Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Tampon Bölge

Tampon Bölge

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

               

 

Türk ordusunun bu son günlerde Kuzey, Doğu ve Güney Kürdistan’ın en stratejik üçgenine askeri yığınak yapması değişik çevrelerce değerlendirildi. Bu alan kapatma operasyonunun bir süre daha gündemde kalacağını ve tartışılmaya devam edeceğini kestirmek zor değildir. Türk basını, Kürdistan’ın kalbine konuşlandırılan 250 binlerle ifade edilen militarist güçün kapsam ve temel amaçlarını gizlemek için kasıtlı olarak kamuoyunda kafa karışıklığna zemin hazırlamada üzerine düşeni yapmaktan geri kalmıyor. Kürd halkı ise olan biteni endişe ile izliyor ve anlamaya çalışıyor. Kürd politik çevrelerinin de Türk Ordusunun ülkemizin bu hassas üçgeninde alan tutmasının önemini kavramada güçlük çektiği veya basit bir olaymış gibi algıladıklarına üzülerek tanıklık ediyoruz.

 

Bilindiği gibi 1984 tarihinden, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirtildiği 1999 tarihine kadar, Kürdistan’da devlet kontrolunda yürütülen savaş ortamı ve bu savaşın bir sonucu olarak yaşanan ahlaki yıkımın yanısıra, dörtbini aşkın Kürd köylerinin haritadan silinmesi ve bunun bir sonucu olarak halkımıza dayatılan zorunlu göç projesi ile Kürdistan’ın demografik yapısının sömürgeciler lehine değiştirilmesine zemin hazırladı. İmralı süreci ile daha da hızlandırılan PKK’de ideolojik ve ahlaki dejenerasyon ile birlikte, PKK’nin tüm silahlı güçlerini Güney Kürdistan’da konuşlandırdığı biliniyor.

 

AK Parti hükümet olduğu günden bu yana, Türkiye’de Kemalist-askeri statükoculuğa karşı tutumu ve demokratik değişimleri kabullenmeye yatkın özelliği ile Türkiye’de alışılagelmişin dışında daha farklı bir politika yürütmektedir. AKP’nin Kemalist rejim ile olan kan uyuşmazlığından dolayı da şoven, ırkçı ve faşist ittifakının saldırıları karşısında, Kürd ulusal demokratik muhalefetinin sürece müdahelede yetersiz kalması ile tek başına kalmıştır. Kürd halkı lehine gelişen süreci bloke etmeyi amaçladıkları gün gibi ortada olan bu statükocu güçlerin tek sesliliğine PKK ve türevlerinin de eşlik etmesi, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm sürecinden yana olması gereken Kürdleri, sürecin bir gereği olarak geçici mütefiği olması gereken AKP’ye karşı statükocu cephe ile paralellik arz eden bir konuma sokmuştur.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından hemen sonra, Türk oligarşik erkinin Kürd halkı için uygulamaya koyduğu inkar ve imha politikası bilinmektedir. Halkımız açısından kabul edilmesi olanaksız olan bu inkar ve imha projesine karşı onurlu direnişleri de bilinir. Halkımızın bu meşru direnişleri kanı pahasına tarihe not düşürülmüştür. Kuzey Kürdistan’da halkımızın tüm ulusal direnişlerinin iç yetmezliklerinin yanısıra, dış etkenlerin belirleyici fonksiyonlarından dolayı da hep bastırıldıkları bilinen bir gerçektir.

 

Şemdinli provakasyonu ile başlayan ve Şemdinli iddianamesi ile devam eden süreçte Genelkurmayın restine yanıt olamayan AKP hükümeti; TBMM Şemdinli Komisyonu'na açıklamalarda bulunan İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un, " Bombalar nasıl Şemdinli ve Yüksekova'ya girdi? " sorusuna, " Hırsız evin içindeyse kilit tutmaz " yanıtını verdiği için görevden alınması, Terörle Mücadele Yasasından geri adım atılması ve Cumhuriyet savcısı Ferhat Sarıkaya’nın görevine son vermesi ile AKP hükümeti, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünden yana olanların nezdinde prestij yitirmiştir. AKP’nin, bu tür korkak tavırları Avrupa Birliğine uyum yasalarıyla son üç yılda kaybettikleri zemini yeniden ele geçirmek üzere atak yapan militarist güçlere moral üstünlüğü zeminini sağlamanın olanağını sundu.

 

Avrupa Birliği sürecinin bir sonucu olarak, Türkiye’de güçler dengesinin militarist oligarşik erkin aleyhine hızla değiştiği günler yaşadı. Şemdinli olayı ile startı verilen provakasyonlar serisinin avantajını iyi kullanan güç odakları, seçilmişlerin lehine gelişen süreci sabote ederek, Türkiye’de güçler dengesinin askeri bürokrasi lehine tekrar dönüştürülmesinin zeminini hazırladı. Türkiye ve Kürdistan’da gündemi iyi izleyenler, militarist oligarşik erkin 2007 yılına AKP hükümeti ile girmek istemediğinin sinyallerini vermeye başladığını bilirler.

 

Tüm gerici saldırılara karşı tek başına kalan AKP hükümeti, Türkiye’de gerçekten iktidar olmak istiyorsa bocalama ve ürkek tavır sergilemeyi bırakmalıdır. Yeni dünya düzeninin gerkleri ile AB sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine olan etki ve katkısı sivil hükümet tarafından doğru okunmalıdır. AKP hükümet olmanın avantajlarını da kulanarak bu gerici cepheyi berteraf edebilir ve bunu yapmaktan başka hiçbir şansının da olmadığına inananlardan olduğumu ifade etmek istiyorum.

 

Türkiye oligarşik erkinin, PKK’yı gerçekten bitirmek istediğine inanmak saflık olur. Bu tür spekülatif söylemler iç ve dış kamuoyunu aldatmaktan başka hiçbir anlam ifade etmez. PKK’nin Güney Kürdistan’da üstlenmiş olmasının bizzat Genelkurmayın tercihi olduğunu bilmeyen mi kaldı ? Türk Ordusunun Kürdistan’ın en hassas üçgenine yerleşmesine zemin hazırlayan nedenlerin ipuçlarını, Öcalan’ın; devletin yönlendirmesiyle tüm silahlı güçlerini Güney Kürdistan’a kaydırma kararı alınca, onunla yakın ilişkide olan Türk subaylarının “Hepsini geçirme, 500 kişi kalsın, lazım olur!” biçimindeki samimiyet ve iş birliği mantığında aramak gerekir.

 

Türkiye Cumhuriyetinin 80 yılı aşkın Kürd ulusal haraketlerine karşı takındığı inkar ve imha politikası, Türk oligarşik erkinin PKK üzerinden politika yaparak hem Türk ve Kürd halklarını, hemde dünya kamuoyunu kandırmayı amaçladığını göstermektedir. Hal böyle olunca, Türk Ordusunun 250 binlere varan askeri bir gücünü PKK’nin Güney Kürdistan’daki varlığını ileri sürerek, Kürdistan’ın kalbi olarak nitelediğim üçgende konuşlandırmasını nasıl açıklayabiliriz ?

 

ABD’nin onayı dışında, Türkiye’nin Kuzey, Doğu ve Güney Kürdistan’ın en stratejik üçgenine askeri yığınak yaptığını düşünmek yanıltıcı olur. Ortadoğu’nun bu hassas üçgeninde Türkiye’nin askeri yığınak yaparak alan kapatması, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne olası sürprizlere karşı hizmet sunmayı amaçlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında bu yana gündeminden hiç düşürmediği ve askeri olarak hiçbir dönem hakim olamadığı ülkemizin stratejik üçgenine 250 binlerle ifede edilen militarist güç yığmasının mantığı; bu üçgene egemen olan gücün, Kürdistan’ın yaşam kanalları üzerinde belirleyici donanıma sahip olacağı gibi Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşayan halkımız arasındaki ilişkilerde de tıkaç görevini görür ki bu; Güney Kürdistan Federal yapısını, Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşayan soydaşlarından izole etmeyi amaçlamaktadır. Güney Kürdistan siyasi iradesinin bu operasyona karşı tepkisiz kalmak gibi bir lüksü olmamalıdır.

 

Bu planı boşa çıkarmanın yolu; Güey Kürdistan siyasi iradesinin; ABD ve AB ülkeleri düzeyinde tüm diplomotik kozlarını kulanarak ısrarcı olması gerekmektedir. Örneğin, Söz konusu üçgende devlet teröründen dolayı köylerini terk etmek zorunda bırakılan bölge halkının, ”köye dönüş projesi” çerçevesinde köylerine geri dönüşleri sağlanmalıdır.

 

Güney Kürdistan siyasi iradesinin, diğer parçalarda yaşayan soydaşlarının sorunlarına sahip çıkması, başka ülkelerin iç işlerine müdahale biçiminde yorumlanamaz. Güneyli soydaşlarımızın bu konuda net ve cesur olmaları artık bir  zorunluluktur. 21.yüzyılda takkiye yaparak politika yapmanın ne olanağı ne de bir inanırlığı kalmıştır.

 

Körfez savaşı ile start alan, ABD ve İngiltere’nin Irak’a müdahalesi daha da bir gündeme gelen Ortadoğu’daki statükoyu yeniden şekillendirme planları, Kürdler açısından yıllardır ertelenmiş sorunların çözümü için de yeni olanaklar sunuyor. Irak’ın yeniden yapılandırılması ve Kürtlerin federal devlet statüsü elde etmesi gerçeğinden yola çıkarak, bu operasyonun Irak ile sınırlı kalmıyacağını ve masa başında adaletsiz çizilmiş olan Ortadoğu devletleri sınırlarının tekrar değişebileceği potansiyelini taşıdığı kanısını taşıyorum.

 

ABD ve İran arasında geçmişten kaynaklanan sorunlarına, İran’ın atom bombası elde etme uğraşı ile daha da kızıştığı günleri yaşıyoruz. Dünya kamuoyu, ABD’nin İran’a karşı neler yapabileceğini tartışıyor. Elbette, İran gibi köklü tarihi geçmişi olan bir devletin işgali, Irak’ın işgali  kadar kolay olmayacaktır. Irak deneyiminden sonra da ABD’nin aynı metodu kulanarak İran’ı işgale girişmesi beklenmemelidir. Ama ABD ve mütefikleri hava saldırıları ile İran’ın nükleer tesislerini bombalayabilirler. Bunun yanısıra, İran’ın askeri güçlerine büyük darbeler de indirebilirler. Fakat İran’a herhangi bir müdahale biçiminin, İran’la sınırlı kalmayacağı ve tüm bölgeyi bir karmaşa içerisine çekeceği de hesaplanmak zorundadır. ABD başarırsa, İran Yugoslavya’ya döner ve Kürdistan’ı bölüşen devletlerin, Kürd ulusal sorunundaki  kesintisiz işbirli dengeleri bozulur. Türkiye egemenlerinin tüm hesapları bu denklemin verdiği fobiden kaynaklanmaktadır.

 

Türkiye açısından bakıldığında temel amaç, olası bir ABD-İran çatışmasından, Irak’ta olduğu gibi Kürd halkının lehine gelişebilecek olası sürprizlere hazırlıksız yakalanmamaktır. ABD’nin müdahale kapsamına girmiş İran molla rejiminin son günlerde Kürdlere karşı sert tavırlarının ardında yatan olgu ise, Ortadoğu’da demokratik değişim ve dönüşüm dinamiğinin merkezinde Kürdlerin olduğu gerçeğinden kaynaklanıyor. Kürdistan’ın paylaşılmasında en büyük parçanın kendisine bırakılmasının karşılığında, Suriye, Irak ve İran’ın sınır bekçiliğini üzerine alan Türkiye, ABD’nin Irak’a müdahalesi ile uluslararası sömürge Kürdistan’ın zincirlerinin bir halkasının koptuğunun görüyor. Suriye’nin pasifleştirilmesinden sonra Kürdistan’da sömürge statüsünün devamında aktif olan Türkiye ve İran sömürgeci rejimleri kalmıştır. İran’da da taşların yerinden oynayabileceği olasılığı, Türkiye egemenlerini çılgına çeviriyor.

 

Türk ordusunun 250 bini aşkın ek askeri güç ile ülkemizin stratejik üçgenine yığınak yapmasının esas amaçı, 80 yıldır Türkiye sömürgeci rejiminin gündeminden düşmeyen fakat bölge ve uluslararası faktörlerin uygunsuzluğundan dolayı şimdiye dek yaşama geçiremediği, Kürdistan’ın stratejik üçgenini kontrol altına alma operasyonu olarak değerlendirmek gerekir.

 

Kürdistan’ın söz konusu stratejik üçgeninin kontrolu ile ilgili tüm stratejistlerin kabul ettiği bir olgunun altını çizmekte de yarar vardır. Bu olgu da : Kürdistan’ın stratejik üçgenine egemen olacak gücün, tüm bölgede söz sahibi olacağı gerçeğidir.

 

Özetlersem; Şemdinli provakasyonu ile başlayan şiddet ortamının tırmandırılması, Avrupa Birliğine uyum yasalarıyla son üç yılda kaybettikleri zemini yeniden ele geçirmek üzere atak yapan militarist güçlere moral üstünlüğü zeminini sağlamanın olanağını sundu. Türk ordusunun yüzbinlerle ifade edilen askeri bir gücünü Kürdistan’ın kalbine konuşlandırmış olması, Türk egemenleri tarafından iddia edildiği gibi, PKK’nin Güney Kürdistan’da barınıyor olması veya PKK’ye karşı askeri bir operasyon amaçlı değildir. Tam tersine, uluslararası koşulların uygun düştüğü anda, Güney Kürdistan’a müdahale edebilmenin bir aracı olarak PKK, Güney Kürdistan’da Genelkurmay tarafından korunup kollanmaktadır. Abdullah Öcalan’ın PKK Başkanlık Konseyine yazdığı mektubta dile getirdiği ve aşağıya aktaracağım bu sözleri, bugün veya yarın olabilecekler hakkında da bize ipuçları veriyor. Öcalan: “ Sonuçta Türkiye oradaki ( Güney Kürdistan bn ) varlığımızı kendisi için bir tehlike değil, bir gövence olarak görmelidir. Yani oradaki Kürd çözümü ve Irak’taki demokratik gelişme bunda yeriniz bir güvencedir.” (1 Ağustos 1999 tarihli PKK Başkanlık Konseyi’ne yönelik İmralı mektubu ) Yani; PKK’nin Güney Kürdistan’da varlığı, Sömürgeci Türk devleti için bir tehlike değil tam tersine bir gövencedir. Bu gövence kavramının yorumunu sizlere bırakıyorum.

  

Türkiye; ABD’nin direk veya indirek olası bir İran müdahalesinde, Irak’ta olduğu gibi Kürdler lehine gelişebilecek olan bir süreci hiç olmazsa, Kürdistan’ın sömürge statüsünün devamını sağlayacak bir düzeyde frenleyebilmenin hazırlığı içerisindedir. Türkiye; ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, 1930’lardan beri gündeminden hiç düşürmediği ama bir türlü gerçekleştirme olanağı bulamadığı, Kürdistan’ın kalbinde Tampon bir bölge oluşturma projesi ile Kürd halkının tüm solunum sistemini tıkamayı amaçlıyor.

 

Süreci, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümden yana olanların lehine çevirmenin yolu, Genelkurmayın kontorolünde yürütülen çatışma ortamına son vermek ve AB sürecinin kesintiye uğramadan devam ettirilmesine katkı sunmaktır. Ortadoğu’da demokratik değişim ve dümüşümün dinamik gücü olan Kürtlerin de militarist oligarşik erk ile peralellik arz eden tutumlarından arınarak, Kürdistan’ı temel alan bir projeyi gündemlerine koymalarının bir tarihi bir sorumluluk olduğu kanısındayım. Kürdler, Türk parlementer sistemi içerisinde koltuk kapma mücadelesi yerine, Kürdistan’ın herhangi bir köyünde muhtar olmayı tercih eden bir anlayışın egemen kılınmasına odaklanmalıdırlar.

 

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0