Türk Silahlı Kuvvetleri Suç Örgütü Değilmiş!..
Yaşar Büyükanıt’ın 30 Ocak 2008 tarihinde Mekedonya Savunma Bakanı’nı ağırlaması esnasında medyayı içeri alarak demeç vermesi sıra dışı bir durumdu. Şemdinli provokasyonu ile “ İyi Çocuk”ların hamisi olduğunu kanıtlayan Yaşar Paşa; yalaka medya mensuplarının detayları öne çıkaran soruları üzerine, türban konusunu tek bir cümleyle geçiştirip, kendi ürünleri olan Ergenekon çetesine karşı yapılan operasyana geldi. Ergenekon çetesinin askerle ilişkilendirilmesinin bazı çevrelerce kasıtlı yapıldığını, bu tür söylemlerin orduyu yıpratmayı amaçladığını ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir suç örgütü olmadığının altını çizerek tepki ve mesajını istediği adreslere verdi.
Bu makalede amaç; Yaşar paşanın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ilişkin belirlemesinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı noktasında tarihin tanıklığına baş vurmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türkiye’de kangrenleşmiş toplumsal sorunların çözüm veya çözümsüzlüğüne olan etkisine ışık tutmaktır.
Genel kabul gören bir kural olarak, sanayi devrimini tamamlamamış ve demokrasisi yerleşmemiş Türkiye gibi gelişmekte olan toplumlarda belirleyici güç; asker ve sivil bürakrasi olmuştur. Bunlar hiçbir zaman sivil siyasi otoriteye tabi olmak istemedikleri gibi, bir kamuflaj aracı olarak da bilgi derinliği olmayan ve dolayısıyla rahat güdebilecekleri güçsüz parlamentoları tercih ederler. Türkiye örneğinde olduğu gibi siviller hükümet olabilir, ama iktidar olamıyorlar. İktidar gibi davranmak istediğiniz zaman da (DP-AKP örneği) hemen karşınıza darbe çığırtkanları (CHP ve türevleri olan statükocular) çıkar. Bireyin özgürleşmesine ve sivil toplumun gelişmesine de en sert tepki yine bürokrasiden ( Yargı ve Üniversiteler gibi) gelir.
Türkiye Devleti’nin üzerine inşa edildiği İttihat ve Terakki geleneği: komplocu, anti-demokratik, çete yöntemleri kullanan, hukuk dışı ve keyfi bir yönetim anlayışıdır. Keza, Cumhuriyeti kuran kadrolar; Osmanlı’daki topluma kapalı yönetim geleneğini sürdürdüğü gibi ümmetçiliğin de oryantal yorumunu sinsice topluma uyarlamıştır. Kemalist otorite kendisiyle özdeşleşmeyen birey, parti ve sivil toplum örgütüne; hiçbir siyasal, sosyal, kültürel, örgütlenme ve yaşam hakkı tanımadı. Genelkurmay Karargâhı hâlâ Türkiye’yi bir ordu ideolojisiyle yönetmede ayak diretmektedir.
24 temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile uluslararası arenada bağımsız devlet olmayı garanti altına alan devşirme İttihat ve Tarakki artıkları, Türkiye’nin oluşumunda varolan çok kültürlülüğü yok sayarak, tek kültürlülüğü dayattı. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından hemen sonra belirlenen tekçi eğitim ve kültür politikası; Türkiye’de yaşayan herkesin Türk, Müslüman ve Sünni olduğu üzerine inşa edildi. Bu politikanın bir sonucu olarak da asimilasyon sürecine hız verilerek tek kültürlü, tek dinli ve tek ırka dayalı bir toplum yaratılmaya çalışıldı. Bu insanlık dışı politikanın tersini iddia eden veya buna karşı çıkan her birey ve toplumsal kesimlere karşı inkar ve imha öngörüldü.
Dolayısıyla, devşirme İttihat ve Terakki artıkları tarafından ortak dini motifler işlenerek aldatılan ve tüm ulusal hakları gasp edilen Kürd halkı bunu sineye çekemezdi. Genelkurmay Harp Dairesi’nin 1972 yılında yaptığı açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Kürd halkı meşru Ulusal Demokratik hakları için 1924-1938 tarihleri arasında 17 kez ayaklanmıştır. Uluslararası konjonktürün Türkiye lehine gelişmiş olmasının yanısıra, Kürd toplumunun geri kalmışlığı, ulusal bilincin egemen olmayışı gibi nedenlerin de iç dinamiklerde oluşturduğu tezat, tüm başkaldırıların soykırıma varan düzeyde bastırılmasına zemin yarattı. Keza, vahşice bastırılan tüm başkaldırıları sürgünler izlemiş ve başka ülkelerden getirilen insanlar topraklarımızda ikame edilerek, Kürdistan’ın demografik yapısı tahrip edilmiştir.
Burada bir noktanın altını çizmekte yarar görüyorum: Cumhuriyeti kuran kadrolar da dahil, Türkiye’yi yöneten asker ve sivil bürokrasi devşirmelerden oluşmaktadır. Bunların büyük bir bölümü Yunanistan, Bulgaristan, Yogoslovya, Romanya ve Arnavutluk kökenlidirler. 1920-1930 arası bu ülkelerden 600 bini aşan bir nüfus Türkiye’ye transfer edilmiştir. Ve bunlar devletin iskeletini oluşturmaktadırlar. Ordunun üst kademelerinde görev yapan Anadolu kökenli bir kişi bile bulamazsınız. Keza, askerin toplumu sürü gibi gören ve demokratik gelişimin önünü tıkayan anlayışın biçimlenmesinde, devşirilmiş olmanın verdiği pisikolojik nedenlerin yanısıra, sosyolojik açıdan da köksüz olmanın verdiği şizofrenik güdüler olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’yi yöneten bu devşirme asker-sivil kadronun, Kürd halkına karşı uyguladığı inkar ve imha politikası, sorunun adil ve barışçıl çözümünü zora soktuğu gibi, Türkiye-Kürdistan veya Kürd-Türk çelişki ve çatışmasını da Cumhuriyet ile beraber günümüze taşımaktan kurtulamadılar. Dolayısıyla, tekçilik üzerine inşa edilen Cumhuriyetin toplumsal sorunları kangrenleştirdiği gerçeğinden yola çıkarak, zorla aynılaştırıcı politikaların terk edilmesi ve bir uygarlık projesi olan AB süreci önemsenmelidir. Avrupa Birliği, bir uygarlık projesi olduğu gibi, aynı zamanda bireyin özgürlüğünü öne alan bir değerler sistemidir. Zira, AB üyesi bir Türkiye; toplumsal sorunların barışçıl çözümüne de zemin olacaktır. Toplumsal farklılıkları gererek çatıştıran ve bundan beslenen odakların AB karşıtlığının temelini bu tür kaygılar oluşturmaktadır.
Mustafa Kemal 1925’te Şêx Saîd olayını provake ederek bastırmanın avantajını, Cumhuriyeti kuran kadrolara karşı kullandı. Ankara ve İzmir’de kurduğu İstiklal Mahkemeleri’inde tüm yol arkadaşlarını tasfiye ettiği gibi Kürdlerin ileri gelenlerinin yanısıra, kendisine katkı sunan Kürdleri de sürgüne tabi kıldı. Komplo ve çetevari yöntemlerle yönetim erkini kendisine bağımlı kılan Mustafa Kemal; 1924-1930 yılları arasında diktatörlüğünü pekiştirdi.
1945 yılında uluslararası konjonktürden kaynaklanan nedenlerden dolayı çok partili sisteme geçmek zorunda kalan askerler, çok partili dönemi ve demokrasiyi hiçbir zaman içlerine sindiremediler. Darbelerin gelenekleşmesi Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’ne karşı yapılan 27 Mayıs1960 İhtilali ile başlamış ve askerler dört kez darbe yaparak anayasal suç işlemişlerdir. MGK (Milli Güvenlik Kurulu), DGM (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) ve YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) gibi kuruluşlar hep darbelerden sonra kurulmuş anti-demokratik kurumlardır. Tarihin tanıklığı; 27 Mayıs 1960 darbesinin her on yılda yapılacak olan askeri darbelerin gelenek olmasının başlangıç süreci olduğu kadar, tekçi Kemalist düşünce sistematiği dışına çıkanlara siyaset ve yaşam hakkının gaspına ilişkin de bir dönüm noktası olduğu yönündedir.
Silahlı Kuvvetlerin ekonomik gücü olan OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu), 1960 askeri darbesinden sonra 1 Mart 1961 yılında kuruldu. Türkiye’nin üçüncü büyük holdingi olan OYAK, devletin denetimi dışında olup, KDV (Katma Değer Vergisi) ödemez. Böyle bir ekonomik gücü olan silahlı bürokrasi, demokratik kurallara itaat eder mi? KDV ödemeyen bir holding kendini denettirir mi? İşte sorun burada düğümleniyor! Her askeri darbe ülkeyi yoksulluğa belirsizliğe götürürken, darbeli yıllar silahlı bürakrasinin hasat dönemi olmuştur. Yeryüzünde böyle ayrıcalıklara sahip olan bir ordu var mı? Türkiye örneğinde olduğu gibi, ülke yönetiminde ve kaynakların talanından olağanüstü yetkileri olan ama hiç kimseye hesap vermeyen ve sorumlu olmayan bir orduyu dünyada bulamasınız.
Askerin laiklik veya ümmetçilik diye bir sorunları yoktur. Bu iki kavramı da Türkiye’nin ekenomik olarak talanını sürekli kılmak için kullanmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinde, Allah’ı “bulamayan”lar düşman iken, 28 Şubat 1997 post-modern darbesinde ise Allah’ı “bulan”lar düşman oluyordu. Öte yandan da 12 Eylül’den sonra generalların uçaklarla Kürdistan’da dağıttıkları bildirilerde işlenen ana tema şuydu: “Ne Türk Ne Kürt Hepimiz Müslüman’ız.”dı. İroniye bakın! Dolayısıyla, askerin din ve laikliği hegemonyası için bir araç olarak kullanmak dışında önemsediği söylenemez.
Farklı kesimlerin kullanmakta ısrar ettiği “Derin Devlet” muamması; özünde silahlı bürokrasidir. Senaryosunun yazıldığı ve tatbikatının da yapıldığı yer: Genelkurmay Başkanlığına bağlı olan Özel Harp Dairesidir. Bu militarist oligarşik erkin destekçileri de sivil bürakrasinin yanısıra, kendisini sivil toplum kuruluşu gibi lanse eden ama hep darbelerin yanında yer alanların başında gelen Türk-iş’tir. Bu güruha yeryüzüyle rekabet etmekten kaçan ve devletten beslenen, (AB sürecini ayrı tutarak) demokrasi gibi bir talebi olmayan Türk burjuvazisi, gönüllü laik kadrolar, TSK emeklileri, Polis ve emeklileri, yargı mensupları ve emeklileri, Vali, Kaymakam sözde Sosyal Demokrat gözüken CHP-DSP ve aralarında en aşırı gözüken devletçi solcuları barındıran Ulusalcı’lar, Üniversite Hocaları (bazı istisnalar hariç), Yargı Mensupları, yazılı ve görsel medyanın tanınmış sivil generalleri, milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanlığı yapan çevreler ile ticaret ve meslek kuruluşlarını da eklemek gerekir.
Öte yandan, Kemalist otoritenin toplum hakimiyetini kaybetmemek, toplumun nabzını tutmak, silahlı bürokrasinin belirlediği yolda yürümesini ve garnizon kültürüyle tek kültürlü bir toplum yaratmaya çalışmak için 12 Eylül’den sonra dernek, vakıf gibi sözde sivil toplum örgütleri olan, Genelkurmay’ın toplum içerisinde ayakları oluşturuldu. Bunların en yaygın olanı Atatürk Düşünce Dernekleridir (ADD). Diğerleri ise, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), Atatürk Düşünce Vakfı, Atatürk Düşünce Toplulukları, Türk Kadınlar Birliği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Mustafa Kemal Gençlik Vakfı, 27 Mayıs Devrim Derneği, Çağdaş Toplum Platform Derneği, Ankara Çağdaş Eğitim Vakfı, Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği olduğu gibi, ayrıca emekli subay ve astsubay dernekleri ve vakıflarını da saymalıyız. Sivil İradeyi zora sokmak için düzenlenen Bayrak ve Türban mitingleri, bu havuz oluşumlar kullanılarak, Genelkurmay Karargâhı’ndan yönetilmektedir.
Bütün bu gelişmelerden sonra tarihin bize tuttuğu ışık şunu gösteriyor ki; terörün başlaması ve durması, gerginliklerin yükseltilmesi ve düşürülmesi, sağ-sol çatışmalarla sokaklarda can güvenliğinin olmaması, bir siyasi belirsizlik yaratarak topluma kendini kurtarıcı olarak sunan ve darbe hazırlığına geçen Genelkurmay Karargâhı’nı besleyen terör odaklarının Kontrgerilla ve Özel Harp Dairesi olduğudur.
Özetlersem; bu ülkede Kürdler kimliklerinden dolayı katledilebiliyorsa; 17 bin’in üzerinde “faili muçhul” cinayet işlenebiliyorsa; başbakan, bakanlar idam edilebiliniyorsa; işkence ve cezaevi ile tanışmayan hiçbir muhalif kalmamışsa; ordu holdingi OYAK devlete vergi vermediği gibi kendisini denetim dışında tutabiliyorsa; üniversiteler askeri kışlalara dönmüşse; hukuk sistemi laçkalaşmış, askerin kendi ayrı yargısı bulunup, kendilerine bağlı katiller burada aklanabiliniyorsa; ordunun bütçesi ve harcamaları denetlenemiyorsa; çeteler cirit atıyorsa; darbecilere yargı yolu açılamıyorsa; Yaşar Büyükanıt her ağzını açtığında anayasal suç işlediği halde, hiç bir kimse ve hiç bir kurum buna “dur” diyebilmiyorsa; Kürd katilleri asker tarafından korunuyorsa; ve en dinamik beyinleri dumura uğratılan bu ülke, kuruluşundan günümüze dek Silahlı Kuvvetler tarafından yönetiliyorsa:
Bu ülkenin silahlı gücü için “suç örgütü” sıfatından başka ne yakışabilir?
Yararlandığım Kaynaklar:
Derin Devletin Kara Kutusu (Mehmet Tıraş). Okumaya değer cesur bir çalışma, herkese öneriyorum.
Devrimler ve Tepkiler 1924-1930(Mahmut Goloğlu)


Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz