Türkiye'nin Kürd Ve Kürdistan Paradoksu Üzerine
Geçen hafta Dişişleri Bakanı Abdullah Gül ve ardından da Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ABD’yi ziyaret ettiler. Rehin alınmış Türk Medyası’ı tarafından bu ziyaretlerin, farklı nedenlerden dolayı da yapılmış olma olasılığına karşın, her iki ziyareti de, Ermeni Soykırımı tasarısının Kongre’den geçmesini engellemek, PKK’ye karşı bir operasyon kapsamında Güney Kürdistan’a müdahaleye ilişkin ABD’nin desteğini almak ve Kerkük’ün Kürdistan Federe Bölgesi’ne katılımını engelleme girişimleri olarak kamuoyuna sundu. Abdullah Gül’ün temas ve söylemlerine fazla yer vermeyen apoletsiz medya, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Kürd halkı ve liderlerine tehditler savuran demeçlerini ise günlerce ilk haber ve düşmanca bir söylem ile verdiklerine tanıklık ettik.
Türkiye ve Kürdistan’ın talanından kendilerine aktarılan kırıntıların tutsağı olan medyanın etkin ve etkili olan kesimi her zaman olduğu gibi hükümet ile asker arasındaki mücadelede tutumlarını askerlerden yana koyduklarına tanıklık etmenin yanısıra, Çankaya’ya atanan Onbaşı “hukukçu”nun da Kürd liderlerine ve dolayısıyla Kürd halkına karşı düşmanca tutum takındığını ve bunun hukukçu kimliği ile bir tezat oluşturduğunun da altını çizmekte yarar görüyorum.
Militarist bürokrasi Türkiye ve Kürdistan’da toplumsal gelişmenin devinimini frenlemede kullandığı güç kirliliğini, Kürd ve Kürdistan bağlamında ise rehin alınmış yazılı ve görsel basını da aktivleştirerek toplumu bilgi kirliliğine boğarak, kafaların sömürgeleştirilmesini amaçlamaktadır.
Militarist erkin Avrupa Birliği Uyum yasaları’ndan kaynaklanan prestij yitiminin Şemdinli Olayı’ndan sonra lehlerine tarihsel bir gelişim gösterdiği gibi AKP’nin de söz konusu provakasyondan sonra kendilerinin varlık koşulu olan Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünde yalpalamaya başladıkları görülmektedir. Kemalist statükocuların, Güney Kürdistan Federe Hükümümeti’ne karşı düşmanca tavırları ve Kuzey Kürdistan’daki savaşın devamında inat etmeleri anlaşılır. Fakat AKP ve lideri Erdoğan’ın, seçim kaygılarından kaynaklanan AB sürecinin gereklerini yapma ve Kürd halkının ulusal demokratik haklarına saygılı olmada yalpalamasını anlamak zordur.
Türk egemenleri statükocu bölge devletleiyle eskiden olduğu gibi ortak tavır geliştirme çabasındadır. 1924’ten başlayarak günümüze dek Kürd sorununu kabul etmeme mantığı, Türkiye egemenlerinin tüm çabalarına temel teşkil ettiği tartışma götürmez bir olgudur. ABD’nin bölgeye müdahalesiyle kendisini bölgeye dayatan demokratik değişim ve dönüşüm sürecine karşı, Kürd halkını tanıyıp tanımamakta kendilerini kilitleyen Türk egemenleri, ulusal devletin statükocu ve dar bakış açısının derinleşmesine ve bölgenin bir kaos içerisine sürüklenmesine de katkı sunarak, sorunların barışçıl çözümünü tıkıyor.
Türkiye, Güney Kürdistan’da meşru ve yasal Kürdistan Federe Hükümeti ile iyi komşuluk ilişkileri geliştirme yerine, PKK’nin oradaki varlığını bahane ederek Güney Kürdistan’a karşı tasarladığı saldırının meşru zeminini oluşturma telaşı içerisinde battıkça batıyor. Kürd halkının yanısıra, 2007 yılının tüm Ortadoğu halkları açısından da çok çetin mücadelelere gebe olduğunu öngörmek zor değildir. Bu bağlamda, Kürdistan’da fonksiyoner olan tüm oluşumların bunu iyi kavramaları ve bu sürece yanıt olabilmek için de gereken özveriyi göstermeleri tarihi bir sorumluluk olarak algılanmalıdır.
Türkiye ve Kürdistan’da şiddetin tümüyle devre dışı bırakılarak bölge halklarının yararına bir barışa dönüştürülmesi, sürecin de niteliğine uygundur. Bu kapsamda sorunun diyalog yöntemiyle çözülmesi ve PKK’nin son Ateşkes kararının kalıcı kılınması olanaklıdır. Geçmişten kaynaklanan sorunların hak ve hukuk temelinde barışçıl çözümü yerine, halkımızın ulusal demokratik haklarının inkarında direten militarist bürokrasinin savaşı tek çözüm yöntemi olarak Kürd halkına dayatması bir insanlık ayıbıdır.
1915’te İttihat ve Terakki yönetiminin kararı ve uygulamasıyla Ermeni-Asuri soykırımının gerçekleştirildiği gerçeğini günümüz koşullarında inkar etmenin hiçbir inanırlığı kalmamıştır. Kemalizm’in; İttihat’çılıktan miras aldığı bu insanlık ayıbını, sözkonusu halkların mirasçılarının yanısıra insanlık aleminden de özür dileyerek atlatabilir. Türkiye militarist egemenlerinin Ermeni-Asuri soykırımını kabul etmek dışında hiç bir şansları kalmıştır. Bunu kabullenmenin yanısıra Cumhuriyet sonrası kısmi olarak Kürd halkına da uyguladığı soykırım niteliği taşıyan katliamların da hesabını vermeli ve bu mantığı terk ettiğinin gereklerini yerine getirmelidir.
Tüm MGK (Milli Güvenlik Kurulu) toplantılarında PKK’nin Türkiye için tehlike olarak algılanması, gerçeği tam olarak yansıtmadığı gibi halkımızın siyasi olarak aldatılması amaçlanmaktadır. 1978-2000 yılları arasındaki PKK’den devletin rahatsızlık duyduğu kanısında değilim. Ancak, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi ve ardından da ABD’nin bölgeye yerleşmesi ile Türkiye’nin PKK konsepti tersine işleme sürecine girmiştir. Militarist erkin rahatsızlık duyduğu olgu, İmralı denetiminden çıkma sinyalleri veren PKK’nin yön değiştirme olasılığınadır.
Bu kapsamda aşağıya aktaracağım Yalçın Küçük’ün “ Gizli Tarih “ adlı çalışmasındaki tesbitlerinin çok öğretici olduğu kanısındayım.
“Şimdi ben, Türkiye büyümezse küçülür“ diyorum ve Musul’da, yıllardır Ankara’nın yardımıyla kurulan Kürdo-Jüdaik Devlet’in eninde sonunda Türkiye’yi küçülteceğini ekliyorum. Sol, bunlara sessiz kalamaz ve ben sessiz kalmıyorum....... Mesele şudur: Bir, Musul’u verirlerse Diyarbakır’ı tutmak mümkün değildir. İki, iş Kandil’de silahları susturmak değil, yönünü değiştirmektir...(Yani, PPK’yi Güney Kürdlerine saldırtmaktır.B.N) Bu kadar basit. Eğer sizin formülünüzle ve sözünüzle, orada gerilla savaşı yapacaksak, Kürdler olmadan biz o işi yapamayız. Amerika, orada, emeryalist savaşını Kürdler ile yapıyor ve anti-emperyalist savaşı da Kürdler ile yapmak zorunluluğu var...Biz şunu söylüyoruz; şu anda yapılacak iş, orada Amerika himayesinde Amerika mandasında, Kürdo-Judaik devletin kurulmasını zorlaştırmaktır. (İmralı’da aynı görüştedir.B.N) Ben, anti-Amerikan mücadelenin merkezinin Musul olduğunu ilan ediyorsam, bunu, Türkiye soluna söylüyorum, Hilmi Paşa Hazretleri’ne hitap etmiyorum.”
Görüldüğü gibi Güney Kürdistan’a müdahale edebilmenin zeminini oluşturmak için PKK’nin oradaki varlığını ileri sürmek, halkı kandırmaktan öteye bir anlam ifade etmez. Kuruluşundan 1 Ekim 2006 tarihine kadar PKK’nin niteliğine ilişkin görüşlerimiz kamuoyunca bilinmektedir. Ancak ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi, ardından da Irak’ın işgali ve Güney Kürdistan Siyasi İradesi’nin olumlu yaklaşımları sonucu PKK’nin; Genelkurmay-İmralı yörüngesinin dışına çıkmaya başladığının da ipuçlarını yakalamak olanaklıdır. PKK’nin değişim ve dönüşümü konusunda tarih bizi doğrularsa, sömürgeci devletlerin Kürdleri birbirlerine karşı çatıştırma zemini de büyük ölçüde ortadan kalkmış olacaktır.
Kerkük Sorunu’na gelince, bilindiği gibi Kerkük şehri hem Kürdler hem de sömürgeci devletler açısından bir çok nedenden dolayı önem kazanıyor. Bu nedenlerin en önemlisinin de kuşkusuz Kerkük’ün büyük bir petrol rezervini barındırıyor olmasındandır. Bundan dolayıdır ki Kerkük; Güney Kürdistan’ın diğer şehirlerinden çok daha fazla Araplaştırma uygulamasının hedefi olmuştur. 11 Mart 1974 Antlaşması’nın yaşam bulmamasının da altında yatan temel nedenlerden biri yine Kerkük şehrinin statüsüyle ilgiliydi. Aradan 30 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, Kerkük’ün sorun olmaya devam etmesi kuşkusuz öneminden kaynaklanmaktadır. Halkoyuna sunularak kabul edilen yeni Irak Anayasası’nın 140. Maddesi’ne göre, 2007 yılı içinde referandum yapılarak, Kerkük’ün Kürdistan Federe Bölgesi içinde yer alıp almaması hakında halkın iradesine baş vurulacaktır. Bu son derece doğal ve adil demokratik bir yöntemdir. Bundan dolayı da Türkiye’nin Kerkük ile ilgili sorun yaratma çabalarının uluslararası hukuk açısından da haklı hiçbir dayanağı yoktur.
Türkiye egemenlerinin Kürd sorunun çözümünde kriz üreterek, Kerkük refarandumunu ertelemeye ve Irak'ta sürecin bölünme yönünde ilerlemesini geçici bir süre erteleme çabaları, Irak’taki sorunların çözümüne katkı sunmayacağı gibi çelişki ve çatışmaların daha bir sertleşmesini tetikler. Türkiye egemenleri, ABD'ye rağmen Güney Kürdistan’ı işgal edemiyeceğini bilmek durumunda olduğu gibi böyle bir çılgınlık yapması halinde de, Irak’ın durumuna düşebileceğini ve bunun da Türkiye gibi devşirilen bir ulus-devlete çok ağır bedelleri olacağını hasaplamak zorundadır.
Kerkük’ün Kürdler için neyi ifade ettiğini, merhum Mustafa Barzani’nin konu ile ilgili unurlu söylemiyle noktalamak istiyorum:
“Allah şahittir; savaşı sevmiyorum. Çünkü savaş, bir sorunu halletmenin en kötü yoludur. Ancak Baas Partisi bize başka bir yol bırakmadı. Onların bize getirdiği önerinin onların lehine Kerkük’den ve başka bölgelerden ödün vermemizden başka bir anlamı yoktur. Bu ise imkansızdır. Bu uğurda her şeye hazırız, hepimizin öldürülmesine karar verilse de... Çünkü ben, Kürdlerin kabrime gelip tükürerek “niçin Kerkük’ü sattın?” demelerinden korkuyorum.”
Kerkük konusunda tarih hükmünü vermiştir ve bundan geri adım atmak düşünülemez.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz