Anasayfa | Yazarlar | Şükrü Gülmüş | O Sessiz Bir Abideydi

O Sessiz Bir Abideydi

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Bizimkilerin bir fotosu da yok

Onlar hep ordaydılar./ Onları görüyordum./ Pırıl pırıl ve sımsıcak insanlık kokuyorlardı./ Bir dizi gereksizin kahrını onlar için de olsa, seve seve çekiyordum. / Biri önderim, biri canciğer arkadaşımdı. Birini izliyordum. Birini de sıkılınca yanıma alıyordum. Orhan’la sigaramızı yakıp...



 
Bu aralar Selim Çürükkaya elini geçmişin torbasına atmış ve bizim Diyarbakır Zindanı’ndan kahramanları seremoniye çıkarmış. Geçenlerde can Kürd ve güzel insan  Bişar Akbaş’ı anlatmıştı. Ve ben de eksik bıraktığı bazı yerlere, -yazı ile- bir kaç fırça atmıştım. Geçen gün bana telefon etti. ‘Xoca, bu sefer Orhan Aydın’ını anlatmaya başlayacağım’ dedi. Sevindim. Ama bir o kadar da hüzne boyandım.
 
İnsan Orhan Aydın’ı nasıl anlatır?
Durdum. Gerçekten anlamakta ve anlatmakta zorlandım.
Hani beylik bir söz de olsa yazmak durumundayım: ‘Aşk anlatılmaz. Yaşanır!..’ Bu sadece karşı cins için değil, kendi hemcinsimiz için de geçerlidir bence. İnsan arkadaşına da aşık olur. Çünkü aşk bana göre sevginin en yoğunlaşmış halidir. Ben Orhan’ı bir halk kahramanı olarak görürdüm. Ve ona aşıktım. Bazen ona bakar bakar ve ‘Orhan... Ya bu kadar sessiz ve mağrur nasıl durmasını beceriyorsun?’ derdim. Bana bakar ve sadece gülümserdi. İşte o gülüşü var ya o gülüşü; ölüyü diriltirdi. Ya Orhan bir insan güzeliydi. Bir sessiz abideydi. Onu anlatmak; en sert kayaları, en değme heykeltraşlara büst yaptırmaktır.
 
Tam olarak hatırlamıyorum.
Acaba o mu benden önce, yoksa ben mi ondan sonra yakalanmıştım.
Ama beraber 1 Nolu’da, 24. koğuşta kalıyorduk. Mehmet Hayri Durmuş da ordaydı. Yataklarımız karşı karşıyaydı. Hemşeriydiler Orhan ve Hayri. Boy-bos olarak değil ama huy ve karekter olarak birbirlerine çok benzerlerdi. Bazen ikisinin de koğuşta olduğunun farkında olmazdım. Sessizlik çökünce bir Hayri Abi’nin köşesine, bir de Orhan’a bakardım. Sanki ‘Xoca hele bir bak bakalım seninkiler firar edip, şimal yıldızı gibi gökte değiller mi?’ dercesine.
 
Onlar hep ordaydılar.
Onları görüyordum.
Pırıl pırıl ve sımsıcak insanlık kokuyorlardı.
Bir dizi gereksizin kahrını onlar için de olsa, seve seve çekiyordum.
Biri önderim, biri canciğer arkadaşımdı. Birini izliyordum. Birini de sıkılınca yanıma alıyordum. Orhan’la sigaramızı yakıp, demli çaylar eşliğinde dumanıyla helezonik şekiller çiziyordu.
 
1 no. açıldı.
2 no. boşaltıldı.
 
Koşarcasına gitmiştik mazarlığımıza. Ve oraya gidince; Hayri Abi bana ‘Xoca firar planların duruyor mu daha?’ diye sormuştu. Ben baktım baktım ve biraz da kızarak: ‘Yok abi, artık firar mirar yok. Bahçeden zindana düştük. Burdan kaçmak mümkün değil ve ben artık düşde de olsa firarı bıraktım.’ Anladı ne demek istediğimi. Çünkü 1 noluda çok ısrar etmiştim. “İllede frar edelim” diyordum. O bana ‘Hele biraz sabret... Duruma bir bakalım’ diyordu. Sırf bunun içim Ferhat Kurtay’ı başka cezaevinden 1 Nolu’ya getirmiş, müdüre ‘Bu arkadaş elektirik mühendisi.. Bizim su motorunu tamir edecek’ diye kandırmıştım. Sonra gerekli izini alamayınca Ferhat’ı geri eski cezaevine yollamıştım.
 
2 Nolu’ya gittik ve Orhan Aydın nereye, hangi koğuşa düştü bilmiyorum.
Ancak bizde ilk idam alanlardan olduğu için hücrelere gitti. Bizim koğuştan da Ahmet Serin’i aldılar. Dışarıya çıktığımda bazen mazgallardan hücerde onları görüyordum. Orhan’a bağırıyordum. ‘Bekle Orhan bekle!... Biz de oraya geleceğiz!...’ diyordum.
 
Direnişler başlayınca gerçekten de onun olduğu yere gittik.
35 ve 36. koğuşlar (hücreler) direnişçilerle doldu.
Sonra fiili direniş içinde birinci ölüm orucu başladı. Selim içerde yazmış olduğu kitabında bunların kimler olduğunu yazmış. O zaman sadece baş harfleri olanları birlikte çözdük.
 
Ben onun yazdıklarını tekrar etmeyeceğim.
Diyarbakır Zindanı’ndaki Orhan Aydın’ın durumunu da yazmayacağım. Zaten pek bilgim yok. Ancak ben bu yaprakta; ilk kez Bekaa’ya gidişimizi anlatacağım. Çünkü 11 yıldan sonra ikinci kez Hazret’i ziyaret edişime, daha doğrusu Murat Karayılan’ın önayak olması, daha doğrusu tuzağıyla İzmir’den tekrar gittim.
 
Hikmet Fidan ile aynı apartman dairesinde iki aile birlikte kalıyorduk.
Benden habersiz Berxwedan’da Korkum Gölgem Gibi öyküm yayınlanmış. Hem de iki sayıda üst üste tam boy. Bana Karayılan müjde veriyor ve fikrimi soruyordu. Ben de ‘Siz yayınlamışsınız. Ben ne diyebilirim ki? Ama ben kendim daha ne gördüm ne okudum’ dedim.
 
Hasılı...
Bu tuzak çok inceydi.
İzmir Karşıyaka bağımsız milletvekillik adaylığımı bıraktım.
Hikmet’ın Konak bağımsız adayı basın danışmanı oldum.
Sonra da “Başkan telefonla görüşecek...” dediler. Bekle babam bekledik. Sonra ‘Gelmeni istiyor’ dediler ve yola koyuldum.
 
Şu işe bakın.
Bir gün İzimir’den İstanbul’a. Bir gün de, İstanbul’dan Cizre’ye... Bir ülkeden bir ülkeye. Bir uçtan bir uca uçuyorum adeta... Cizre’de Cudi mahallesindeyim. Partililer “Bir telefonun var,” dediler. Öbür uçta, ta dünyanın bir başka yerinde Karayılan. Avrupa’dan konuşuyor.
 
XOCA, ORHAN’I DA YANINA GÖNDERİYORUZ.
 
Uzun uzun konuştuk. Orhan dediği, Orhan Aydın’dı. Ben nasıl “yok” derim ki. Ben onu gökte ararken, yerde buluyorum. Orhan İstanbul’dan yola çıkıyor ve ben onu Cizre otogardan alıyorum.
 
Sessiz ve dalgın.
Arkasından yaklaşıyorum. Birden sarılıyorum.
“Yakaladım seni Orhan. Benden kurtulamazsın!..” Döndü ve beni görünce, gözleri parladı. Ve ağlamaklı boynuma dolandı.
“Xoca... Gözlerime inanamıyorum. Nasıl olur bu?..”
“Olur olur... Hadi bakalım.. Yürü gidiyoruz...”
“Nereye...”
bile demedi.
 
Cudi mahallesinde bir eve girdik.
“Bizi başbaşa bırakın” dedim. Ve başladık yine demli çaylar eşliğinde dumanları tüttürmeye. Ona soruyorum. O da anlatıyor. Ama o eski Orhan gitmiş. Yerine daha sessiz, daha dalgın ve biraz da hasta ve psikolojik şirazesinde ciddi bozukluklar oluşmuş.
 
Bana başından geçenleri anlatıyor.
Onu anlıyorum.
Çünkü aynı şeyleri ben de yaşadım. Bana da yaşatıldı.
 
İşte ben size bir gidişin, dönüşü olmayan yol hikayesi analatacağım.
Aslında kaç kere denedim ama her defasında vazgeçtim. Adını bile koymuştum. Bir gidişin, bir başka gidiş içre anlatımı, diye. Şimdi bir başka deneme yapacağım. 1991’in başında, Orhan Aydın ile beraber gidişimi anlatacağım. Yani 17 yıl öncesini...
 
CİZRE’DE CUDİ MAHALLESİ
 
Cizre’yi biraz bilirim.
İlk gidişim –yanılmıyorsam- 1979’lardaydı. Bizim Cizre’de Mehmet KURT (Hoca) vardı. Onu ziyarete ve onunla Cizre durumunu konuşmaya gitmiştim.Bizim o zamanlar Cizre’de Mehemet Kurt’un etrafında altı-yediyi geçmeyen bir taraftarımız vardı. Mehmet aslen Urfa/Bozovalı’ydı. Ama tipi, konuşması ve yüzündeki hiç eksik etmediği gülüşüyle; hiç kimse öz Cizrelilerden ayrıt edemezdi. Ben bile hayret etmiştim. O beni evde bırakıp, okul müdüründen izin almaya çıkmıştı erkenden.
 
Ben uyanır uyanmaz; kendimi Cizre sokaklarına atmıştım.
Ve ilkez Cizre’de gördüklerim karşısında şaşkına dönmüştüm.
Beni gören Cizreli önce ‘Beyanî baş’, sonra da ‘Roj baş’ demeye başlamıştı. Ben ‘Roj baş’ı biliyordum. Ama ‘Beyanî baş’ı ilk kez duyuyordum. Bir genç Cizreli’ye sordum:
-Bira bo çi hûn dibên beyanî baş!..
-Ha tû xeribê Cizireyi?
-Belê.
-Berî kû roj derkeve em dibên “beyanî baş”, ko ro derket em dibên Roj baş ez benî...
-Hayda..
demiştim içimden bir de ‘Ez benî’ çıktı. En iyisi fazla çuvallamadan sormaktan vazgeçeyim, dedim.
 
Ve bir pastahaneye daldım.
Kendime mükkellef bir kahvaltı ısmarladım.
Oturdum çayımdan sonra sigaramı tellendirdim.
Sevmiştim bu Cizre’yi.
 
Mehmet gelmiş ve beni bulamayınca tedirgin olmuş. Çarşıyı dolaşıp beni bulunca çocuklar gibi sevinmiş.
-Xocam nerelerdesin? Yüreğim ağzıma geldi valla.
-Korkma loo.. Ma Cizre dediğin ne ki?
-Olsun yine de merak ettim.
 
Eve geldik.
Bana durumları tek tek anlattı. Bir anlamda rapor veriyordu. Öyle ya; ikimiz de hoca da olsak ben onun üstüydüm. Mardin bölge sekreteriydim. En sonunda canı sıkılmıştı.
-“Vala açık söyleyeyim. Ya burda eylem konur ya da burda gelişme olmaz. En kısa zamanda da beni burdan alın” demişti.
-“Ona ne gibi eylem öneriyorsun?” dediğimde ise çok ciddileşti.
-“İbrahim Önder gitmeden burda hiç bir şey olmaz. Herkes bu adamdan öcü gibi korkuyor. Kime Kürd ve Kürdistan desek; adeta ‘sus İbrahim duyar’ diyor.
 
Bir ara,
-“Gerçekten bu kadar güçlü mü bu adam?” dedim.
-Üç ülkenin resmi ve tecilli ajanı.Yani buradaki dominant adam. Irak, Suriye ve Türkiye’nin temel taşı.
 
İbrahim Önder, Cizre nüfus müdürüydü.
Ve kime sorsanız tek kelimeyle ‘O büyük bir ajan, o durdukça Cizre iflah olmaz. Burda gelmek isteyen hareket onu düşürmeli’ diyordu.
 
Öyle mi?
Öyleymiş.
Ve bizim ekip anında, hem de güpegündüz, alem-i ibrat için onu düşürdü.
Korkunç bir ses getirdi.
Biz Cizre’de sahiplenemedik eylemi. Çünkü sahiplenecek tabanımız yoktu. Ama bizim dışımızda herkes sahiplendi. Ve halk düğün bayram yaptı. Mevlitler verdi. Hala da konuşuluyor o eylem. Bizim yaptığımızı bilenler; KD (Kürdistan Devrimcileri)’nin nasıl bir afat orduğunu gördü. Güvendi. İnandı. Bağlandı. Ve yol açıldı.
 
İşte şimdi Cizre’ye ve Cudi mahallesine gelebiliriz.
Biraz da Cizre böyle Cizre oldu. Cudi bu nedenle kurtarılmış alandı.
Gündüzü ve gecesiyle TC devlet erkanı ve polisi, askeriyesi giremiyordu.
 
Cudi mahellesindeyiz.
Gece sakin, gece huşu içinde.
Bulunduğumuz eve, önce slahlı gerillalar giriyor. Ardından kara çarşaflı kadınlar. Gerillalarla tokalaşıyor ve selamlaşıyoruz. Komutanları Yılmaz bizi tanıyor. Hakkımızda bilgisi var. Aynı odanın içinde onlarca insan varız. Kadını, erkeği ve çoluk çocuğuyla. Yan gözlerle çarşaflı kadınlara bakıyorum. İçimden ‘Ne tuhaf bir durum. Bu Kürdün geleneğinde olmayan bir durum.’ demeye kalmadan çarşaflı kadın peçesini kaldırıyor. Bana bakıyor. Sarışın saçları, maviş maviş gözlerinin içi gülüyor. Bir tuhaf oluyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Yoksa bir başkasına mı bakıyor, diye. Ama yok. Bana bakıyor ve ısrarla. Kafamı çeviriyorum.
 
Aman tanrım bu ne hal!..
Olamaz!.. Olamaz, diye bağıracağım nerdeyse...
Çarşaflı kadın peçeyi, çarşafı bir tarafa atıyor.
Uzun bir endam, elinde kleşinkofu, belinde rextı ile, elini bana uzatıyor.
 
-Merheba heval!.. Hun bi xêr hatin!...
 
Elimi uzatıyorum. Ama dilim damağım birbrine yapışmış. Bizim Orhan bir mermer büst kesilmiş, bizi izliyor.
Meğer bunlar tebdili kiyafet gezen bizim bayan gerilla arkadaşlarımızmiş...
Yılmaz devreye giriyor.
-Nasıl tuhaf oldunuz değil mi? Bu saatte ve böyle bir yerde, bunca silahlı adam ve bu bayan gerillalar...
-Nasıl olmayalım ki? Onbir yıllık zinadan sonra böyle şeyi sen görsen şaşmaz mısın?
-Haklısın heval haklısın... Sizi gayet iyi anlıyorum.
 
Sonra onlar içeriyi, biz dışarıyı soruyoruz.
Kopkoyu, sımsıcak bir söyleşi gelişiyor aramızda.
Onlar bize, biz onlara gıpta ile bakıyoruz. Ve Yılmaz; ‘En kısa zamanda sizi önderlik sahasına sağ selim ulaştıracağız’ diyor. Belli ki bazı halletmesi gereken işler var. Bu arada seçimler gün sayıyor. Biz tam bu arafede Cizre’deyiz.
 
Bir kaç gün kaldık Cizre’de. Bir kaç ev değiştirdiler. Her evi de kendi evimiz gibi gördük. Çok rahat ettik. Sonra bir şehir gerillası yanımıza geldi. Belli ki sorumluydu. Ona en direkt olarak bazı şeyler sordum. Bir ara Mehmet Şener’in sözü geçti. O gerilla Şener’e Ahmet diyordu. Ve ne tuhaf; kendisi hakkında olumsuz konuşmuyordu.
-Vala xocam ne yalan söyleyeyim. Ben her gidenin arkasından ileri geri konuşulmasını doğru bulmam. Partinin Şener hakkında bir düşüncesi var. Ama o bana göre dürüst ve mert adam. Ben onunla silahlı çatışmalara da girdim. Silahına da hakim ve eylemci bir arkadaş.
 
Bunları bana neden anlattı, o zamanlar tam olarak bilmiyorum. Ama iyi ki de anlatmış. Çünkü Şener ‘hain’ ilan edilmişti. Ve parti içinde böyle insanların eleştiri yapabilmesi beni sevindirmişti. Çünkü her düşen, her giden ve sorunu olana varyansın etmek bana göre bir insafsızlık ve ahlaksızlıktı. Şener’i sevmez ve onunla sorunluydum. Ama ne o zaman ne de şimdi ‘hain/ajan’ demedim.
 
Seçimler yapıldı.
Ortalık ana-baba günü oldu.
Binlerce sevinç silahları patlatıldı.
Biz damlardan izliyorduk.
 
Sonra kılavuzumuz geldi. Haber verildi ve yola çıktık.
Kılavuzumuz Şahin Dayı; yaşlıca ve tecrubeli biriydı. O yaşına ve başına göre de bizden dinçti. Yürümede ona yetişemiyorduk. Cizre’den yürüyerek yola çıktık. Bir dere geçtik. Ama adını bilmiyorum. Silopi’ye girdik. Orda bir evde konakladık. Ordan da Zaxo’ya ulaştırdı bizi. Zaxo’da merkezi karargah elbette. Sadık Sindiler’in eviydi.
 
SİNDİLER’DEYİZ.
 
Sadık Sindi YNK’li eski bir komutanmış.
Biz oraya gidince Naman Uçar (Mahir Welat) da ordaydı.Onunla 1976’larda Mardin’deki Yapı-İş Sendikası çalışmalarından dolayı tanışmıştık. Antep’den gelmişti o zaman. Biraz söyleştik. Eski günleri yadettik. Bana gelişmeler hakkında bilgi verdi. İçerdeki durumları sordu. Ordan da bizi Haftanin Kampına gönderdi.
 
Orhan zorunlu olmadıkça konuşmuyor.
Konuştuğu zaman da temel ihtiytaçların karşılanmasından dolayıydı.
Haftanin’de biraz daha hayret ettik. Tam tekmil bir gerillacılık kurulmuş. Bizi bir çadıra aldılar. Yemekler gayet güzel. Gerillalar cıvıl cıvıl. Tek tuhaf durum ise; tüm gerillalar Türkçe konuşuyor. Bazıları da yeni öğreniş. Bir tanesine sordum.
-Nerelisin?
-Efrinli.
-Sen Türkçe’yi Afrin’de mi öğrendin?
-Yok burde...
-Nasıl burde?..
-Heval burde eğitim Türkçe.
-Kim veriyor bu eğitimi?
-Komutan Merwan!...
 
Merwan Haftanin komutanı. Sıvaslı veya Maraşlı bir Kürd. Ama Kürdçe bilmiyor. Hatta gerillalar arasında adı. ‘Türk Merwan’ olarak söyleniyor. Biz daha göremedik komutan Merwan’ı. Geldi. Bizi tam bir Türk subayı gibi karşıladı. Ama tipi hiç hoşuma gitmedi. Karşılaşır karşılaşmaz tartışmaya başladık. Çünkü arda arda sorular sordum. ‘Nerelisin? Kaç yıldır gerilladasın? Daha önce nerelerde bulundan ‘ falan filan. Komutan ya... Bozuldu tabi. Askerleri yanında bozluldu. Türkçe konusuna geldik.
-Burda eğitimler Türkçe imiş.. Bu parti kararı mı yoksa sizin tasarrufunuz mu?
-Anlamadım.
-Yani eğetim çalışmalarını neden Türkçe veriyorsunuz?
-Bu eskiden beri öyle.
-İyi de, bence büyük çoğunluk Kürdçe biliyorsa, eğitimler de Kürdçe olmalıydı.
-Ben Kürdçe bilmem.
-İyi ya siz de öğrenmiş olursunuz fena mı? Ama bakıyorum siz öğreneceğinize tüm birliğe Türkçe öğretmişsiniz!..
-Bu zor bir konu...Bunu geçelim. Sizi yerinize ulaştırmam gerek.
-Bizim acelemiz yok. Bence bu konu önemli. Ve başkana ulaşır ulaşmaz bu durumu gündeme getireceğim. Bence şu andan itibaren düşünün.
.............................
 
Tartışma ve söyleşimiz burda kesildi.
Komutan Türk Merwan fena halde bozuldu.
Ve ilk kez karşısında böyle birini gördüğü beli oluyordu.
 
Neyse biz güzergahamıza devam edelim.
 
BİR ÇETENİN EVİNDE
 
Bizi Zaxo’da bir eve verdiler. ‘Burda kalacaksınız. Biz sizi gelip alacağız’ dediler. Kaldığımız evi bilmiyoruz. Tanımıyoruz. Bizim hakkımızda gerekli bilgi verilmiş. Bunu da biz Cizre’deki evler gibi biliyoruz. Yan gelip yatıyoruz. Çay ve sigara dışında bir şey yaptığımız yok. Ben ve Orhan’ız. Orhan’ın da muhabettine doyum olmuyor. Müberakin ağzından kerpetenle bile söz almak mümkün değil. Dışarı çıkıyorum. Bahçede dolanıyorum. Zaman geçmiyor. Yat babam yat... Yatmayla zaman mı geçer?..
 
Neyse ki evin sahibi de evde.
Araplara özgü fistanı, başında egaliyle yanımıza kuruluyor, tesbihine çeke çeke bize bakma dışında bir şey yapmıyor. Bir ara yokladım konuşmak için. O da konuşmama taraftarı. Adı neydi unutum.
-Camer, -tabiki Kürdçe- san daha önce ne iş yapardın?
-Ben mi?
-Evet.
-Hiç.
-Nasıl hiç?
-Hiç bir şey.. Topraklarım, malım, davarım vardı.
-Yani ağaydın.
-Eh öyle de denebilir.
-Peki neden devrimcilere destek oluyorsun?
-Ben mi?
-Evet.
-Ben olmuyorum. Onlar zorla geliyorlar.
-Nasıl yani, anlamadım. Yani sen yurtsever değil misin?
-Yok ne yurtseveri ne hali. Devrim oldu ben topraksız oldum. Biz Saddama kurşun sıktık. Parti geldi topraklarımız aldı. Aha olan bize oldu.
-Hangi parti? Sen ne diyorsun be adam? Daha bizim parti devrim yapmadı ki toprak alsın.
-Siz değil, karker değil. Parti demokrat onlar topraklarımı aldı.
-Kime verdi toplarklarını?
-Parti el koydu. Kendine aldı.
 
Mesele anlaşılıyordu. Bizim adam Saddam zamanından kalan korucubaşıymış. Meğer bunlara burda (Çete) diyorlar. Bizde geç jeton düştü.
Durumu öğrenince sordum.
-Peki Karker’e (PKK) neden yardım ediyorsun?
-Daha bir zararını görmedim. Lê hema bence o de jî aynidir.
-Anlaşıldı. Sen sanıyorsun ki Karker topraklarını alıp, tekrar sana verecek.
-Belki... Öyle deyiler...
-Zor alırsın...
 
Bizm ev sahibiyle resmen kavga ediyoruz. En sonunda ona ‘Bana bak. Öyle hır-gır çıkarma . Vala bir adımda burdan gitmeyiz. Ve bizi buraya bırakanlar derdini anlat. Her gün de bize bakacaksın. Bu da senin cezan olsun’
 
Sonra ordan da alındık.
Sadık Sındi’nin jeep’ine bindik Orhan’la. Bir makara (karakola) gittik. Suriye sınırındaydı. Sobaların başına çömelmiş adamlar ve silahlarını gördük. Geçip oturduk. Sadık’la uzun uzadıya konuştular. Sadık bizi orda bıraktı. Ayrılıp gitti. Gece karanlığı bastırınca; tekerleklerden yapılma keleklere bindirdiler. Bizi  karşı kıyıya geçireceklerdi. Tam suyun ortasında Orhan kelekten düştü. Ben arkasından atladım. Ve onu zor-bela keleğe bindirdik. Ama her tarafımız sırılsıklam yaş oldu. Zangır zangır titriyoruz. Hava soğuk. O da yetmezmiş gibi, yürümeye başladık.
 
Dişlerimiz soğuktan adeta trampet çalıyor.
Bir kerpiç yapılı eve girdik mihmandarımızla.
Bize yer verdiler. Ateş yaktılar. Bişeyler getirdiler. Ama hala titriyoruz. Çünkü yedek elbisemiz yok. O gece sabaha kadar titredik. Sabah biraz ısındık. Tekrar yola koyulduk. Bu sefer bir başka köye vardık. Orda bize bir araba buldular. Halep’e vardık. Mihmandar, rehber bizi başkasına teslim etti. O gitti. Başkası devreye girdi.
 
Fırat adında yakışıklı bir Halep sorumlusu vardı.
Biz bir eve götürdü. Evin sahibine Ebu Ahmed diyordu.
Elbislerimiz çıkardık. Banyo yaptık. Yemek verdiler ve ilk kez biraz rahat ettik. Ev sahipleri gayet iyi insanlardı. Çocukları da gerilla da vardı. Evin kadını bizi çok sevdi. Yemekler yaptı. Bir ara telefon çaldı.
 
Ebu Ahmed, Fırat’ı çağırdı.
Fırat telefonu aldı.
Ebu Ahmed birden selama durdu.
Ben ve Orhan olanları iziliyoruz.
 
Meğer konuşan başkanmış. Ebu Ahmed tanıyor onu. O ve Fırat konuşana kadar esas duruşta bekledi. Fırat’ın konuşmasından bazı şeyler anladım. Ama Fırat’ın söylemesini bekledim.
-Başkan bu gece de dinlensinler, yarın buraya (Şam)’a getir onları diyor.
-Okey.. Nasıl isterseniz. Size ne söylenmişe öyle yapın.
 
Ebu Ahmed bana pis pis bakıyor. Salona geçtik.
Bana;
-Heval sen neden eyağe kalkmadi?
-Ne ayağı? Neden kalkacamışım?
-Serok konuşti. Sen kalkecek...
-Öyle mi? Burda kural öyle mi?
 
Sonra Fırat araya girdi.
-Dur Ahmed Amca bu arakadaşlar yeni, yıllardır zindan yatmışlar. Daha yoldan yeni geldiler. İnsan böyle şey söyler mi?
Fırat’ın bu açıklamasına karşın Ebu Ahmed biraz sakinleşti. Ama pis pis bakmaya devam ediyordu. Salona geçtiler. Yemekler geldi. Evin kadını biraz daha sıcak bakıyordu bize. Yemekten sonra yanıma geldi. Elinde albümü vardı. Bir şehid oğlunu ve hala gerillada olanı gösterdi. Abdullah Öcalan’la da bir fotosu vardı. Ben onu görünce;
-Sen başkanı da gördün öyle mi?
Çocuklar gibi sevindi. Albümün içindeki fotosunu alıp öptü.
-Ez bi kurbana serokê xwe bim. (Ben başkanıma kurban olurum)
 
Foto yakından çekilmiş ve Öcalan’ın kafası büyük çıkmıştı. Ben nerden akıl ettimse;
-Bu foto iyi çekilmemiş, dedim. Kadın, üzüldü söylemime.
-Ez bi kurbana serê wi jî bim. Serê mezin, aqilê mezine (Ben o başa da krban olayım. Büyük başda büyük beyin olur)
 
Geri çekildim.
Düşündüm.
Bu insanlar bir tuhaf olmuş. Adeta hipnotizma edilmiş. En küçük kusuru bile keramet gibi görüyor. Ama doğrusnu isterseniz ben daha meseleyi çözememiştim. Suriye, Esat ve Kürdlerin durumunu tam olarak bilmiyordum.

Devam edecek

Yorumlar (1 gönderildi):

Lawekurd .. 20 Jun, 2008 10:15:04
avatar
Xoce bende orhan`in bir fotosu vardi. Birlikte Malatya cezaevinde cekmistik.Ama ne yazikki o fotoyu o zaman bir yere yollamistim. Sorayim halen duruyorsa sana yollarim.Orhan ile malatyada 2 yila yakin ayni kogusta kaldik. Sen ve selim anlatiyorsunuz. orhan gercektende herkesin tanimasi gereken bir devrimciydi.Kurdistanin Van Torisiydi o.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin