Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Sivil/Demokratik Anayasa İçin; Öncelikle 12 Eylül’de EVET Demek Gerekiyor! Sivil/Demokratik Anayasa İçin; Öncelikle 12 Eylül’de EVET Demek Gerekiyor! ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 06 Sep, 2010 06:07:00 Sivil/Demokratik Anayasa İçin; Öncelikle 12 Eylül’de EVET Demek Gerekiyor! Son dönemlerde ardı ardına açığa çıkarılan darbe planlarından sonra, Reşadiye, Dörtyol, Batman olaylarında Genelkurmay/PKK arasında olduğu varsayılan “gizli ilişkiler”in biraz daha görünür olması ve ortalama insanlarda soru işareti oluşturması, 12 Eylül Referandumunun önemini arttırıyor. Genelkurmay Karargâhı’nın bu tür olaylar karşısında sığındığı inkâr mekanizması, statükonun siyasi temsilcileri olarak CHP-MHP ikiz kardeşlerin sivil siyaseti bloke eden sekter tutumlarının yanı sıra, PKK türevlerinin de statükoya katkı sunan sinsi-utangaç eylemlerine Anayasa Mahkemesi’nin de bir siyasi parti edasıyla Hükümet’in elini kolunu bağlayan blokajları eklenince, AKP’nin devletin yıpratılmaması adına sürdürmeye çalıştığı “kontrollü” iktidar mücadelesinin yeni bir evreye girdiğinin ipuçlarını veriyor. Bu noktada Kürdler adına siyaset yaptığını iddia eden politik aktörlerin yanı sıra, demokraside yararı olan diğer toplum kesimlerinin alacağı tutum daha da bir önem kazanmıştır. Zira tökezleyerek te olsa AKP’nin öncülük ettiği Avrupa Birliği Projesi, hem Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne ivme kazandıracak, hem de Kürd Halkının Ulusal Demokratik Haklarının elde edilmesine kapı aralayacaktır. Bu noktada BDP dışındaki tüm Kürdlerin, AKP’nin demokratikleşme politikalarına destek vererek sorumluluklarını yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, Kürdler; BDP’nin onaylayıcıları olarak değil, onun yanlış politikalarına karşı net tavır alarak BDP’yi sorumlu davranmaya, demokrasi güçleriyle ortak hareket etmeye zorlayabileceği gibi, Onu Ergenekon politikalarının parçası olmaktan da alıkoyabilir. Bu nedenle Kürdler; BDP ile uzlaşmak yerine ona tavır alarak, destek vermeyerek değişimine yardımcı olmalıdırlar. Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm süreci, bir yönüyle de antidemokratik bir kurumlar manzumesi üzerine oturtulmuş bir Cumhuriyet’in enkazı üzerine demokrasinin inşa edilip edilmeyeceği mücadelesi olduğu kadar, uzun vadede Türkiye’nin yeniden nasıl yapılandırılacağı mücadelesini de içerir-kapsar. Yaşanan iç hesaplaşmada, Ergenekoncu kanadın görünürdeki hedefi AKP olsa da, esas olarak karşı çıktıkları Avrupa Birliği sürecidir. AB sürecine karşı çıkmakla demokrasiye karşı çıkmak aynı şey olduğuna göre, AKP düşmanlığının altında yatan gerçek nedenin AB sürecini baltalamak olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle, demokrasi talebi olanların, referandumda Hayır veya Boykot tavrının anlaşılır ve masum bir yanı yoktur. Daha önceleri de sık sık vurguladığım gibi, Türkiye’de dışa vuran bu mücadele, sıradan bir iktidar mücadelesi değildir. Bu mücadelenin temelinde Cumhuriyetin yeniden yapılandırılarak güç ve iktidar ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinin yanı sıra, Türkiye’nin sosyolojik yapısıyla uyumlu bir toplumsal sözleşmenin de önünü açacak olan çok kapsamlı ve uzun erimli bir mücadeledir. Bu mücadele özünde başını askeri ve sivil bürokrasinin çektiği geleneksel iktidar odakları ile Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünde yararı olanlar arasında geçiyor/geçecektir. Kemalist Rejim’in korunup kollanması için kurgulanan ve Türkiye siyaset kültürünün dokunulamazları arasında ilk sıraları işgal eden kurumların-tabuların AKP Hükümeti tarafından sorgulanıyor olması, mücadelenin hedefleri açısından olduğu kadar, toplumda yarattığı/yaratacağı psikolojik, sosyolojik ve politik etkiler açısından da önemsenmelidir. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan yakın geçmişe kadar siyasetin ideolojik ve psikolojik olarak çerçevesi asker tarafından belirlenmiş bir alanda bulunmayı ve bu sınırlamanın getirdiği totaliter kodlara göre davranmayı toplumun her kesimine dayatmış ve bu totaliter algı, ne yazık ki toplum tarafından kanıksanmıştı. Ancak, AB sürecinin tetiklediği demokratik reformlar yardımıyla, askerin söz konusu totaliter algısına sivil siyasi iradenin yanı sıra, geniş toplum kesimlerinin de itiraz ettiğine tanıklık ediyoruz. Tabuların da dokunulabilirliğine ilişkin farklı toplum kesimlerinde oluşan bu algının, demokrasi adına çok önemli bir kazanım olduğu göz ardı edilmemelidir. Kürdler adına siyaset yapmaya aday politik aktörler; Kürd Halkının Ulusal Demokratik Hakları kapsamında AKP Hükümeti’ne abartılı bir misyon yüklemeden, sürece kayıtsız kalmamalıdırlar. Başka bir deyişle, Kürd halkının politik aktörleri; Avrupa Birliği Projesine önayak olduğu gibi, Kemalizm ile de kan uyuşmazlığı-itirazı olan AKP Hükümeti’nin demokrasi adına ortaya çıkardığı gelişmeleri/iyileştirmeleri/olanakları görememek, bunun gerektirdiği politik ve pratik yaklaşımlardan uzak durmak gibi bir lüksleri olamaz-olmamalıdır. Askeri ve sivil bürokratik kurumlar her zaman kendilerini rejimin sahipleri, kollayıcıları, meclis ve halk iradesinden üstün gibi algılamıştır. Ordu’nun yanı sıra, buna en tipik örnek Anayasa Mahkemesi'dir. Anayasa Mahkemesi'nin varlık nedeni, sanıldığı gibi, en üst düzeyde hukuka işlerlik kazandırmak değildir. Anayasa Mahkemesi de diğer Cumhuriyet kurumları gibi, Kemalist Rejime bekçilik yaparak statükoyu korumak ve demokratik açılımların önünü kesmek için kurgulanmıştır. Yüksek Yargı’nın Sivil Siyasi İrade’yi hiçe sayan antidemokratik tutumları, bu totaliter algısından kaynaklanmaktadır. Öte yandan da AKP Hükümeti’nin önemli handikaplarından biri; Kemalist Rejimi tüm kurumlarıyla aşmayı temel almadan, devletin yıpranmaması adına “kontrollü” bir mücadele mantığıyla soruna yaklaşmasıdır. Oysa kışla kültürü ile harmanlanmış ve rejimi kollama görevi anlayışıyla tasarlanmış kurumlarla cepheden savaşmadan, söz konusu çağdışı ceberut rejimin aşılmasını sağlayacak sivil bir anayasaya zemin yaratamayacağını öngörmelidir. Gelinen aşamada CHP ve MHP’nin süreci bloke etme adına tırmandırdıkları gerginlik, Kürdler adına siyaset yaptığını iddia eden politik aktörlerin de bu çağdışı güruha sundukları lojistik desteğin yanı sıra, AKP’nin statöko ile uzlaşmacı tavrının da bir sonucu olarak, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm sürecini tıkama/uzatma riskini taşımaktadır. Oysa uluslararası verili durum; Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümünü zorunlu kıldığı gibi, Kürdlerin de ulusal demokratik haklarını herhangi bir lidere, partiye veya ideolojiye tabi kılmadan, tutsak etmeden, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümü projesine katkı sunmaları açısından elverişli bir zemin yaratmıştır. Kemalist Rejim’in tüm kurum ve kuruluşları ile tıkanma noktasına taşıdığı demokratikleşme sürecinin önünü açmanın en geçerli yolu, sivil demokratik bir anayasa ile halk iradesine başvurmaktır. Keza Türkiye’nin sosyolojik gerçekliği ile uyumlu özgürlükçü bir Anayasa tüm direnç odaklarına rağmen, halk tarafından desteklenecektir. Sivil demokratik bir Anayasa talebi olanların bu amaca hizmet edebilmeleri için bir engeli aşmaları gerekiyor. Aşılması gereken bu engel, 12 Eylül referandumunda tüm güçleriyle “Hayır ve Boykot” kararlarıyla kısmi değişikliğe bile tahammül edemeyen direnç odaklarıdır. Bu engeli aşmanın ilk adımı ise, 12 Eylül’de tereddütsüz olarak EVET demekten geçiyor. Mevcut değişikliğin yetersizliğini, eksikliklerini gerekçe gösterip geçmesine direkt veya dolaylı olarak engel olanların, “sivil demokratik” bir Anayasa söylemleri hiç inandırıcı olmayacaktır. 12 Eylül’de ilk engel “evet” kararıyla aşıldıktan sonra tam demokratik bir Anayasa için AKP’ye yüklenmenin koşulları oluşur. Bu aşamaya gelindikten sonra AKP’nin demokratik bir Anayasa yapması önünde ciddi bir engel kalmaz. Buna rağmen AKP bazı gerekçelere sığınıp süreci yavaşlatırsa veya değişimi sürekli kılmazsa kendi varlık koşullarını da ortadan kaldırmış olur. Dolayısıyla, (12 Eylül’de değişikliğin evet ile geçtiğini varsayarak) AKP kendisini yaşatmak, demokratikleşme sürecinin önüne konulmuş olan bariyerleri aşmak ve Avrupa Birliği sürecini sürdürmekte ısrarlı ise, Kemalist statükocular ile “Kontrollü Mücadele” stratejisinin işe yaramadığını görmeli ve bu ceberut rejim ile cepheden savaşmayı göze alarak, 12 Eylül’den sonra sivil, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa önerisi ile halkoyuna gitmelidir. 6 Eylül 2010 suleymanakkoyun@hotmail.com