Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Türkiye Yeniden Yapılandırılmalıdır!..

Türkiye Yeniden Yapılandırılmalıdır!..

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

 

 

Tarihin kendisine özgü objektif bir belleği olduğu ve bu belleğin içerdiği bilgi birikiminde, her birey veya toplumun bir kimliği ve bu kimliklerin oluşmasındaki serüvenlerin algılanması noktasında çok önemli bir işleve sahip olduğu kadar, toplumsal çatışmalara kaynaklık eden  etkenlerin gün ışığına çıkartılmasına ve geçmişten kaynaklanan sorunların çözümüne ilişkinde de veriler sunar. Tarihe yüklenen bu misyon ışığında Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ta Kürd Sorunu’nun oluşmasına kaynaklık eden olgular ve 1924’ten itibaren “tekçi” Kemalist projenin Türkiye’de bir kördüğüme dönüştürdüğü Kürd Sorunu’nun ne olduğu ve nasıl çözülmesi gerektiği olgusu; Osmanlı-Kürd ilişkilerinin, Türkiye-Kürd ilişkisine doğru evrimleştiği sürecin tümünü kapsar.

 

Türkiye’nin varoluş koşulunu, Kürde dair herşeyin inkarı üzerine inşa eden resmi ideoloji, Kürd halkının 80 yılı aşkın mücadelesinin bir sonucu olarak anayasal altyapısı kurulmayan Kürd sözcüğünü literatürüne katmış olmasını, Kürd halkına yapılmış bir lütuf gibi sunması iki yüzlülüktür. Ayrıca, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesini bireysel hak ve özgürlükler düzeyine çeken PKK ile başlatan ve onun yok edilmesiyle Sorun’un biteceğini kamuoyuna pompalıyan yazılı ve görsel medya ile devletin asker-sivil brokrasisinde görev yapmış ve yapan zeka özürlülerin, Kürd halkını ve onun haklı mücadelesini küçümseyen söylemlerinin tarihi hafızada karşılığı olmadığı gibi hiçbir değeri de yoktur. Dolayısıyla, tarihi belleği tazelemek aynı zamanda toplumsal çatışmalara kaynaklık eden Sorun’un, barışçıl çözümüne ilişkin de önermeler sunacaktır.

 

Bilindiği gibi Kürd toplumunun 1514’te Yavuz Sultan Selim ile başlayan Osmanlı serüveninde; Kürdler; Büyük-Küçük Beylikler, Kürd Sancakları ve Göçebe Sancaklar biçiminde özerk bir statüde varlıklarını hep korudukları gibi saygın bir kabul de görmüşlerdir. Öte yandan, Kürdlerin hem Osmanlı İmparatorluğuna, hem de çöken İmparatorluğun enkazı üzerine inşa edilen Türkiye diye bir ülkenin yaratılmasına olan katkılarına karşın, ayakları üzerinde durmaya başlayan Kemalist elit, Türkiye’nin yapılandırılmasında Kürdleri karar alma sürecine katma yerine, Ermeni halkına uygulanan mezalimin benzer bir versiyonu ile Kürdlere de yöneldi. Başka bir anlatımla, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve hatta milli Kürd hareketlerinin başlangıcı olarak kabul edilen 1840’lı yıllardan itibaren bile Kürdler; Kürd olarak anılmış ve yaşamışlardır.

 

Ancak, Osmanlı İmparatorluğunun sonlarına doğru batıda sürekli toprak kaybetmesi, İttihatçıları doğuya yönlendirdi. Bir “Türk Ulusu” yaratmak isteyen bu devşirme kadrolar, Osmanlı’da olduğu gibi yine Kürdlere dayanarak, Türkiye diye bir devlet kurdular. Lozan Antlaşması ile Kürdlere ihanet eden bu kadronun literatüründe artık Kürd diye bir halk ve Kürdçe diye dil yoktu. Özellikle de 1924 yılından sonra, Kürdlere “Türkleşmek” dayatılmış ve “Türk” kimliği ile yaşamak zorunda bırakılmıştır. 1930’da dönemin CHP Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt   devletin resmen ifade etmediği ama gerçekten hedeflediği Kürde bakışını açık bir biçimde ifade ediyor: “Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman ve hatta bu dağlar bu hakikatı böyle bilsin” söylemi, aynı zamanda Türkiye’yi kuran tüm kadroların (Mustafa Kemal dahil), Kürd halkı için öngürdüğü konseptin inkar ve imha olduğunu belgeler.

 

Lozan Anlaşması ve Cumhuriyetin ilanından sonra, Osmanlı-Kürd tarihi ilişki sistematiği nitelik olarak değişti. Bilindiği gibi Lozan’da sadece gayrimüslimler azınlık statüsünde sayılmış, Kürdler ise bu kavramın dışında tutulmuştu. Uluslararası düzeyde tanınan ve sınırları güvenceye alınan genç Türkiye Devleti, Kürdleri karar alma sürecine katmamak için savaş döneminde izlenen çok kültürlü politikayı terk ederek, Kürdleri “Türkleştirme” politikasını tercih etti. Dolayısıyla, gayrimüslim topluluklar büyük ölçüde kıyımdan geçirilerek veya sürgüne zorlanarak etkisiz hale getirildiğinden dolayı, tasarlanan ulus-devlet projesinin varoluşu önündeki tek engel ve Türkleştirilmesi gereken sadece Kürd toplumu kalmıştı.

 

1924 Anayasası’nın vatandaşlık kavramı ile ilgili bölümünde, “vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.” ifadesindeki ön kabulun bir sonucu olarak, Kürd toplumuna karşı tekçi, inkarcı ve güç kirliliğine dayalı imhacı bir yola yönelen Mustafa Kemal, Cumhuriyet öncesi Kürdlerden aldığı desteği ve verdiği sözlerin tümünü unutarak, Kürdlere ihanet etti. Tekçi mantığın bir gereği olarak, Türkleştirme politikası için baskı aygıtlarının yanısıra ideolojik gerekçelere de gereksinim vardı. Bu inkar mantığının bir sonucu olarak kurgulanan, “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” gibi saçma sapan tezler, bilimsellik adına piyasaya sürüldü. Bugün içi doldurulamayan ve devlet görüşü olarak sunulan “Kürd realitesini tanıyoruz” tarzındaki söylemler dahi, bu saçma sapan “tezlerin” sipariş üzerine masa başında devşirildiğinin de bir ikrarıdır.

 

Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923) ile Kürdistan ve Kürd Ulusu, bugünkü Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri arasında dört parçaya bölünüp paylaşıldı. Kuşkusuz Kürd halkı bu onursuzluğu sineye çekemezdi.! Dolayısıyla, Azadî Cemiyeti’nin (Kürd İstiklal Cemiyeti) örgütlemeye çalıştığı ulusal kurtuluş mücadelesi çalışmalarının (örgütün liderlerinden Cıbranlı Xalît Beg ve Yusuf Zîya yakalanmışlardı) Mustafa Kemal tarafından biliniyor olması, hareketin olgunlaşmadan provake edilmesine neden oldu. Şêx Saîd hareketinin barbarca bastırılması, aynı zamanda Mustafa Kemal’e alternatiflerini, yani yol arkadaşlarını dahi tasfiye etme olanağını da sundu. Cumhuriyet tarihine (1925 Şêx Saîd İsyanı) olarak geçen başkaldırının bastırılması ve ardından da Kürd halkını toprağından zorla koparan ve dilini yasaklayan devlet politikası elbette kabul edilemezdi. Şêx Saîd Hareketi bu anlamıyla, Türk-Kürd ilişkisinde ilk kırılma noktası ve Kuzey Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin günümüze dek devamında fonksiyoner olduğu için, resmi tarih ve Kemalizm’in bir türevi olan ”sol” çevrelerin saldırılarına hedef olmuştur. Daha geniş bilgi için:

http://www.nasname.com/index.php?module=article&view=332)

 

Türkiye’nin İzmir İktisat Kongresi (Şubat l923) ile başlayan ekonomik bağımlılık serüveni ve soğuk savaş koşullarının dünyayı iki kampa zorlaması ile ABD’nin kucağına oturan ve bir türlü kalkmasını beceremeyen asker ve sivil brokrasi; 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde yapılan darbeler ile 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde Talat Aydemir tarafından yapılmak istenen başarısız darbe girişimleri ile toplumun nitelikli kesimlerini kıyıma tabi kılmış olması ötesinde, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve sosyal yapısını nasıl bozduğunu ve Türk-Kürd ile Laik-anti-laik gibi ikili çatışmaları derinleştirerek, ülkeyi nasıl bir çıkmazın eşiğine getirdiğini hep beraber yaşıyoruz.

 

Dünyanın iki kutupluluktan tek kutupluluğa evrilmiş olması ve uluslararası ilişki-ittifak ve yararlarının farklılaşmasının verdiği endişelerden kaynaklanan güdülerle, devlet yetkililerinin “Kürd sorunu’nu tanıyoruz, et ve tırnak gibiyiz, alt-üst kimlik vs.” retoriği ile, yine aynı çevrelerin hep tek’lerle başlayan, “Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek marş” biçimindeki Irkçı-şoven söylemleri ve Türk-Kürd kardeşliği veya eşitliğine dair içi boş demogojik nutukların bir kiymeti harbiyesi yoktur. Zira, Güney’e ilişkin tutumlarından da anlaşıldığı gibi, halkımızla dalga geçmekten başka bir anlam ifade etmiyor. Bu çevrelerin “kardeş” olarak kabul ettikleri Kürd tipilojisine, ölü Kürd veya Kamran İnan ile Hikmet Çetin gibi dönmeler örnek teşkil etmektedir. “Ne Mutlu Türküm Diyene”ye ittirazı olan Kürdler, Kemalist mantık açısından potansiyel düşman kategorisinde değerlendirilir.  Bu anlayış veya beklenti, Kürdistan’ın her dört parçasında yaşayan Kürdleri kapsayan ve değişmeyen statükocu tutumu ifade ediyor. Toplumsal barışın olmazsa olmazlarından başat olanı, bu mantığın acilen aşılmasıdır.

 

Türkiye egemenlerinin Kıbrıs, Kosova ve Filistin sorunlarına ilişkin öngördükleri çözüm kritelerinin, Kürd  Sorunu’nun barışçıl çözümü sözkonusu olunca çok görüyor olmaları ve öte yandan da Güney Kürdistan Federe Devleti’nin varlığını Türkiye için bir beka sorunu olarak algılamaları, Türkiye’nin kurgulanış felsefesindeki tezattan kaynaklanmaktadır. Bu mantıksızlığı besleyen tarihsel nedenler sorgulanmadan, Kürd Sorunu’nun barışçıl çözüm kanalları açılamayacağı gibi, Türkiye’de özgürlükçü bir demokrasinin kurulmasının da olanaklı olmadığı görülmelidir.

 

Yakın geçmişte Demirel ve İnönü’nün “Kürd realitesini (gerçekliğini) tanıyoruz” gibi içi doldurulamayan demeçleri ile ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’nın, Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, (15 Ocak 2005) “Kürd Sorunu vardır. Bu benimde sorunumdur. Devlet yanlış yapmıştır. Büyüklük yanlışı kabullenmektir. Kürd sorunu demokratik adımlar atılarak çözülür” söylemlerinin ne anlama geldiği algılandığı zaman, “sorun”un niteliği ve çözümüne ilişkin konjonktürel alternatifler de belirginleşir. Zira, devlet sorumlularının “Kürd gerçekliğini tanıyoruz” söylemlerinin siyasi literatürdeki karşılığı; Kürdlerin coğrafyasını, tarihini, dilini, kültürünü ve ulusal demokratik, siyasi haklarını tanıyoruz anlamına gelir. Devlet yetkililerinin “Kürd gerçekliğini tanıyoruz” söylemleri, aynı zamanda Kemalist mantığın, Kürd Sorunu’nun çözümüne ilişkin 80 yılı aşkın inkar ve imha politikasının kısır bir döngü olduğunun da ikrarıdır. Devlet yöneticilerinin “Kürd realitesini (gerçekliğini) tanıyoruz” gibi  ifadelerinin demokratik karşılığı; Kürd halkının ulusal demokratik haklarının anayasal güvence altına alınmasına tekabül eder. AKP hükümeti tarafından yürütülen yeni sivil anayasaya çalışmasını, demokrasi anlayışının toplumsal yapının farklı kesimleri tarafından özümsenmesi ve yaygınlaştırılması anlamında önemsiyorum. Ancak yeni anayasanın; Türkiye’nin toplumsal barışı için yaşamsal bir önem arz eden Kürd olgusunun, barışçıl çözümüne katkı sunacak bir uzlaşı metni olması fırsatının bir kez daha kaçırılmaması gerektiğinin altını da çizmekte yarar görüyorum.

 

Biliniyor ki Siyasi Partiler Yasası nın 81. maddesinini (a) ve (b) fıkralarında Kürdlerin varlığını iddia etmenin bile yasak olduğunu ileri süren tespitler yer almaktadır. DTP çıkmazı buna iyi bir örnek oluşturur. Oysa, Sorun’un çözümünü kolaylaştırma anlamında her şeyden önce yapılması gereken, Kürdlerin siyasal iradesinin siyasal ve hukuksal olarak meşru zeminlerde ve takkkiye yapmaya gerek kalmadan, kendisini ifade edebilmesi ve örgütleyebilmesinin anayasal zemini oluşturulmalıdır. Dolayısıyla,  Kürd Sorunu’nun barışçıl ve adil çözümü; özgürce oluşacak eşit haklara dayalı Türk-Kürd birlikteliğine katkı sunacak siyasi ve hukuki bağların kurulmasını gerektirir. Başka bir anlatımla, Türk-Kürd gibi ikili çatışmalara kaynaklık eden Sorun’un çözümü; Türkiye’nin siyasi ve hukuki olarak yeniden yapılandırılmasını ve bu yapılandırılma sürecine Kürdleri de karar alma sürecine katan anayasal bir zeminin oluşturulmasını zorunlu kılar.

 

Sonuç olarak; 1920’li yılların başlarından bu yana, toplumsal çatışmalara kaynaklık eden temel olgu; farklı toplum ve kültürleri yadsıyarak, bu farklılıkların Türk kültürü ve toplumunun birer türdeşleri olduğunu dayatan Kemalist seçkinlerin totaliter mantığıdır. Bu mantık kısır bir döngüdür ve Türkiye’nin sosyolojik gerçekliği ile uyumlu olmadığı gibi toplumsal çatışmalara çağrı anlamındadır. Kendilerini demokrat veya insan olarak sıfatlandıranların, kendilerini hiçbir yasal sınırlandırmaya tabi kılmadan, Türkiye’nin kurgulanış felsefesi olan “tekçi” dayatmalara karşı tavır sergilemesi bir zorunluluktur. Tüm hakları gasp edilmiş mazlum Kürd halkını hedef tahtasına oturtup ateş serbest! diyen köksüzlerin kervanına katılmak, herşey bir yana, insan olmanın kriterleriyle dahi bağdaşmaz.

 

Dolayısıyla, Kürdler kendi kimlikleri ile hiçbir yasal ve siyasal engele takılmadan örgütlendikleri zaman, hem Demirel’e hem Erdoğan’a ve hem diğer bütün geçmiş ve gelecek “sayın” devlet yöneticilerine karşı da ne istediklerini açıkça beyan edebilirler. Bu olmadığı sürece herkes Kürdler adına konuşur ve özellikle de rant edinmek isteyenler bunu yaparlar. Fakat bu mantık ile ne sorunda barışçı ve demokratik bir çözüme ulaşılabilinir ne de bu sorun adına terör yürütmek isteyenler ortadan kalkar. Tek bir cümle ile ifade etmek gerekirse; Kürdler kendi kimlikleri ile siyasal olarak örgütlenme ve çalışma hakkına sahip olmadan, Türkiye’de de özgürlükçü bir demokrasinin kurulması olanaklı olamıyacağı gibi, (PKK yok edilse dahi) Kürd halkının ulusal demokratik mücadelesi sürekliliğini koruyacaktır.

 

Kürdlerin de; çok kaygan ve kaypak bir zeminde yaşadığı gerçeğini (Ortadoğu) göz ardı etmeden, tarihin Kürd halkına sunduğu deneyimler ışığında, Kürd Ulusu’nun çıkarlarını herhangi bir ideolojiye, particiliğe veya bireye tabi kılmadan veya çatıştırmadan! 21.yüzyılın halkımıza sunduğu bu tarihi olanağı iyi kullanması ve Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne katkı sunan projelerle (AB ve Yeni Anayasa gibi) barışık olması gerekir. Zira, çözüm üretmeyen tekrarlarda ısrarcı olmak ve somut koşullara uygun karar almada bocalamak veya geç kalmak, toplumların tarihi serüvenleri açısından büyük önem taşır.

  

 

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0