın bacısıgillerde yattık.
Bugün yani 4 Ocak 09'da Emin Hocalardayız.
Eşine alınan çikolatları verdik. Mutlu ve Fuad'ın emanetleriydi.
Onlara da telefon ettik ve ben de yarın evime doğru yola çıkacağım.
Gerçi gitmeye pek niyetim yok ya...,
Sarışın ve mavi gözlü kadını aradım. Yoktu. Olsaydı ve ‘gel' deseydi. Kesin giderdim. Gidilmez mi? Sarışındı kadın. Masmavi gözleri vardı. Sımsıcak bir güneşi saç, ve deniz mavisi gözler.. Vala sizi bilmem ama bir düş, bir küçük umut da olsa ve ‘gel' dese giderdim.
Gitmek..
Uzaklara çok ama çok uzaklara...
Gitmek...
Sarı saçlı ve mavi gözlü bir kadına olacaksa..
Gitmek; ölmek de olsa, ben giderdim.
Ama ‘Gel!..' deseydi.
Der mi acaba..
İşte bütün mesele burda.
,Yoksa gitmek ve ölmek bir Kürd için o kadar da mesele değil...
Hele de bu Kürd, Fransiz cigeriyle yasayan bir Kürd ise...
Degme yagli boya...
5 Ocak 09



Yorumlar (3 gönderildi):
Yorum yaz