Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: PKK’nin Taşeronluğunu Yaptığı Kirli Savaşın Hedefi; Demokrasi Ve Güney Kürdistan’dır! PKK’nin Taşeronluğunu Yaptığı Kirli Savaşın Hedefi; Demokrasi Ve Güney Kürdistan’dır! ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 06 Jul, 2010 10:43:00 PKK’nin Taşeronluğunu Yaptığı Kirli Savaşın Hedefi; Demokrasi Ve Güney Kürdistan’dır! PKK'nin başlattığı bu silahlı eylemler, onun, Kürd halkı adına ileri sürdüğü “Demokratik Cumhuriyet” politik hedefiyle tezat oluşturuyor. Ancak, Apoizm’in/Kemalizm'in, "öteki" diye gördüğü toplum kesimlerine acımasızca saldırmak ve toplumun farklı kesimlerini çatıştırarak kendilerini yeniden üretmekten başka çaresi de kalmamıştır. Bu hiç te garipsenecek bir durum değildir. Fakat bu Zıt Ortaklığın sınır tanımayan saldırganlığına karşı kendilerini demokrat, aydın veya sosyalist olarak niteleyenlerin sergiledikleri yamuk duruşa hoşgörü göstermek te bir o denli olanaksızdır. Bu davranış biçimi için kullanılabilecek en yumuşak söz, “körler ve sağırlar birbirlerini ağırlar” özdeyişi olsa gerek. Tarihi olayların, aynı zamanda geleceğe de ayna tutan işlevini algılayamayan birey veya gruplar, egemen güçler tarafından oluşturulan yapay gündemlerin birer aracı veya gerginlikten beslenen odakların figüranı olmaya mahkûmdurlar. PKK’nin ısmarlama üzerine ve gerekli görüldüğü durumlarda tırmandırdığı toplumsal gerginlikler, yakın tarihin tanıklığıyla değerlendirildiğinde, hem Türkiye/Kürdistan’ında tırmandırılan kirli savaşın nedenleri ve hem de bundan beslenen güçleri ele vereceği gibi, bunların olası sonuçlarını öngörmeyi de kolaylaştıracaktır. Kürdistan Ulusal Demokratik Mücadelesi'nin rayından saptırılarak başka kanallara yönlendirilmesinin etkili bir aracı olarak, temeli 1970’li yılların başında ve "Komünizmle Mücadele Dernekleri"nde döşenen PKK; ülkemizin Kuzey Parçası'nda, Kürdleri sömürgeci devletlere entegre etmekte göreceli bir başarı sağlamış ve Güney Kürdistan’daki Ulusal kazanımları kabullenmeyi de hâlâ içselleştirmemiştir. PKK, 1970'li yılların sonlarına doğru ”Bağımsız, Birleşik, Demokratik ve Sosyalist Kürdistan” şiarı ile Kürd halkının gündemine oturtuldu. Henüz ilk başlarda bile, bu oluşumun kuruluşundaki köksüzlük, ideolojik sığlık ve provokatif pratiğinden kaynaklanan nedenlerden dolayı, onun hakkında, hep ciddi kuşkularımız olmuştur. Bununla birlikte, Kürdistan’ın sömürge statüsü, uluslararası konjonktür ve PKK'nin politik hedeflerinin bir sonucu olarak, 1984-1999 sürecini kapsayan silahlı mücadelesi, Abdullah Öcalan handikabına rağmen anlaşılır ve kabul edilir bir durumdu. Ancak, Uluslararası güç dengelerinin ABD'nin lehine bozulmuş olması, AB Uyum Yasaları kapsamında Türkiye'deki demokratik iyileştirmeler ve Öcalan'ın İmralı süreciyle dibe vuran ideolojik, stratejik, siyasi ve ahlaki çöküşünden sonra, 1999 öncesi argümanlarına atıfta bulunarak, halkımızı siyasi olarak aldatan PKK'nin, zora dayalı çözümlerde ısrarcı olmasının ne ideolojik bir zemini, ne de uluslararası camiada meşru bir gerekçesi kalmıştır. Ayrıca bu tür eylemler, Güney Kürdistan açısından da hep tehlike oluşturmaktadır. Kürd halkının ulus olmaktan doğan meşru haklarını Kemalizm ile harmanlayarak halkımızı siyasi olarak aldatan Öcalan’ın, kimin ürünü/beslemesi olduğunu sorgulayabilecek bir irade eksikliği söz konusudur ve bu durum, PKK’nin güç odakları tarafından gerekli görüldüğü hallerde başvurduğu/tırmandırdığı silahlı eylemlerin gerçek nedeninin halkımız tarafından anlaşılmasını da zorlaştırıyor. Dolayısıyla Kürdler için hiç bir ulusal talebi olmayan PKK'nin, Kürdler üzerinde kendisi için tanrısal bir hegemonya kuran Öcalan'ın yaşam koşullarının iyileştirilmesini merkeze koyarak, neden gençlerimizi bu kirli savaşa sürdüğü ve heba ettiği olgusu sorgulanmadan, Kuzey Kürdistan'daki siyasi mücadelenin neden dibe vurmuş olduğu gerçeği de kavranamaz. ABD'nin Ortadoğu'ya müdahalesi ile başlayan yeni süreç; hem çağdışı rejimleri, hem de bunların dayanağı olan provokasyon araçlarının da dönüşümünü veya aşılmasını da zorunlu kılmıştır. Bundan dolayı da, Kürd halkını tanıyıp tanımamakta kendilerini kilitleyen Türkiye egemenleri, sorunların barışçıl çözümünü engelleme veya geleceğe erteleyebilme güdüsüyle büyütüp besledikleri PKK'nin silahlı eylemlerine gereksinim duymaktadırlar. Bu kirli savaşın temel amacı, Özel Harp Dairesi’nin birer ürünleri olan taşeron örgütler kullanılarak, Türkiye ve Kürdistan’da terörün tırmandırılması, Avrupa Birliği sürecinin bloke edilmesi/geciktirilmesi ve Güney Kürdistan'da halkımız lehine gelişen sürece müdahale edilebilmesinin uluslararası gerekçelerini oluşturmaya zemin hazırlamaktır. Güney Kürdistan Siyasi İradesi'nin PKK'ye ilişkin iyi niyet ifade eden tüm söylem ve tutumlarına karşın, Güney’i; bölge/uluslararası ilişkilerde zora sokan ve İmralı vesayetinden kurtulamayan bir PKK, kendileri için de her zaman tehlike potansiyeli taşır. Dolayısıyla Güney'li Kürdlerin Genelkurmay/İmralı vesayetinden kurtulamayan bir PKK'ye daha ne kadar hoşgörülü olabilecekleri bir soru işareti olarak gündemdeki yerini korumaktadır. Oysa PKK'nin savunduğu tezler silahtan arınmaya, sivil yaşama dönmeye ve sistem partilerinin herhangi birinde yer alıp Türkiye'nin demokratikleşme sürecine katılmaya tekabül eder. Keza, Bireysel Hak ve Özgürlükler için silahlı mücadele vermenin ne bir gereği, ne de bir inanırlığı kalmıştır. Avrupa Birliği Projesi, PKK'nin Kürd halkına reva gördüğü ”Türkiyelileşme” projesinden çok daha kapsamlı ve anlamlıdır. Öte yandan da 21.yüzyılda bireysel hak ve özgürlükler için silahlı zoru gündemleştirmek kısır bir döngüdür. Özellikle de bunu İmralı vesayetinde sürdürmek halkımızın felaketine davetiye çıkarmaktan başka bir anlam ifade etmez. PKK lideri Öcalan; silahlı mücadeleyi temel işlevinden soyutlayarak, Kürd Halkının Ulusal Sorunu'nu, kendi sağlık problemi ve “Türkiyelileşme” düzeyine çekmiştir. MGK (Milli Güvenlik Kurulu) toplantılarında PKK'nin Türkiye açısından hep ilk tehlike olarak algılanması, halkımızın siyasi olarak aldatılmasına yöneliktir. Kemalist devletçilerin rahatsızlık duyduğu mevcut PKK değildir. Egemenleri rahatsız eden nokta, ABD ve Güney Kürdistan Hükümeti'nin baskısı ile PKK'nin yön değiştirme/değiştirebileceği olasılığıdır. PKK'nin Kürd Halkının Ulusal Demokratik Hakları bazında hiçbir anlam ifade etmeyen, ama aynı zamanda bölge ve uluslararası koşullar ile de çelişen silahlı eylemleri, sömürgeci devletlerin sık sık kullandıkları Kürdleri birbirine kırdırılması projesini de kapsamaktadır. (Mesud Barzani'nin tüm iyi niyet çabalarına karşın, bu risk hâlâ mevcuttur) Bu kapsamda yıllarca biraderi Öcalan’a “danışmanlık” yapan Yalçın Küçük'ün, “Gizli Tarih“ diye piyasaya sürdüğü kitabından aşağıya aktaracağım tezlerinin çok öğretici olduğu kanısındayım. Abdullah Öcalan’a hep “Kardeşim Apo” diye hitap eden ve yıllarca Öcalan’a “danışmanlık” yapan Yalçın Küçük şöyle diyor: “Şimdi ben, Türkiye büyümezse küçülür“ diyorum ve Musul'da, yıllardır Ankara'nın yardımıyla kurulan Kürdo-Jüdaik Devlet'in eninde sonunda Türkiye'yi küçülteceğini ekliyorum. Sol, bunlara sessiz kalamaz ve ben sessiz kalmıyorum... Mesele şudur: Bir, Musul'u verirlerse Diyarbakır'ı tutmak mümkün değildir. İki, iş Kandil'de silahları susturmak değil, yönünü değiştirmektir...(Yani, PKK'yi Güney Kürdlerine saldırtmaktır. S.A) Bu kadar basit. Eğer sizin formülünüzle ve sözünüzle, orada gerilla savaşı yapacaksak, Kürdler olmadan biz o işi yapamayız. Amerika, orada, emperyalist savaşını Kürdler ile yapıyor ve anti-emperyalist savaşı da Kürdler ile yapmak zorunluluğu var...Biz şunu söylüyoruz; şu anda yapılacak iş, orada Amerika himayesinde Amerika mandasında, Kürdo-Judaik devletin kurulmasını zorlaştırmaktır. (İmralı'da aynı görüştedir. S.A) Ben, anti-Amerikan mücadelenin merkezinin Musul olduğunu ilan ediyorsam, bunu, Türkiye soluna söylüyorum, Hilmi Paşa Hazretleri'ne hitap etmiyorum.” Abdullah Öcalan ise; Kenya'dan getirildiği uçakta ve İmralı adasına kadar devam eden yamuk duruşu bir yana, canını kurtarmak için Kürd Halkının Ulusal Demokratik Haklarını yadsıyan ve halkımızın onurunu inciten duruşu/söylemleri ile İmralı Duruşmaları'nda sergilediği pısırık davranışlardan sonra Kemalizm’e sığınarak şöyle diyordu: “Silahlı savaşımız bir hataydı. Yüzde yüz kazanacağımızı bilsek bile tek bir kurşun sıkmayacağız”. (İmralı Savunması). Densizlikte sınır tanımayan Öcalan; devamla, “Bugün Güney'de bir Kürt devleti doğuyor. Arkasında ABD ve Avrupa var. Bu devletin ideolojisi milliyetçidir. Bu milliyetçilik yerinde durmayacak. İran'dan, Türk'ten, Arap'tan, şundan bundan bir şey isteyecek. Bu da katliamları getirecek. Bunlar yaygınlaşacak. İkinci bir Siyonizm gibi Kürt işbirlikçiliğinin devletleşmesi söz konusudur. Kürt milliyetçiliğinin devletleşmesi İran ve Türkiye'ye karşı kullanılacak. Ben bunu engellemeye çalıştım”. (A.Öcalan 05.01.2005 görüşme notları) Görüldüğü gibi, Öcalan da Güney Kürdistan Federe Devleti'ne izin verilmemesi gerektiği noktasında, tıpkı “kardeşi” Yalçın Küçük gibi hamisi olan güce akıl veriyor. PKK'nin Güney Kürdistan'da üstlenmiş olmasının bizzat Genelkurmay’ın tercihi olduğu, artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Öcalan'ın; devletin yönlendirmesiyle tüm silahlı güçlerini Güney Kürdistan'a kaydırma kararı alınca, onunla yakın ilişkide olan Türk Subayları’nın (Ergenekon/JİTEM pratisyenlerinden Çevik Bir, Hasan Atilla Uğur, Cemal Temizöz gibi) “Hepsini geçirme, 500 kişi kalsın, lazım olur!”. (Özgür Halk Dergisi, Ekim 2000 Abdullah Öcalan) Bu samimiyet ve işbirliğinin temelinde; boşalan alanların başka güçler tarafından kullanılmasını engellemenin yanı sıra, PKK'yi Güney Kürdistanlı güçlere karşı kullanmak yatıyordu. Ancak, ABD'nin Irak'ı işgali Genelkurmay/İmralı planını bozdu. Dolayısıyla, silahlı mücadeleye son verdiğini beyan eden Öcalan’ın, ne oldu da yeniden kirli bir savaşın devamı noktasına geldiği sorusu, hâlâ gündemdeki yerini korumaktadır. Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'nin mevzi kazanması, ABD'nin Ortadoğu'daki varlığı ve Türkiye'nin AB uyum yasaları kapsamında demokratik değişim ve dönüşüm sürecine girmiş olması, statükocu politik bileşenlerin kimyasını bozmuş ve ideolojik temsilinde de bir altüst oluşu gerçekleştirerek, AKP’ye karşı tüm siyasi aktörleri çağdışı kulvarda birleştirmiştir. Başka bir deyişle, AKP dışındaki tüm statükocu partilerin ırkçı, şoven ve faşist oldukları günümüzün bir realitesidir. Bu “Kutsal İttifak” Kürdlere bir şey anlatmıyor mu? Toparlarsak, “Toplum Mühendisleri” tarafından Türkiye ve Kürdistan’da uygulamaya sokulan olayların, yakın, orta ve uzun vadedeki amaçlarını üç başlık altında sıralamak mümkün olacaktır: Birincisi: AB sürecinin bir gereği olarak demokratik değişim ve dönüşümlerin kalıcı kılınması, Ulus/Devlet projesinin çöküşü anlamına geldiğini gören egemen güçler kaygılanmaktadırlar/korkmaktadırlar. Onun için, yakın hedef, AKP'yi hükümetten uzaklaştırmak ve AB sürecini sabote etmektir. İkincisi: Kürd Ulusu'nun solunum sistemini tıkamayı amaçlayan Tampon Bölge oluşturma projesidir. Hakkari, Siirt ve Şırnak illerini kapsayan bu üçgen, Kürdistan'ın en stratejik alanıdır ve söz konusu alanı kontrol eden bir devlet, tüm bölgede söz sahibi olacaktır. Kürdistan'ın en Stratejik Üçgeni’nin denetim altına alınması arzusu, aynı zamanda Misak-i Milli güdüsünün de bir gereğidir. Üçüncü ve uzun vade de ise, ABD'nin direk veya indirek olası bir İran müdahalesinde, Irak’ta olduğu gibi halkımız lehine gelişebilecek olası sürprizlere hazırlıklı olmanın yanı sıra, stratejik bir bölgeye konumlanmış olmasının avantajını; halkımızın Ulusal Demokratik kazanımlarını aşağılara çekmek temelinde; Avrupa Birliği, ABD ve Rusya arasındaki çelişki ve tercihlerde bir pazarlık gücü olarak kullanmaktır. Türkiye; muhalefet ve iktidarın görünmez organlar tarafından yönlendirildiği ender ülkelerden biridir. Kürdistan’ın; bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış olmasının sürekli kıldığı temel sorunlarımızdan biri de sömürgeci güçler tarafından kullanılma olgusunun halkımızın tüm yaşam alanlarında kendini yeniden üretiyor olmasıdır. Öcalan/PKK pratiği, buna iyi bir örnektir. Sonuç olarak; * PKK’nin tırmandırmaya çalıştığı gerginlik, genel olarak Kürd halkı açısından ciddi bir tehdit oluşturduğu gibi, Türkiye’nin, Güney Kürdistan’a müdahale etmesine de uluslararası meşruiyet kazandırmayı amaçlamaktadır. * PKK'nin İmralı vesayetinden kurtarılması adına da olsa, Güney Kürdistan Siyasi İradesi taraf olmak zorundadır. * Kürd Sorunu'nu bir güvenlik sorunu gibi algılayan anlayışların terk edilmesi, demokrasi karşıtlarını güçlendiren gerginlik politikalarına son verilmesi ve askerin siyaset üzerindeki vesayetine son verecek, demokratik bir Anayasanın acilen yapılması toplumsal barış açısından zorunludur. * Türkiye'nin AB yolundaki engelleri aşması, aynı zamanda toplumsal sorunların barışçıl çözümünün de yolunu açacaktır. Dolayısıyla, halkımızın Güney Kürdistan'daki kazanımlarına da saygı duyan ve komşuluk ilişkilerinin gereklerini yerine getiren bir Türkiye, bölgede daha fazla ciddiye alınacaktır. * Bu Kirli Savaşa karşı dik duruş sergilemek, aynı zamanda Kuzey Kürdistan'da Ulusal Demokratik Hareketin gelişimi açısından da zorunlu bir ön koşuldur. Ayrıca, PKK'nin İmralı vesayetinden kurtarılması, Kürdistani bir niteliğe dönüştürülmesi veya tasfiyesi de, Güney Kürdistan'daki siyasal iktidarın kendi meşruiyetinin bir gereği olarak algılanmalıdır. 6 Temmuz 2010 suleymanakkoyu@hotmail.com