Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Anadil'de Eğitim Yetmez, Kürdler Coğrafyalarında Hükümran Olmalıdırlar!

Anadil'de Eğitim Yetmez, Kürdler Coğrafyalarında Hükümran Olmalıdırlar!

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font














ANADİL'DE EĞİTİM YETMEZ, KÜRDLER COĞRAFYALARINDA HÜKÜMRAN OLMALIDIRLAR!

Bu son Anayasa referandumda halkın demokratik değişimden yana irade belirtmesi,   Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümü açısından olduğu kadar, Kürd halkının Ulusal Demokratik Haklarının teslimine de kapıyı aralamıştır. Referandumdan sonra Başbakan Erdoğan’ın sivil demokratik bir anayasa için gösterdiği olumlu yaklaşımı takdir ederken, Kürdçenin Resmi Dil statüsünde kabul edilmesini haklı olarak dillendirenlere ateş püskürmesi ve Kürd halkı açısından kabul edilmesi olanaklı olmayan alışılagelmiş ırkçı/faşist “tek”lere atıfta bulunarak, Kürd Sorunu’nun tarihi arka planını/özünü yok sayması kabullenemez.

Tarihin kendisine özgü objektif bir belleği olduğu ve bu belleğin içerdiği bilgi birikiminde, her birey veya toplumun bir kimliği ve bu kimliklerin oluşmasındaki serüvenlerin algılanması noktasında da çok önemli bir işleve sahip olduğu bir realitedir. Bu realite toplumsal çatışmalara kaynaklık eden etkenlerin gün ışığına çıkartılmasına veya geçmişten kaynaklanan sorunların çözümüne ilişkinde de veriler/çözümler sunmaktadır.

Bir moda haline gelen ve içi boşaltılarak sık sık tekrarlanan Kürd Sorunu; özünde, Kürd Ulusu ve Ülkesi Kürdistan'ın emperyalist güçlerin Ortadoğu'daki işbirlikçilerince (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) bölünüp parçalanması, paylaşılması ve Kürd Ulusu’nun Bağımsız Devlet Kurma Hakkının Gasp Edilmiş Olmasıdır. Kürdlerin, seksen yılı aşkın savaşımlarının özü de; parçalanan, paylaşılan ve sömürgeleştirilen Kürdistan'da iktidar olmaktır.

Tarafların bunu iyi değerlendirmelerinin yanı sıra, uluslararası konjonktür ile çelişmeyen/çatışmayan ama halkların eşitliğini temel alan, Türkiye'de yaşayan azınlıkları/inançları da kapsayan barışçıl ve demokratik bir çözümün kanallarını açmaları gerekir.

Türkiye’de bir barışın sağlanmasının olmazsa olmaz koşulu, Kürd Ulusu’na yapılan tarihi haksızlıkların barışçıl, eşit hak ve hukuka dayalı bir biçimde ortadan kaldırılması, yani Kürd halkının, kendi kaderini kendisinin belirlemesine saygı duyulmasıdır.

Farklı çevrelerce kullanılan ”Kürd Sorunu” kavramı, olguyu objektif olarak tam ifade etmemektedir. Kürdistan coğrafyasından kopuk ele alınan bu kavram, halkımızın gasp edilen Ulusal Demokratik Hakları açısından çözüm biçimleri olan Otonomi ve Federasyon gibi ara çözümleri de sınırlıyor/daraltıyor veya yok saymak anlamında kullanılıyor.

Ortadoğu'da sorunlara temel teşkil eden olguların başında; Kürd Ulusu ve Kürdistan Surunu gelmektedir. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, emperyalist devletler ve onların yerel işbirlikçileri olan sömürgeci Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri tarafından yaratılmış olan Kürd ve Kürdistan Sorunu’na kalıcı ve gerçek çözüm perspektifleri de bu sorun kapsamında değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.

Sömürgeci devlet ile aydın geçinen kesimlerin, Kürd Ulusal Sorunu’nu azınlık statüsünün bile altında yorumlayarak, üniter devlet yapısını korumayı amaçlayan çabalarını egemen pozisyonundan dolayı anlamak mümkündür. Ancak, Kürdler adına siyaset yaptığını iddia edenlerin Kürd Halkının Ulus olmaktan doğan meşru haklarını savunmada zorlanmaları/utangaç davranmalarının anlaşılır hiçbir tarafı yoktur.

Oysa günümüz koşullarında Kürd Ulusal Sorunu’nu uluslararası koşullarla uyumlu, tarih ve toprak bütünselliğini temel alan barışçıl, eşit ve gönüllü birlikteliğin olmazsa olmazlarını net bir biçimde ortaya koymak bir zorunluluktur. Zira Kürd halkının Ulus olmaktan doğan meşru haklarını savunmak, egemen ideolojilerce kabahat işlemek ile özdeşleştirilmiştir.

Kürd Sorunu'nun barışçıl ve adil çözümü; özgürce oluşacak eşit haklara dayalı Türk ve Kürdlerin birlikte yaşayabilecekleri bir ortama katkı sunabilecek siyasi ve hukuki bir altyapının inşa edilmesini zorunlu kılar. Başka bir anlatımla, Türk/Kürd gibi ikili çatışmalara kaynaklık eden Sorun'un çözümü; Türkiye'nin siyasi ve hukuki olarak yeniden yapılandırılmasını ve bu yapılandırılma sürecine Kürdleri de karar alma sürecine katan anayasal bir zeminin oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır.

Dolayısıyla, Başbakan Erdoğan’ın Kürdçe resmi dil olamaz ırkçı söyleminin tarihi hafızada karşılığı olmadığı gibi, ne günümüzde, ne de gelecekte hiçbir kıymeti harbiyesi de yoktur/olamaz. Ve hiçbir güç Kürdleri Ulusal Demokratik Haklarından mahrum bırakmaya muktedir değildir/olamaz.

1 Ekim 2010

suleymanakkoyun@hotmail.com


 
 
 

Yorumlar (11 gönderildi):

AHMET ARİN .. 02 Oct, 2010 12:18:40
avatar
Sayın Akkoyun, Kemalist- AKP hesaplaşmasında Akp'ye kısmi de olsa bazı olumlu özellikler atfetmeniz, bazı fırsatçı çevrelerin "bunlar AKP'li" suçlamasına neden oluyordu.

Genel olarak Referandum sonrası Tutumunuz özel olarak ta sizin bu yazınız, tüm suçlamaların art niyetli olduğunu gösterdi.
Özgür Bireyler Topluluğunun ulusal demokratik hakların kazanılmasında ne kadar kararlı olduğunu gösterdiğiniz ve hiçbir kişi veya partinin kuyrukçusu olmadığınızı, olamayacağınızı çok net olarak ortaya koyan bu yazınız için teşekkür ederim...
ali .. 02 Oct, 2010 03:05:11
avatar
işte yürekli bir yazı ve yürekli bir kürt....uyan diyor bize uyan..kaleminize sağlık
hazar44 .. 02 Oct, 2010 02:49:53
avatar
sayın akkoyuna katılmamak mümkün değil bu herkesin en makul hakkı olan haklardan basediyor.kürtlerin bu gün olmasa olmazı kürtce eğtimdir,ve hiç zaman kaybedilmeden bu haklarını almaları gerekmektedir,her gecen gün yüzde 70 civarlarında yok olan bir dili ertelenmesi o dilin yok olmasına sebepdir,birde anlamadığım hep lazlardan cerkezlerden örnek verilir yok onlar ne olcak,onların olacaği bir durumları kalmadı asimle oldular,şimdi sıra kürtlerde yaklaşık 20 milyon kişi asimle olmak üzre,onun için ya zamanı değil yok onada sıra gelecek gibi bazı yorumcuları inanın ben anlamaktan zorluk cekiyorm.

ben sayın akkoyunun daha öncede yazılarını yormlarına bende karşı çıkarak yorum yazdım hiç bir suclamadan bulunmadan,yani sayın arin sizinde yorumlarnı okuyorm sizde beğenmediğinz parti yada örgütlere ergenekoncu hain diyorsnz,bu tür sözler yakıştırmalar duğru değil,bakın bdp de sayın akkoyun gibi düşüniyor acıklamalar bire bir örtüşüyor,şimdi yani akkoyun bdp limi oldu.hayır insanların temel hakları olan haklar için insanım diyen insanların istekleri aşagı yukarı birdir.

yanlız beni sevindiren bir durum yaşıyorz bu siteden artık eskisi gibi insanları hakaretlere varacak şekilde artık suclamalar olmiyor inş hiç olmaz herkes fikrini seviyeli bir şekilde açıklar.sayın akkoyun tekrar tbrk ederim .saygılarımla
jan.arjen .. 02 Oct, 2010 08:21:37
avatar
beréz akoyun beri hertıştı te slv dıkım
u dıvéjım desté te saxbe
lé dıvém véya tım zanıbe tu partıyé tırka jı kurdare nabe dost beré beré yé me dıxapine erdogan u akp ye mhp me naxapine jıxwe ew xuyaye ew şovenıste u rasta rast dıvé kurt tuneye lé partıyéndın é tırka me dıxapının
dıvé em kurd tev bıvın yek hemu parti u réxıstın dı rıya netewiya kurdıstané de bıvın yek ev jı kurdare gelek gırınge dubaredıkım u dıvım heya em nebın yek em bı ser nakevın
rıza .. 02 Oct, 2010 09:29:57
avatar
sayın suleyman akoyun senın yazdıklarına katılmamak mumkun deyıl.
nasname sıtesını hep okuyorum genelde akp yı benımseyen bır cızgı ıcındeler ama sen bıraz farklı yazıyorsun yanı yerı geldıgınde akp yı bıle eleştırıyorsun yerı geldıgınde bdp ye bıle fozıtıf yaklaşıyorsun dolayısıyla olaylara objektıf yaklaşıyorsun ve bu yönunu cok önemsıyorum
elıne saglık
ayşe.z. .. 02 Oct, 2010 10:04:02
avatar
Değerli Nasname emekçileri ve sevgili Süleyman bey,
Referandum sonucunun böyle çıkamsında Erdoğan unutmamalıdır ki tüm baskılara rağmen "yurdsever Kürtlerin" katkısı çok büyük olmuştur.Eğer sayın Erdoğan Cesur bir lider olsaydı ve gelecekle (2011 seçimleri.) ilgili kendi partisinin oy kaybını hesaplamak yerine kürd halkının 80 yıllık çok insani olan taleplerini "faşizan tek dil, tek bayrak..neredeyse tek tip insan yaratma geleneğini kırabilse (bunu yapma şansı hala var) gerçek bir lider olarak gelecekte tarihteki yerini alacaktır. Ancak ne yazık ki olmuyor, olamıyor..zincirleri kırmak,cesur adımlar atmak elbet bedel gerektiriyor. İşte sayın Erdoğan bu bedeli ödemekten adata korkuyor.
Bu demektir ki, bundan sonra Kürtler bu coğrafyada en az Türkler kadar her türlü hak, özgürlük ve ülkenin kaynaklarındann eşit pay alacaklardır. Her akşam TV kanallarında boy gösteren kendilerince "kürd sorununa" çözüm önerileri getirenler her olumlu cümlelerinde "sanki kürtlere bir şey bağışlıyorlarmış " gibi hastalık halinden kurtulmalılar. Kürtler kendi gelecekleriyle ilgili karar verici olmak istiyor, sizin değiminizle "kendi bölgelerinin hükümranı olmak istiyor. Türkler şunu bir kez daha bilmeliler; Kürdler lütüf beklemiyor, 80 yıldır çok gecikmiş, gasp edilmiş ve çok ağır bedeller ödediği haklarına artık kavuşmak istiyor.Kürtlerin bu haklı talepleri(bu coğrafyada yaşayan çoğunun nereden geldiği bile belli olmayan devşirme halkların aksine ) daha fazla geç kalınmadan iade edilmelidir.
Kürtler bundan sonra bu toprakların gerçek sahibi olarak gelecekleriyle ilgili her türlü karar noktasında belirleyici olmak zorundalar, ve aralanan bu kapıdan geriye adım atmadan kararlı, yapıcı diyaloğlar geliştirerek gelecekte evlatlarına daha özgür bir kürt toplumu bırakmak zorundalar. bunun için şu dönemde gerçekten yurdsever,yapıcı,dirençli,kararlı kürd aydınlarına gereksinim var..işçisinden, evkadınına, doktoruna, avukatına, öğretmenine...herşeye rağmen yüreği, düşüncesi asimile olmamış tüm kürtler daha kararlı daha başarılı ve de ısrarcı olmak zorundalar. Kaleminize, yüreğinize sağlık.. sevgilerimle
Turcel .. 03 Oct, 2010 12:15:20
avatar
a)..." o zaman Çerkezler,lazlar, abhazlar da anadille eğitim isterler" söyleminde bulunanlara: onlar da bu istekte bulunurlar diye 20 milyon kürt kendi haklarından vazmı geçsinler? bir kürt olarak bana ne? kim ne istiyorlarsa istesinler, ben niye insani hakkımdan vazgeçeyim? onlar zaten yok olmuşlar.kendilerini türkten daha çok türk hisediyorlar.
b) Arkadaşın biri "Erdoğan lider- gele-cek lideri olacak" diyor.
Anlaşılan geçmiş liderleri pek iyi tanımamışsınız. Ağzı bozuk ,ahlaktan yoksun bir kişiliğe sahip Erdoğan mı lider olacak? Gülerler... saygılarımla
Kurdewar .. 03 Oct, 2010 03:43:38
avatar
Sayın AKKOYUN,
Kürdlerin ulusal demokratik hakları tabiki sizin de belirttiğiniz gibi salt anadilden ibaret değildir.Anadil ile belki erimekte dejenere olmakta olan nesli kurtarabiliriz.Yüreğinize sağlık iyi tespitleriniz var.

Ben de Kürd dilinin içinde bulunduğu dramatik duruma işaret eden bir vidyo linki vereyim, sitem dolu duygusal bir şiirsel anlatımı var.

BURDAN: http://www.youtube.com/watch?v=8noSyYB2LDQ
Dr.Ali GÜN .. 04 Oct, 2010 09:39:22
avatar
Sayın Akkoyun,

Kürdistan'ın ve Kürt Halkının Evrensel hakları vardır. Bunlardan vazgeçilmesi asla söz konusu olamaz.

Ancak demokrasi de yaşam gibidir. Zamanla büyür ve gelişir.

Halen Ergenekon güçlerinin dimdik ayakta olduğunu asla ve asla aklımızdan çıkarmayalım.

Günlük siyasetin Ergenekon güçlerine göre ayarlandığı ve yapıldığı bir ülkede çelişkileri fazla öne çıkarmak bizleri yanıltabilir.

Ülkede yapılacak her demokratik atılımı ''Yetmez ama EVET!'' diyerek desteklememiz gerekir kanaatindeyim.

Evrensel Hukuka varabilmemiz için tek Pragmatik yaklaşımın bunun olduğuna inanıyorum ve bence adeta zorunluluktur da.

Sağlık ve başarı dileklerimle.
Seyfullah Bayram .. 06 Oct, 2010 02:39:57
avatar
Kürdlerin bir ülkesi vardır,bu ülke Kurdistandır.Bu ülke Ortadoğu nun tam kalbinde yeralan ve kürdlerin binlerce yıldan beri üzerinde yaşadıkları bir coğrafyadır.
Dünyadaki tüm uluslar gibi kürd halkının da bu ülkesinde özgürce yaşama,kendi kendini yönetme ve bağımsız devletini kurma hakkı vardır.Ancak tarihsel bir takım gelişmeler Kürdleri bugünkü durumun içinde sokmuş,kurdler parçalanmış ve bütün ulusal hakları gaspedilmiştir.
Bu durumdan kurtulmak akılcı ve konjektürel gelişmelere denk düşen politikaların yürütülmesi ile mümkündür.Ancak Kürdlerin bu topraklarında kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkını her zaman hedef olarak önüne koymalı ve uzun erimli de olsa mücadelesini bu temel üzerine inşa etmelidir."Kürd sorunu" olarak dilimize yerleştirilen yapay söylemden bir an önce kurtulmalı ve Kurdlerin hak eşitliği ve ögürlük mücadelesi gibi söylemleri güncelleştirmeliyiz.Süleyman arkadaşın yazısının tamamına da katıldığımı belirtmek istiyorum.
ISMAIL .. 13 Oct, 2010 05:54:02
avatar
Barış ve Demokrasi Partisi, 2010-2011 ders yılında, okulların açıldığı ilk hafta, anadilde eğitimi yani Kürtçe eğitimi sağlamak için okulları boykot kampanyası başlattı. Bir hafta süreyle çocuklar okula gitmediler. Kürtlerin yaşadığı birçok ilde, yerleşim yerinde bu kampanya etkili oldu.

Barış ve Demokrasi Partisi’nin bu kampanyası bazı Türk yazarları, Türk siyasetçileri, Türk basın mensupları, Türk aydınları tarafından, "Kürt çocuklarına ihanet", "Kürt çocuklarına büyük kötülük" olarak değerlendirildi. "Kürt çocuklarının geleceği ile oynanıyor" dendi. Duvar diplerine dizilen çocukların gözleri önünde babalarına işkence yapılırken, anaları saçlarından sürüklenerek götürülürlerken bu kişilerin sesleri hiç çıkmıyordu. 23 Nisan’larda, evlerini yakan, köylerini yıkan özel timlere, panzerlere taş atan Kürt çocuklarının kolları kırılırken, kelepçelenip karakollara, tutukevlerine gönderilirlerken, yetişkinlerin kaldığı cezaevlerine konulurlarken, yetişkinler gibi ağır ceza mahkemelerinde yargılanırlarken, "terörist" gibi yargılanırlarken… bu kişilerin sesleri yine hiç çıkmıyordu. Çocuklara karşı sistematik olarak sürdürülen devlet terörüne hiçbir tepkileri söz konusu değildi. Ama Kürtçe eğitim gündeme gelince, Kürt çocuklarına sahip çıkmaya, çocukların geleceğini düşünmeye bunun için de, anadilde eğitim gibi, Kürtçe eğitim gibi bir konunun gündeme getirilmemesi gerektiğini dile getirir oldular.

Kürt dilini aşağılayan, yazı dili değildir, kimse kimseyi anlamıyor, 30 kelimeye bile sahip değildir… şeklindeki ırkçı beyanlara da ciddi bir eleştiri getirilmemiştir. Esasında bu tür propagandaları yapanlar, bu propagandaları çoğaltanlar, yaygınlaştıranlar da bu kişilerin önemli bir kısmıdır. Bugün ise yine bu kişiler başta Kürtlerin iyiliğini düşünerek anadilde eğitime, yani Kürtçe eğitime karşı çıkıyorlar.

Ana Sorun Nedir?

Başbakan Recep Tayip Erdoğan; 2008 yılında, Almanya’ya yaptığı resmi ziyaret sırasında, "asimilasyon insanlık suçudur" demişti. Almanya’da yaşayan Türkler için, Türk lisesi açılması isteğinin Alman hükümeti tarafından kabul edilmemesini Başbakan böyle protesto etmişti. Türk lisesi açılması talebini kabul etmemeyi, Alman hükümetinin Türkleri asimile etme niyetine bağlamış, buna tepki göstermişti. Türkiye’deyse, Başbakan, "tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" söylemini, Kürtlerin gözünün içine baka baka sürdürüyor.

Eylül 2010 ortalarında, hükümetin, Barış ve Demokrasi Partisi’yle görüşmeleri oldu. BDP, anadilde eğitim talebini bu görüşmeler sırasında da dile getirdi. Okulları boykot kararını savundu. Başbakan, bu görüşmeler sonunda, "kimse benden anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin" dedi.

Başbakan 8 Ekim 2010’da yine Almanya’daydı. A Milli Futbol Takımı’nın, Euro 2012 elemeleri kapsamında, Almanya ile yaptığı maçı, Alman Başbakanı Merkel ile birlikte izliyordu. Başbakan, Almanya’da, Türk lisesi, Türk üniversitesi açmak fikrini bu görüşmeler sırasında da dile getirdi. "Asimilasyon insanlık suçudur" sözlerini bu görüşmeler sırasında da ifade etti.

Birbirine çok zıt değerlendirme, aynı kişide, aynı anda, aynı zamanda nasıl var olabilir? Bu çelişkiler aynı kişide, aynı anda nasıl yaşıyor olabilir? Bu, sadece Başbakan’da görülen, izlenen bir çelişki değildir. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını kabul etmemek, Kürtlerin Kürt kalma, Kürt olarak yaşama mücadelesine karşı çıkmak, Türkiye’deki bütün kişileri, bütün kurumları çifte standartlı yapmıştır. Yargı çifte standartlıdır. Çifte standartlı yargı durmadan hukuksuzluk, adaletsizlik üretmektedir. Üniversite çifte standartlıdır. Çifte standartlı üniversite bilim diye resmi ideolojiyi üretmekte, bunun propagandasını yapmaktadır. Üniversitede akademik yükselmenin temel koşulu, resmi ideolojiye uygun düşünmek, resmi ideolojiye uygun tavır ve davranış sergilemek olmuştur. Kamu yönetimi çifte standartlıdır, "terör" diye diye, "terörü yok edeceğim" diye diye, durmadan devlet terörü planlamakta ve bu planları yaşama geçirme uğraşı içinde olmaktadır. Basın çifte standartlıdır, gerçekleri, yaşanan olayları halka duyurmayı değil, bazı temel gerçekleri gizlemeyi, saptırmayı esas faaliyet olarak yürütmektedir. Sivil toplum örgütlerinin çok büyük bir kısmı çifte standartlıdır. Çifte standartlı tutumlar davranışlar ise, kişilerin ve kurumların çürümesini getirir, bunlar, artık, esas görevlerini yapamazlar. Mahkemeler pek çok davada verdikleri müruru zaman (zamanaşımı) kararlarıyla, Av. Eren Keskin’in vurguladığı gibi suçun ve suçlunun ortakları haline gelmiştir. Bazı temel davalarda dosyalara müruru zaman süresinin bitimine kadar bakılmamaktadır. Veya dosyalar o mahkemeden bu mahkemeye dolaştırılmaktadır. Süre dolunca, "müruru zaman nedeniyle dosya kapatıldı" denilmektedir.

Gerek üniversitede, gerek basında, gerek sivil toplum örgütlerinde istisnalar elbette vardır. Örneğin Türkiye Barış Meclisi’nde de çalışan çok değerli hocalarımız vardır. Ama ana damar böyledir.

Devletin temel bazı toplumsal sorunları yasalarla çözmek gibi bir anlayışı var. ‘Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür’ şeklinde bir yasa yapıldığı zaman, Kürt sorununun çözüldüğüne inanılmaktadır. Bu şüphesiz çok yanlış bir anlayıştır. Toplumsal meşruiyete hiç önem vermeyen bir anlayıştır. Toplumsal meşruiyet elbette önemlidir ve birinci planda gelmektedir.

Başbakan, "asimilasyon insanlık suçudur" derken, evrensel ilkelere dayanmaktadır. Evrensel ilkelere dayananlar doğal olarak kendilerini güçlü hissederler. "Kimse benden anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin" derken, evrensel ilkeleri çiğnemektedir. Evrensel ilkeleri bilerek çiğneyenler doğal olarak çok zayıftır, cılızdır.

Devlet politikaları

Kürtlere, Kürt diline ilişkin devlet politikalarının ayrıntılı bir şekilde irdelenmesinde yarar var. Kürtler varlık mücadelesi yapıyorlar. Kürt olarak yaşamanın, Kürt olarak ayakta kalmanın mücadelesini yürütüyorlar. Devlet ise, Kürtlerin Kürt olarak ayakta kalmasını engellemek için yoğun bir çaba içinde. Bu, Kürtlere, Kürt diline ilişkin devlet politikalarının temelini, esasını oluşturmaktadır. Kürt dilini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Kürtlerin mücadelesini "feodaldir", "milliyetçidir", "emperyalist işbirlikçisidir" vs. şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Şunca mücadeleye rağmen Kürtler hâlâ ayakta kalma uğraşı içindedir. Buysa, feodal olmaktan, milliyetçi olmaktan, "emperyalist işbirlikçisi" olmaktan çok önce gelen bir durumdur. Bu, kimlik sorunlarını büyük ölçüde çözmüş olan Güney Kürdistan için de söz konusudur. Orada da Feyli Kürtler, Êzidi Kürtler basına verdikleri demeçlerde sık sık, "ben Kürt’üm, biz Kürt’üz" diyorlar, basını bilgilendirmeye çalışıyorlar. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Êzidi Kürtlerin ve Feyli Kürtlerin durumlarıyla yakından ilgileniyor. Êzidi Kürtlerin ve Feyli Kürtlerin yaşadıkları alanları da Kürdistan Bölgesel Yönetimi içine almaya çalışıyor.

Dil insanın varoluş haliyle ilgili bir durumdur. Dil kişinin varoluş halidir. Varoluş hali, hukuk ve adaletteki "hak" kavramından çok önce gelir. Bunu, Prof. Dr. Kadir Cangızbay, "dil karın gurultusu gibidir, karın gurultusunu engelleyebilir misiniz?" şeklinde ifade ediyor. Hrant Dink, 28-29 Haziran 2003’de, Ankara’da, Eğitim-Sen tarafından düzenlenen, Uluslararası Katılımlı Anadilde Eğitim Sempozyumunda yaptığı konuşmada bu değerlendirmeye vurgu yapıyor.

Hak, insanlığın, uygarlaşma sürecinde elde ettiği, çoğu zaman da mücadele ile kazandığı bir beceridir. Dil, anadil ise, insanın, doğumla birlikte var olan, insanın ayrılmaz bir parçası olan bir varoluş halidir. İnsanın içine doğduğu bir haldir. Dili kesmek, dili yasaklamak, insanı, o insanın içinde yaşadığı toplumu, doğal ortamı yok etmek, bitirmek anlamına gelir. Bir insanı hadım ettiğiniz zaman toplumu da hadım etmiş oluyorsunuz. 7 yaşına kadar Kürtçe konuşan Kürt çocuklarının, okula başladıklarında, ne kadar büyük travmalarla karşılaştıkları bilinen bir durumdur. Kürtçenin yasaklanması, baskıyla-zulümle yeni bir dil öğretilmeye çalışılması, Kürtlerin ve Kürtçenin aşağılanması bu travmaları derinleştiren, yaygınlaştıran bir durum oluyor.

Hrant Dink, yukarıda sözünü etmeye çalıştığım sempozyumda yaptığı konuşmada, dilin, insanoğlunun uygarlaşmasının, uygarlaşma mücadelesinin cinsel organı olduğunu vurguluyor. Kendini üreten, kendini yenileyen bir organdır dil. Kendini çoğaltan, geleceği döllendiren bir organdır dil. İnsanlığın uygarlaşma sürecinin, geleceği yaratma sürecinin en önemli organıdır (Anadilde Eğitim Sempozyumu, 28-29 Haziran 2003, Eğitim-Sen Yayınları, Mayıs, 2010, s.109-112)

Kürt dilinin yasaklanması, Türk devletinin Cumhuriyet’ten bu tarafa yürüttüğü en önemli devlet politikasıdır. Kararlı, istikrarlı, sistematik bir şekilde uygulanan bir politikadır bu. Bu, aslında İttihat ve Terakki’den beri gelen bir politikadır. Cumhuriyette bu politika daha sistematik bir şekilde saptanmış ve yürürlüğe konulmuştur. Türkiye, Kürt dilini yasaklarken ne yaptığını biliyor, ama Kürtlerin önemli bir kısmının devletin bu en önemli politikasının, uygulamalarının bilincinde olduğu kanısında değilim. 1990’ları düşünelim. Örneğin PKK dille ilgili çalışmaları, talepleri "ilkel milliyetçilik" olarak küçümserdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya’da "asimilasyon" insanlık suçudur" derken Türk kültürünün, Türk uygarlığının Almanya’da büyümesini, çoğalmasını istiyor. Bunun, Türk dili aracılığıyla gerçekleşeceğini bildiği için Türk lisesi, Türk üniversitesi kurmaya çalışıyor. Buna engel olan Alman hükümetini insanlık suçu işlemekle suçluyor. Fethullah Gülen’in Güney Kürdistan’da, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde, dünyanın çeşitli ülkelerinde kurduğu Türk okullarının amacı da budur. Bu politikanın uygulanmasında Fethullah Gülen devletin başta gelen yardımcılarından biridir. Fethullah Gülen’in bu çalışmalarını en iyi Bülent Ecevit fark etmiştir.

Başbakan, Türkiye’de tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet derken, "kimse benden anadilde eğitim hakkı beklemesin" derken, Kürtlüğü bitirmekten başka hiçbir şey düşünmemektedir. Bu iki çelişik tutumun aynı anda, aynı yerde, aynı kişide birlikte yaşaması Türk siyasetinin çok önemli bir özelliğidir. Bunun sadece başbakana has bir tutum olmadığı da yakından bilinmektedir.

Hadım

Bu konular üzerinde çalışırken Selahattin Bulut’un "Xadim" isimli eserinden söz etme gereğini duyuyorum (Xadim, Avesta Yayınları, 2008). Selahattin Bulut’un bu eseri Türkçede de yayımlandı (Hadım, Kürtçeden çeviri: Muhsin Kızılkaya, İthaki, 2010). Selahattin Bulut bu uzun hikâyede Jêhat’ın trajedisini dile getirmektedir. Jêhat 12 Eylül döneminde Diyarbakır zindanlarında kalmış, çok ağır işkenceler görmüş, bu işkenceler nedeniyle erkekliği iğdiş edilmiş, erkekliğini kaybetmiş bir Kürt gencidir. 10 yıl cezaevinde kalıyor. Tahliyesi, ailesi tarafından çok büyük sevinçlerle karşılanıyor. Ailesinin, özellikle anası Berfê’nin bütün isteği oğlunu evlendirmektir. Gerek baba, gerek ana oğullarının yemesine, içmesine çok dikkat ederler, güçlenmesini isterler. Ana Berfê, sokaklarından bir kızı da oğlu için gözüne kestirmektedir. Fakat Jêhat’ın evlenmek gibi bir niyeti, düşüncesi yoktur. Jêhat Mardin’i, evlerini terk eder, bilinmezlikler içinde İstanbul’a gider…

Ana Berfê, kocası Halil Bey’e duygularını, endişelerini şöyle anlatır: "Ne bileyim Halil, aklıma binlerce şey geliyor. Son yıllarda hapishaneden çıkan hiçbir genç evlenmedi. Evlenenlerin de çocukları olmadı. Korkuyorum Halil, korkuyorum" (İthaki, 2010, s.22).

Selahattin Bulut, bu uzun hikâyesinde Jêhat’la birlikte pek çok Kürt gencinin trajedisini dile getirmektedir. Kişinin işkencelerle hadım edilmesiyle, bir kültürün yasaklarla hadım edilmesi arasında sıkı bir bağ vardır. Bu ilişki, bu bağ bu eserde de kurulmaktadır.

Kadir Cangızbay Hoca "Karın gurultusunu engelleyebilir misiniz" diye soruyor. Ama karın bölgesinde sıkı bir ameliyat yaparsanız, karın gurultusunu engelleyebilirsiniz. Sağlam bir karına yapılan ameliyatın ise sadece karnı değil bütün vücudu hasta edeceği açıktır. İşte Kürt dilinin yasaklanması Kürt toplumunda böyle bir hastalık yaratmıştır. Devlet, yasaklarla ne yaptığını bilmektedir. Kürt dilinin yasaklanması, Kürtlüğü bitirmenin en etkin yoludur. Daha etkin bir yol da, 1915’de Ermenilere yapıldığı gibi soykırım yaparak o toplumu fizik olarak da bitirmektir. Kürtlerde zamana yayılmış bir soykırım da vardır. Bunun ayrı bir yazıda ele alınması gerekir.

Ruhsal Bölünme

Ayşe Kulin tarafından yazılmış "Türkan, Tek ve Tek Başına" (Everest Yayınları, 2009) isimli bir kitap var. Televizyonda da bir dizi var, "Türkan". Merhum Prof. Dr. Türkan Saylan’ın hayatı anlatılıyor. Bu kitapta ve bu kitaba dayandırılan dizide Türkan Saylan, insanlık için mücadele eden bir kişi olarak, insanlığın kurtarıcısı olarak anlatılıyor. Bu, Türkler için böyledir. Kürtler için ise Türkan Saylan bir insanlık suçlusudur. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunun çok önemli bir halkasıdır. İşte bu noktada Kürtlerle Türkler arasında ruhsal açıdan çok büyük bir kopukluk görülmektedir. Bu kopukluk nasıl meydana geliyor?

Köyler yakılıyor, yıkılıyor, temel geçim kaynakları tahrip ediliyor. Aileler, insanlar mağdur ediliyor, yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalıyorlar. Kadınlar-çocuklar bu devlet teröründen çok büyük zarar görüyorlar. Aynı dönemde bu insanlara karşı "faili meçhul" denen ama artık failinin kim olduğu açıkça bilinen cinayetler de gelişiyor. Kürt toplumuna karşı geliştirilen bu tür yıkımlara, yoksulluğun sefalete varmasına Prof. Dr. Türkan Saylan’ın ve örgütü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin en küçük bir itirazı olmamıştır. Devlet terörüne karşı hiçbir eleştirisi söz konusu değildir. Türkan Saylan’la birlikte çalışan öbür profesörlerin de Kürt toplumuna karşı sistematik olarak yürütülen bu yıkımlara karşı hiçbir itirazları, eleştirileri yoktur. Prof. Dr. Türkan Saylan’ın birlikte çalıştığı bürokratik kurumlar, askeri bürokrasi ise zaten bu yıkımların planlayıcısı ve uygulayıcısıdır. Yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalan, ilişebildikleri mekânlarda yoksulluktan sefalete düşen Kürtler… İşte Prof. Dr. Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, öbür profesörler Kürtlerle, Kürt ailelerle böyle bir ortamda ilişki kuruyorlar. Kürt kız çocuklarını alıyorlar, pansiyonlara yerleştiriyorlar. Onlara burs veriyorlar. Türk diliyle, Türk kültürüyle eğitim, asimilasyon böyle başlıyor. Asimilasyon elbette insanlık suçudur. Prof. Dr. Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Saylan’ın etrafındaki öbür profesörler insanlık suçunu işlemektedirler.

Türkan Saylan’ın cüzzamla ilgilenmesi elbette takdir edilecek bir tutumdur, ama Kürt dilinin yasaklanması Kürt toplumunda cüzzamdan çok daha beter bir hastalık yaratmıştır. Türkan Saylan’ın ise bu hastalığa karşı küçücük bir ilgisi söz konusu değildir.

Televizyon dizileriyle, kitaplarla, Prof. Dr. Türkan Saylan’ın idealize edilmesi ise Kürt toplumuyla Türk toplumu arasında meydana gelen büyük ruhsal uçurumu göstermektedir. Kürtlüğün Türklüğe asimilasyonunda önemli olan kişiler ve kurumlar idealize edilmektedir, yüceltilmektedir. Bunlar insanlık için, insanlığı kurtarmak için yapılan çalışmalar olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmalarda hiçbir insani amaç yoktur. Bu çalışmalarda evrensel değerlerin savunulması söz konusu değildir. Esas amaç, Türklüğü yüceltmek Kürtlüğü bitirmektir.

Tek parti dönemini, 1950’leri, 1960, 1970’leri ele alalım. Bu dönemde asimilasyon devlet okulları aracılığıyla yürütülüyordu. Askerlik, devlet bürokrasisi elbette asimilasyon sürecinde önemli mekanizmalardı, ama okullar çok önde geliyordu. Günümüzdeyse, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi sivil toplum kurumları da asimilasyonda çok önemli roller oynuyorlar. "Baba beni okula gönder" , "haydi kızlar okula" gibi kampanyalarla artık basının da asimilasyon mekanizmalarında çok önemli bir yeri var. Doğal olarak bu kurumlar insan hakları kurumlarıyla çalışmıyor, devlet bürokrasisiyle, askeri bürokrasiyle birlikte çalışıyor.

Prof. Dr. Türkan Saylan’la birlikte çalışan profesörlerin, yazarların çifte standardı konusunda birkaç şey söyleme gereğini duyuyorum. Bulgaristan’da 1985-1988 arasında Türk isimlerinin değiştirilmesi konusunda bu profesörlerin, yazarların, basın mensuplarının nasıl tepki gösterdiğini yakından biliyoruz. Bulgaristan hükümetini, Türkleri asimile etmeye yönelik politikalarından dolayı "emperyalist", "sömürgeci", "çağ dışı" ,"faşist" gibi kavramlarla eleştirdikleri, suçladıkları hatırlardadır. Kürtler ve Kürtçenin inkârının çifte standartlı düşünceler, tutumlar yarattığını belirtmiştik. Bu durumu profesörlerde de açıkça görüyoruz. Bu profesörler herhangi bir "düşün suçu" davasında mahkemeden gelen talepler üzerine "bu kitapta/yazıda suç unsuruna rastlanmıştır/rastlanmamıştır" şeklinde raporlar yazmaktadırlar. Buysa bilim yöntemi anlayışına ters bir tutumdur. Zira bilim sınırsız bir düşün özgürlüğü ortamında gelişebilecek bir düşün yöntemidir. Yazıda/kitapta suç aramak ise düşüncenin suç olarak algılandığı anlamına gelir. Bilim yöntemi anlayışına ters olan tutum da budur.

Cemaat Okulları

Cemaat okulları da Kürtlüğün Türklüğe asimilasyonunda önemli bir unsur olarak yaşama geçirilmiştir. Cemaat okullarının Türkiye’de, daha çok Kürtlerin yaşadığı alanlarda faaliyet yürüttüğü görülmektedir. Bu okullar da devletin asimilasyon politikalarının önemli bir halkasıdır. Fethullah Gülen’le devlet arasında bir çelişki olduğu doğru değildir. Türkiye’de dinsel gelişmelerin, dinsel akımların arkasında hep devlet vardır, devletin teşviki vardır. Kürt hareketini denetlemek, Kürtlerdeki milli hareketin gelişimini engellemek için, Kürtleri oyalamak için dinin önemli bir işlevi olması istenmektedir.

Eskişehir Emniyet müdürü Hanefi Avcı’nın cemaattan şikayeti inandırıcı değildir (Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat, Angora, 2010). Devletin dinsel akımlara yol vermesi, dinsel vakıfların, dinsel yayın organlarının teşviki 1980’lerin ortalarında, yani gerilla mücadelesinin gelişim göstermesinden itibaren başlamıştır.

Cemaat okullarında resmi ideoloji, dinsel terminoloji ile birlikte verilmektedir. Milletin, dilin, bayrağın tekliği, Türk milletinin, Türk dilinin Türk kültürünün özellikleri Kürt çocuklarına sistematik bir şekilde şırınga edilmeye çalışılır.

Cemaat okullarında ve öğrencilerin yerleştirildiği pansiyonlarda ağabeyler vardır, ablalar vardır. Devlet terbiyesi Kürt çocuklara bu ağabeyler ve ablalar aracılığıyla verilir. Ağabeyler ve ablalar Kürt çocuklarının okullarda ve pansiyonlarda denetimlerini sağlayan bir kategoridir. Ağabeylere ve ablalara itaat başta gelen bir yaşam biçimidir. İtaat, sadakat, emirlere uyum bu yaşama biçiminin temel özelliğidir. Cemaatta böyle bir yapı da söz konusudur. Ağabeylerin yaptığını yapmak, ablaların yaptığını yapmak çok önemlidir, aksi halde cemaata aykırı olursunuz, cemaattan dışlanırsınız.

Kürt şehirlerindeki cemaat okullarında tahsil gören çocukların hemen hemen tamamı Kürt’tür, ama ağabeyler ve ablalar Çorum, Çankırı, Yozgat, Kastamonu, Balıkesir gibi alanlardan gelmektedir. Türk’tür. Kürt kökenli olan, Kürt şehirlerinden gelen ağabeyler de ablalar da olabilir, ama bunların sayıları çok azdır. Bunlar kanımca "Kürdüm ama Türküm" diyenlerdir, bu şekilde terbiye alanlardır.

Ağabeylerin, ablaların yaptığını yapmak, okullardaki ve pansiyonlardaki Kürt öğrenciler için önemlidir. Ağabeyler ve ablalar Türkçe konuşuyorsa sen de Türkçe konuşmaya gayret edeceksin. Cemaatta mutlak itaat ve sadakat ilişkilerinin egemen olduğu biliniyor.

Kürtlerin asimilasyonu konusunda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile "baba beni okula gönder", "haydi kızlar okula" kampanyalarıyla cemaat okullarının ciddi bir farkı yoktur. Bunların hepsi de Kürtlüğü bitirmek için oluşturulan devlet projesidir. Hizbullah da bu projelerden biridir. Bugün, Hizbullah’ın da devlet tarafından kurulduğu kışlalarda eğitildiği, kuranlar ve eğitenler tarafından itiraf edilmektedir. Cemaat okullarının Nurculukla bağlantılı olduğu söyleniyor. Bu okullarda Said Nursi’nin Said Kurdi tarafı tamamen yok sayılıyor, tahrip ediliyor. Kürt yurtseverlerin Said Kurdi yorumuyla Gülen cemaatının Said Nursi yorumları çok çok farklıdır. Gülen cemaatı Said Kurdi’yi Türk milliyetçiliğinin hizmetinde bir Said Nursi olarak değerlendirmektedir.

Bir konu daha var. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kürt şehirlerindeki teşkilatlarıyla aynı şehirlerdeki cemaat okullarının yöneticileri arasında bir çelişki olduğu kanısındayım. AKP İl örgütleri Kürt sorunu konusunda, Kürtlerin demokratik talepleri konusunda duyarlı olabilir. Bunlar zaten Kürt’tür. Milletvekillerini, hükümeti bu talepler çerçevesinde baskı altına almaya çalışabilirler. Cemaat okulları yönetiminin ise böyle eğilimleri yoktur kanısındayım. Onlar Türk asıllı olabilirler. Resmi görüş doğrultusunda örgütlenmişlerdir. Temel görevleri Kürt milli hareketinin gelişmesini, kökleşmesini engellemeye çalışmaktadır.

AKP Üzerine…

AKP hükümetinin Kürt sorununa karşı, kendilerinden önceki hükümetlere göre çok farklı, olumlu bir çizgide olduğu görülmektedir. Gerek iç dinamikler sonucu, gerek Avrupa Birliği uyum yasaları gibi dış dinamikler sonucu bazı adımlar atılmıştır. TRT Şeş önemli bir gelişmedir. TRT Şeş’den daha iyisini yapmak Kürtlerin önemli bir çabası olmalıdır. Mardin’de Artuklu Üniversitesi’nde Kürtçe derslerin başlaması, Hakkari Üniversitesi’nde, Kürt dili, Kürt edebiyatı üzerinde sempozyumlar düzenlenmesi basında Kürtler, Kürt sorunu konusunda çok yoğun tartışmaların sürüp gitmesi olumludur. Bunlar şüphesiz yeterli değildir.

Gerek Türk toplumunda, gerek Kürt toplumunda önemli toplumsal değişmeler de yaşanmaktadır. Bu değişmelerde hükümetin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin büyük rolü vardır. Ama Başbakan’ın, Almanya’da, "Asimilasyon insanlık suçudur derken, Türkiye’de Kürtlere karşı bu suçu işlemeye devam etmesi toplumsal değişme süreciyle ve değişimin yarattığı havayla hiç bağdaşmamaktadır.

Hükümet Kürt sorununda olumlu adımlar atmalıdır. Hükümetin kendi iradesiyle tek taraflı olarak atacağı adımlar vardır. Ama bir de PKK önemli bir unsur olarak ortadadır. PKK’yi tasfiye etme anlayışı çok yanlıştır. Bu hem doğru değildir, hem de mümkün değildir. Barış ve Demokrasi Partisi’yle, PKK’yle bizzat görüşerek müzakere sürecini geliştirmek önemlidir.. Soruna, Avrupa’da, ABD’de, Irak’ta, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, İran’da, Suriye’de değil, burada çözüm aranmalıdır.

Devlet, hükümet, din-cemaat, PKK, Kürtler ilişkilerinin ayrı bir yazıda ele alınması gerekecektir.

İsmail Beşikçi











Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu: